Şub 17

Birkaç zamandır üzerinde fena halde çalıştığımız, Karagöz Edebiyat matbaadan geldi. Resmî açıklama ve basın bülteni şu sıralarda hazırlanıyor. Vatanımıza, milletimizi ve şiir kamumuza hayırlı uğurlu olsun. Karagöz’ün ilk sayısının dosya konusu “Genç Şair Geber!” oldu. İki aylık bir periyod ile yayın hayatına devam etmesini planladığımız ve arzuladığımız Karagöz Edebiyat, Hakan Şarkdemir, Osman Özbahçe ve Serkan Işın tarafından hazırlanıyor. Derginin ilk sayısının muhtevasını aşağıda bulabilirsiniz. Not: web sitesini dün gece bitirdik: www.karagozedebiyat.com adresinden de bilgi alabilirsiniz Metnin devami burada »

Şub 11

Daha önce Güney’in dağıtım konusundaki şikayeti ve geçen gün de edebiyat yıllıklarının ne işe yaradığı konusunda bunlarla ilgili yazmıştım. Karagöz’ü de çıkarmaya başladığımızdan, dağıtım konusundaki sıkıntıları dibine kadar yaşamaktayız zaten. Ayrıca Evrensel Gazetesi, başka yerlerde göremeyeceğiniz bir haberi de yayınladı. Habere göre, Yaysat, dergilerin dağıtımı konusunda oldukça zorlayıcı bir karar almış: “Yaysat dağıtım şirketinin, artık dağıtım ağındaki dergilerden 2000 adet için 1500 YTL artı KDV artı “hizmet parası” talebinin yanı sıra yüzde ellinin üzerindeki iadelerde de dergi başına 40 Yeni Kuruş istemesi, başta kültür sanat dergiciliği olmak üzere dergiciliği büyük bir krizin eşiğine getirdi.” Metnin devami burada »

Oca 8

Türkiye’de yayıncılık, özellikle dergi yayıncılığı konusunda az çok fikir sahibi olanlar, Güney dergisi’nin yaptığı açıklamayı ve verdiği kararı anlar, eminim bundan. Ama bir yandan da, kendisi geçindiremeyecek bir “okur kitlesi” yaratamayan bir dergi ya da dergiler çıkarmak için neden kendimizi yorarız, bu da kafada soru işareti olarak durur. Ben bu sorulara birkaç tane daha ekleyeyim dedim, oturduğum yerden.

Bir kere Güney’in yıllık abonelik fiyati 20 YTL. Yılmaz Güney anısına kurulmuş böyle bir dergi, nasıl olur da örneğin 10.000′in üzerinde satamaz? Neden acaba, Yılmaz Güney ve filmleri hakkında paso konuşan, yazan, çizen insan evlatları, bir okur olarak bu dergiye yıllık 20 YTL’ye abone olarak destek çıkmazlar. Derginin dillendirmeye çalıştığı ve kendince “muhalif” bulduğu söyleme, bu ülkede bir çok insan yakın duruyordur, bunda da bir şüphe yok. Ama gel gör ki, bütün bu olumlu kitleye rağmen, Güney dergisi dağıtımdan çekildiğini, kendi imkanları ile dergisini dağıtacağını açıkladı. Metnin devami burada »

Kas 23

ÖzkökErtuğrul Özkök, herhalde Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana en çok tartışılan kişiliklerden bir tanesi. Yazdığı günlük yazılar, Hürriyet’teki görevi, hali, tavrı, hayata bakışı, 80 sonrasında Ferhan Şensoy’un ifadesi ile “haşırt dönmesi” derken, ortada gerçekten acayip bir yazar portresi çıkıyor. Gazetelerin 5 Milyon’a yaklaşan (73 milyonda 5 milyon) tirajları ile en azından kentli okur karşısında bu yazarlar, ‘yazar’ tanımını aşabilecek bir sürü imkana sahipler. Örneğin haftanın her günü yazabiliyorlar, yazma konularını neredeyse tamamen kendileri belirliyorlar. Bunca imkân varken ve yazı başına aldıkları maaşlar herkesin diline dolanmışken, çoğu kez yazdıkları şeylerin sorumluluğunu alamayacak derecede de unutkanlar. Daha önce örneğin www.medyakronik.com ya da www.haysiyet.com bu konulara meslekî açıdan aşırı yakın bakıp, bir sürü çarpıklığı ortaya koyduğu için ben fazla uzatmak istemiyorum ama geçen gün Ertuğrul Özkök’ün yazdığı bir yazı bütün bunların üzerine tuz-biber ekmek üzere: Kafa Attığım Gece. Metnin devami burada »

