Nis 7

Uzun zamandır Drupal ile haşır neşirim. Genelde hazır temaları kullandım ve uzun süre böyle çalıştım. Drupal’in tema yönetimi aslında hiç de zor değilmiş bunu keşfettim. Başkasının hazırladığı temaları, kendi siteme uydurayım derken harcadığım zamanı, ilk kez kendim bir tema yapmak için harcayınca ortaya poetikhars.com’un yeni hali çıktı. Bu deneyimden biraz bahsetmek istiyorum, belki işinize yarar. Metnin devami burada »

Şub 11

Daha önce Güney’in dağıtım konusundaki şikayeti ve geçen gün de edebiyat yıllıklarının ne işe yaradığı konusunda bunlarla ilgili yazmıştım. Karagöz’ü de çıkarmaya başladığımızdan, dağıtım konusundaki sıkıntıları dibine kadar yaşamaktayız zaten. Ayrıca Evrensel Gazetesi, başka yerlerde göremeyeceğiniz bir haberi de yayınladı. Habere göre, Yaysat, dergilerin dağıtımı konusunda oldukça zorlayıcı bir karar almış: “Yaysat dağıtım şirketinin, artık dağıtım ağındaki dergilerden 2000 adet için 1500 YTL artı KDV artı “hizmet parası” talebinin yanı sıra yüzde ellinin üzerindeki iadelerde de dergi başına 40 Yeni Kuruş istemesi, başta kültür sanat dergiciliği olmak üzere dergiciliği büyük bir krizin eşiğine getirdi.” Metnin devami burada »

Kas 4

Önce şu haber: Yeni yayın Dönemi 46 diziyle başladı, şimdiden 12’si veda etti! daha sonra da şu haber: “Televizyon izleme rekoru Türkler”de. Birinci habere göre 12 dizinin yayından alınmasının sebebi “reyting”. İkinci haber ise, gözlerimizin reklam gelirleri uğruna iğdiş edilmesine, kafamızın lafla si*ilmesine sebep olan televizyon izleme oranlarında MEB’in ve buna bağlı okulların ve YÖK’ün televizyona hükmen yenik olduğu ile ilgili. Metnin devami burada »

Eki 29

Artık kabaca “ünlü” olduğunu bildiğimiz edebiyatçıların, yeni kitapları çıktığında, eğer bu kişilerin kitapları örneğin Virgül vs. gibi kitap dergilerinde değil de, magazin eklerinde filan tartışılmaya başlanıyorsa, bilin ki bu kitap birkaç 10 yıl daha bekleyebilir bir kenarda. Şimdi okunmasının, hiç bir faydası olmayacaktır çünkü yarattığı “okyanussal dalga” kitabın konu ve bağlamını aşıp, yazarının söyleşilerde ettiği “büyük laflara” takılıp kalacaktır. Bu neden böyle olmuştur, cevabı sanıyorum medya dediğimiz sirkin herşeyi gündelik, gelip geçicilik ve “hayret yaratma eşiği” içinde değerlendirmesi, yazarların da “kırıtarak” çok iyi bildikleri bu hali, biraz daha fazla taviz vererek sömürmesi, böylelikle ortaya “ortak bir kötülüğün” sahnesi olarak gazete söyleşisinin serilmesidir. Metnin devami burada »

Eki 21

‘Emine’ Sevgi Özdamar’ın YKY’den çıkan yeni kitabı, herhalde bir yazarın, başka bir yazara yapabileceği en büyük iyilik. Bu, bir armağan kitap, ama bugünlerde örneğini gördüğümüz gibi danışıklı dövüş türü bir kitap değil. Ece Ayhan hakkında duyup, duyabileceğiniz dedikoduların, bir yazarın özyaşamının mahremine rağmen ortaya atılmış saçma sapan ifadelerin karşısında durabilecek kadar sağlam bir kitap karşıdaki. Tüm “kötülüğü” ile Ece Ayhan’ın, kısa, öz ve onu nasıl diyelim, “seven, sevebilen” bir arkadaş tarafından yazılmış, sıkı çekilmiş bir kahve kadar okkalı anıları. Ben en azından bir okur olarak, Sevgi Özdamar’ı, Ece Ayhan’ı neredeyse sıfır noktasında tanımış, onu olduğu gibi kabul etmiş, kabul etmekle kalmamış, yazarı ile yaşamağa alışmış halini kıskandım. Yine bugünlerde birbirilerine sanki ölmüşler gibi sevecen, çılk mektuplar yazarak övmek yerine, bu küçük kitapta biz “düşmüşlüğün” inandırıcı ya da samimi değil, ama hakiki tarafını da görüyoruz. Metnin devami burada »