Kas 4

Önce şu haber: Yeni yayın Dönemi 46 diziyle başladı, şimdiden 12’si veda etti! daha sonra da şu haber: “Televizyon izleme rekoru Türkler”de. Birinci habere göre 12 dizinin yayından alınmasının sebebi “reyting”. İkinci haber ise, gözlerimizin reklam gelirleri uğruna iğdiş edilmesine, kafamızın lafla si*ilmesine sebep olan televizyon izleme oranlarında MEB’in ve buna bağlı okulların ve YÖK’ün televizyona hükmen yenik olduğu ile ilgili. Metnin devami burada »

Eki 29

Artık kabaca “ünlü” olduğunu bildiğimiz edebiyatçıların, yeni kitapları çıktığında, eğer bu kişilerin kitapları örneğin Virgül vs. gibi kitap dergilerinde değil de, magazin eklerinde filan tartışılmaya başlanıyorsa, bilin ki bu kitap birkaç 10 yıl daha bekleyebilir bir kenarda. Şimdi okunmasının, hiç bir faydası olmayacaktır çünkü yarattığı “okyanussal dalga” kitabın konu ve bağlamını aşıp, yazarının söyleşilerde ettiği “büyük laflara” takılıp kalacaktır. Bu neden böyle olmuştur, cevabı sanıyorum medya dediğimiz sirkin herşeyi gündelik, gelip geçicilik ve “hayret yaratma eşiği” içinde değerlendirmesi, yazarların da “kırıtarak” çok iyi bildikleri bu hali, biraz daha fazla taviz vererek sömürmesi, böylelikle ortaya “ortak bir kötülüğün” sahnesi olarak gazete söyleşisinin serilmesidir. Metnin devami burada »

Eki 21

‘Emine’ Sevgi Özdamar’ın YKY’den çıkan yeni kitabı, herhalde bir yazarın, başka bir yazara yapabileceği en büyük iyilik. Bu, bir armağan kitap, ama bugünlerde örneğini gördüğümüz gibi danışıklı dövüş türü bir kitap değil. Ece Ayhan hakkında duyup, duyabileceğiniz dedikoduların, bir yazarın özyaşamının mahremine rağmen ortaya atılmış saçma sapan ifadelerin karşısında durabilecek kadar sağlam bir kitap karşıdaki. Tüm “kötülüğü” ile Ece Ayhan’ın, kısa, öz ve onu nasıl diyelim, “seven, sevebilen” bir arkadaş tarafından yazılmış, sıkı çekilmiş bir kahve kadar okkalı anıları. Ben en azından bir okur olarak, Sevgi Özdamar’ı, Ece Ayhan’ı neredeyse sıfır noktasında tanımış, onu olduğu gibi kabul etmiş, kabul etmekle kalmamış, yazarı ile yaşamağa alışmış halini kıskandım. Yine bugünlerde birbirilerine sanki ölmüşler gibi sevecen, çılk mektuplar yazarak övmek yerine, bu küçük kitapta biz “düşmüşlüğün” inandırıcı ya da samimi değil, ama hakiki tarafını da görüyoruz. Metnin devami burada »

Eki 20

Bienal‘în “iyimser”lik sloganı, her ne kadar da içi boşaltılmış, klişeleştirilmiş bir “duyguöteciliği” işaret etse de, artık hayatımızda “neşe”nin olmadığını söylemek mümkün. Burada “neşe” derken bahsettiğim “rahatlama” ya da “tatmin olma” gibi terapi sonrasına denk gelen, gelebilen şey değildir. Bir duygu, kelime, bir kavram olarak ancak başka birşeyde gerçekleştirilebilen, onda tamamlanabilen, diyalojik birşeyden bahsetmiyorum, salt kendi olarak Neşe’den bahsediyorum. Neşe bugünkü gördüğümüz hali ile ancak başkasının malıdır. O başkası ise, reklam panolarında sırıtan suratlar ya da bir duygu olarak düpedüz acıdır. Hepimiz nemrut, ketum, hodbin ve bahtsızız. Bu tür bir karamsarlığın örneğin Sanayi Sonrası toplumda gerçekleştiğini biliyoruz (Alman Romantizmi vs) ama biz neyin sonrasındayız? Tarihin? Metnin devami burada »

Eki 2

Türkiye’de gazetede köşe sahibi olanların, çok netameli ve neredeyse üzerinde tartışması çok çok zor konuları tartışabilme rahatlığına herhalde başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Bu tür yazma biçimi (haftanın yedi günü + pazar ekleri) kişiyi yazının ve konunun orospusu haline getirir. Yapıt denen şey, insanın aklına örneğin Hegel’in Fenolomojisi‘ni, Marx’ın Kapital‘ini, Oğuz Atay’ın Eylembilim‘ini, Dostoyevski’yi vs. getirir. Ama Türkiye’de hele son 20 yılda, görece özgürleşmenin getirdiği bir yanetki olarak, fikir basuru olmuş bir sürü adam çalışmaktadır gazete köşelerinde. Bunları neden yazıyorum, çünkü son günlerde hem Hadi Uluengin’in hem de Kurşat Bümin’in aynı konu üzerine yazdıklarını okuyorum, hem de bir yazar vs. olarak okuyorum. Ve gerçekten apışıp kalıyorum, tıpkı Kürşat Bümin’in yaptığı gibi. Metnin devami burada »

Eyl 26

Türkiye’de, şiir kamusunun “görsel şiir” diye bir olaydan haberdar olması çok uzun sürdü. Ve tuhaftır, yeniliğin arandığı, istendiği, yoğun bir klişeciliğe doğru ilerlendiği, gericilik olarak adlandırılabilecek tüm hareketlerin kendilerine yayın alanı bulduğu, akademizmin ve aşırı amatörlüğün bir arada gitmesinin çoğu kişiyi rahatsız ettiği, şiir kitaplarının, şiire olan ilginin giderek azaldığı, buna rağmen internet üzerindeki sitelerde “şiir namına” sunulanların ise tu-kaka edildiği, kötü örneklerin iyi örnekleri bastırdığı son 10 yıldan sonra hem de! Metnin devami burada »

Eyl 23

Web 2.0 denen sirkin bizi bu hale getirmesinden -yani paylaşım, daha fazla interaktivite, saçma sapan gizmolar, belli belirsiz araçlar, ne idüğü belli olmayan ifşaat blogları, itirafnameler vs- sonra memleketimizin insanının web sayfalarında yer alan şeylerin altına yorum ekleme gibi bir hakkı da doğdu. Ota boka video çeken, hiç kimseyi ilgilendirmeyen konularda bilgi beyan eden, yediği içtiği gittiği yerlerin hiç birini bizden esirgemeyen, anlatmak için anlatan, dizgi, düzgü, tümce, imleç vs. tanımayan bir blogcular sürüsü peydahlandı. En ufak aktivitenin en derin ayrıntısında saçma sapan fikir kırıntıları ile türlü türlü yazılar okuyorduk zaten köşe yazarlarından, sağolun. Metnin devami burada »

Eyl 22

Çoğu yerde haberi var gerçi ama ben Radikal’dekini okudum, oradan aktarayım:

İslam’ı resmi din kabul eden ve sivil mahkemelerin yanı sıra şeriat mahkemeleri de bulunan Malezya, oruç tutacak ilk astronotları çıkaracak olmanın heyecanıyla, uzaydayken nasıl abdest alınıp namaz kılınacağı, nasıl yenilip oruç tutulacağı, hatta ölüm halinde gömülmenin nasıl yapılacağına dair rehber hazırladı.

Metnin devami burada »

Eyl 17

Futbol Milli Takımı’nın son günlerde oradan buradan aldığı yenilgi, beraberlik türü şeylerle çeşitli sıralamalarda aşağılara doğru inmesi, çoğu başarının neredeyse tesadüfî olduğu gibi bir kanı yaratmakta bende. Açıkcası biz travma anlarına bel bağlayışımız ve genelde bir mucizenin aslında mucize olmadığına rasyonel kanıtlar getirişimiz bir yana, bununla kalmayıp mucizeyi aklîşetiriyor (nasıl oluyorsa), bunu daha sonra “ilk tecrübenin” öğeleri bir araya gelince, tekrar yaşarız zihniyeti ile yaşamımıza devam ediyoruz. Metnin devami burada »

Eyl 15

Zaman’ın haberine göre “intihal” konusu epey karmaşık. Birkaç gündür, Fizikçisi, Matematikçisi o intihal senin, bu intihal benim gezerken yakalanmış haberleri vardı biliyorsunuz. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Etik Kurulu Başkanı diye biri bu konularda bir açıklama yapmış ve özetle bunların “iç çekişmeler ve dış güçlerin” işi olduğu konusundaki kanaatlerini dile getirmiş. Metnin devami burada »

Eyl 15

Her ne hikmetse iki haber ilgi çekiciydi. Bunlardan birincisi Japonların internetin şeklini, şemalini değiştireceğine yönelik haber, ikincisi ise -yazının bundan sonrasında kukuriku hastalığı olarak geçecektir-”Hikikomori hastalığı Türk gençliğini de tehdit ediyor” başlıklı haberdi. Ben kendi adıma ikisi de Japon kaynaklı olduğu için biraz endişelendim. Sonuçta her evde bir Japon mucizesi, her sokakta başka bir Japon mucizesi varken hayatlarımız geçiyor değil mi? Metnin devami burada »

« Öncekiler