Eki 20

Bienal‘în “iyimser”lik sloganı, her ne kadar da içi boşaltılmış, klişeleştirilmiş bir “duyguöteciliği” işaret etse de, artık hayatımızda “neşe”nin olmadığını söylemek mümkün. Burada “neşe” derken bahsettiğim “rahatlama” ya da “tatmin olma” gibi terapi sonrasına denk gelen, gelebilen şey değildir. Bir duygu, kelime, bir kavram olarak ancak başka birşeyde gerçekleştirilebilen, onda tamamlanabilen, diyalojik birşeyden bahsetmiyorum, salt kendi olarak Neşe’den bahsediyorum. Neşe bugünkü gördüğümüz hali ile ancak başkasının malıdır. O başkası ise, reklam panolarında sırıtan suratlar ya da bir duygu olarak düpedüz acıdır. Hepimiz nemrut, ketum, hodbin ve bahtsızız. Bu tür bir karamsarlığın örneğin Sanayi Sonrası toplumda gerçekleştiğini biliyoruz (Alman Romantizmi vs) ama biz neyin sonrasındayız? Tarihin? Metnin devami burada »

Eyl 21

İntihal konusunda bugün hem Mehmet Altan yazdı, hem de Metin Münir Milliyet’te olayın peşini bırakmayacağını açıklayan bir seri yazı yazacağını bildirdi. Münir’in yazısında ODTÜ’den gelen cevap metinleri de mevcut. Ayrıca Arxiv.org’un sayfaları da intihal yapılan makaleleri yayınlamaya başlamış. İşin ucu gerçekten kaçmış ve belki göze çarpan bu 60 makale dışında kimbilir ne babayiğitler, şimdi öğrencilerine kan kusturan küstah ve ezik taşra prof’ları, doç’ları böyle intihalli yollardan geçti, oraya giderken. Metnin devami burada »

Eyl 11

Allah allah, yine intihal haberleri ile çalkalandık.

Nature dergisinin eylül sayısındaki habere göre, Türkiye’deki üniversitelerde okuyan bazı öğrenciler ile 15 öğretim üyesi tarafından kaleme alınan 67 makale “çalıntı” (Devamı burada)

Tabi bundan önce geçenlerde önümüze gelen şu haberi de bir düşünelim:

Çin’de her yıl belirlenen dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasına, Türkiye’den hiçbir üniversite giremedi. İngiltere’deki başka bir araştırmada da sonuç değişmedi; Türk üniversiteleri ‘Dünyanın en iyi 200 üniversitesi’ sıralamasında yer alamadı. (Devamı burada)

*** Konuya İzlenimler farkı göz atmak için buyrunuz., yok illa Akademik bir metin de okumam gerek diyorsanız, buyrun

Eyl 10

Şairinizi nasıl beslemeli, nasıl bakmalı, doğal ortamında üretmesine devam edebilmesi için hangi şartlarda tutmalısınız, eşsiz bir kaynak! Metnin devami burada »

Ağu 28

b0nus’u tamamlarken “dada korkut”un metinsel bir uzantısı olarak Ece Ayhan, Metin Eloğlu (Türkiye’nin Adresi ve Horozdan Korkan Oğlan), Mustafa Irgat, Murat Üstübal ve Bülent Keçeli’ye uzanan bir silsile de yazdım. b0nus’a bunlardan bir kısmını tadımlık aldım. Özünde bu silsile şiirler Yunus Emre’ye dayanır. Turgut Uyar’da özellikle Divan’da da görülür, İlhan Berk’te de mevcuttur, Oktay Rifat’ın Dilsiz ve Çıplak’ında. En sağlam temsilcisi, bunu en fazla olgunlaştıran bana göre Necmi Zekâ’dır. Murat Menteş, Ah Muhsin Ünlü de az biraz denemiştir, ama genişletememişlerdir vs. (Bu görüşlerin çoğu olgunlaşmamış şeylerdir, bildiğim tek şey bunun, bu yazma biçiminin Yunus Emre’de mevcut olduğudur.) Metnin devami burada »

Ağu 25

Cehennemî Uğraş #1: Görsel Şiir


poetikhars.com: ziyaret etmek için tıklayın

Poetikhars.com kurulmadan önce herşey zinhar.com üzerindeydi. Matbû imkanlar varken -yani zinhar basılı olarak çıkabilecek durumdayken- herşey daha da iyiydi. Gerçi onun da kendine ait sıkıntıları mevcut. Dergi çıkarmak, yayınlamak, dağıtmak derken insan kendisini bir çeşit uğraşlar zinciri içinde buluyor. Örneğin bu yüzden “küçük baş yayıncılık” olarak internet yayıncılığını ve blog türünü tercih ettiydik. Ama görülüyor ki burada da hem sitenin teknik işleri ile uğraşmak hem de ciddi bir yayın faaliyeti sürdürmeye çalışmak oldukça zor. Ama buna rağmen poetikhars.com tekrar güncellendi ve bir milyonuncu kez okurunu bekliyor. Metnin devami burada »

Haz 26

Aşağıdaki haberi Milliyet’te gördüm, genelde İzlenimler’den F.S.Tan’ın kalem oynattığı bir alan olduğu için haddimi biliyor ve yorum yapmıyorum:

Yaklaşık 2.5 saat süren konserde, Fatih Erkoç, Demet Tuncer’e seslenerek “Şimdi seslendireceğim ‘Sex Bomb’ adlı parçayı sadece erkekler seslendirebilir. Ben de bu parçayı Hakan Aysev ile okuyacağım” dedi. Erkoç’un bu isteğine Demet Tuncer, “Bu durum ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmadan önce olabilirdi” diyerek tepki gösterdi. Bunun üzerine parçayı üçlü birlikte seslendirdi. Parçanın bitiminden sonra konseri izleyen avukat Yılmaz Kuru, sanatçıları protesto edince polisler tarafından açık hava tiyatrosundan çıkartıldı. Bursa Barosu’nda 32 yıllık avukat olduğunu söyleyen Yılmaz Kuru, “Kendimi bildim bileli Atatürkçüyüm. Kimse ama hiç kimse Atatürk’ü bahane ederek böylesine bir parça okuyamaz” dedi.

Haz 26

Everyone steals in commerce and industry. I have stolen a lot myself. But at least I know how to steal. Thomas Edison

Türk Mucit yarışmasının finalinde duyduğum en ilginç tespitlerden biri, jüri üyelerinden “gerçekten mucit” olanından geldi. Kendisi özetle dedi ki, “yahu bizim mucitlerin hepsi sonsuz enerji fikrine” kafayı takmış, kimsenin %20 daha verimli bir makina icat etmek gibi bir derdi yok!”. Hem haklı idi hem de haksız. Bir kere hiç bir mucit -kendisi de dahil- böyle bir utku ile yola çıktığını söylemez. Kaldı ki karşısındaki amatör mucitlerin sessizliği ile kendisine üst perdeden bu lafları ettiren şey arasındaki fark, kendisinin endüstriyel bir çerçevede “icat” yapmaya devam etmesi, diğerlerinin ise tabir yerinde ise “Allah ne verdi ise” tüm hayalgüçlerini kullanarak iş görmeleri. Bu yüzden de neredeyse “irrasyonel” olan ile aralarındaki bağı daha sıkı tutup, “deli” damgasını seve seve bir palyaço nişanı gibi taşıyıp, hayatlarına pek de para kazanmadan ve ödüllendirilmeden devam ediyorlar.

Jüri’de Celal Şengör belki kendisinden pek beklenmeyecek bir şey de söyledi, dedi ki “bizim mucitler yaratıcılık tarafından engelleniyorlar”. Yaratıcılıktan ötesine geçmeyi başaramadıkları, belki de daha “geniş düşünemedikleri”, icat ettikleri şeyler ile fazla bütünleşip, olayı tamamına erdiremediklerini anlatmak istiyordu Şengör ama herkesin de Edison kadar pervasız ve kentli olmadığını görmek de gerekir. Zaten gerçek mucit, jüri müri tanımaz, orada hepsine ders verirdi. Yani “kahraman” her zaman mucittir, jüri ya da sahnedeki şaklaban değil.

Mucitlerimizin “yaratıcılıkla” yaralanmasını sağlayan işte o irrasyonel ile rasyonel arasındaki farkı görememelerinden ya da bir şekilde hiç bir zaman o yönde eğitilmemelerinden kaynaklanıyor. Mucitlerimiz kafayı sonsuz enerjiye takmış çünkü Batılı bilimsel düşüncenin örneğin “ilerlemesi” ve bu “ilerlemenin” nasıl sağlandığı konusunda hiç bir bilgileri yok. Örneğin bilimsel bilgi denen herzenin, mucize ile farkından hiç bir şekilde -belki de masumca- haberdar değiller. Çünkü onlar “mucize”vi bir şekilde ortaya çıkan Batı karşısında birşey icat etmek için, “sonsuz enerji” gibi akıl dışı ve yine masumca herkesin işine yarayacak, herkesin, tüm insanlığın hayatını kolaylaştıracak birşey gerektiğini sanıyorlar. Ne acı! Edison’a kulak vermek gerekir. “Herkes ticaret ve endüstride hırsızlık yapar. Şahsen ben de çok çalmışımdır. Ama en azından nasıl çalınacağını biliyorum.” Bizde, bu sistem hatası sadece bilim ya da teknoloji gibi alanlarda ya da Zaman’ın koordinatlarında kendisini göstermez. Hatalı sektörler, kendilerini kardeş alanlara da kopyalar.

Beşir Fuad ve Takiyüddin arasındaki zaman farkında peydahlanmış olan bu hatalı kopyalanma işlevi elbette Cumhuriyet’ten sonra daha da yeni çapaklar kazanmıştır, yeni arazlar. Beşir Fuad’ın trajik ve komik intiharı ile zamanında Avrupa’nın en gelişmiş Astronomi okulu olan (astroloji değil) TAKİYÜDDİN’in Tophane sırtlarındaki rasathanesi arasında, teknolojiden ve teknikten nefret etmek ile bilimsel aklın sınırlarını zorlayan hayranlıktan, kendinden geçişten öte ne yapabiliyoruz? Edison’da “insanların refahını düşünmek” gibi yüce yerine geçen şeylerin hiç biri bizim mucitlerde mevcut değildir. Edison’un, Tesla gibi bir dehayı bile ayakları altına alırken düşündüğü şey “tüm insanlık” değildir. Bilimsel düşüncenin artık teknolojikleşen uçlarından birinde, karmaşık bir fraktalın, düğümlenmiş hallerinden biridir bu: Kapitalizm. Edison’un icatlarına bakınız, o sonsuz enerji üretmek değil tam tersine sonsuz enerji varsa, bunu bile tüketmek fikri ile üretip durmuştur.

Haz 25

Tuna Kiremitçi’nin Vatan’daki yazılarını arada bir okuyorum. Bir yazar, bu kadar kötü, bu kadar çapsız şeyleri neden yazar diye merak ediyorum. Aslında etmiyorum, cevap ortada. Gazetecilerin kendilerini yazardan saydığı bu yer, aslında Edebiyat Tarihi’nin bir parodisi olan bir paralel evren. İclal Aydın’ın, Hıncal Uluç’un yazar olarak anıldığı bu paralel evren, biz fanilere buradaki hayatlarımızın ne kadar boş, sıradan, “out” olduğunu hatırlatmak için hazırlanmış.

Bakınız Tuna Kiremitçi ne demiş: “Uçuk seçim vaatleriyle, felaket senaryolarıyla ve medyadaki kayıkçı kavgalarıyla bunaldığımız şu sıcak yaz günlerinde belki en hayırlısı, yine sanata sığınmak…” Ve önerisi de var: ““Seninleyim”, “Yaz Yağmuru”, “Her Yaşın Ayrı Bir Güzelliği Var”, “Erkekler Ağlamaz” ya da “Sen Benim Şarkılarımsın” gibi eserleri onun sesinden dinlemek, küresel ısınma kurbanı ruhunuzu serinletecek.”

Küresel Isınma ile Ayten Alpman’ın şarkıları arasında en kestirme yolun bulunabildiği bu paralel evren içinde yaşıyor Tuna Kiremitçi. Her olaydan sonra “ne güzel günlermiş yahu” diyebilmenin yavşaklığı içinde hem de..

 

May 21

Seçimler yaklaşıyor. Muhtemelen benim kuşaktan aklı başında olan hiç kimse oy vs. vermeyecektir. Ama diğerleri için -yani oy verecekler için- bir tavsiye. Bak, bugüne kadar okudunuz öyle post-yapısalcılık, bilmemnecilik, eleştiri, bir işe yarasın. Parti programlarını “deconstruct” ediniz. Bunu hukukçulara ya da siyaset bilimciler bırakmayın, fazla gevezelik ediyorlar. Buyrun tam liste parti programları: CHP AKP DYP ANAP DSP Bu adreste ise diğer partiler mevcut. Bu arada güncel siyasetteki Söz’lere karşılık, elde her zaman “yazılı” belge olarak parti programı, hesap sormak için idealdir.

« Öncekiler