Melih Baki olamamak

İnternet’te edebiyat konusunda herhalde bugüne kadar patlatılan kafanın, yapılan yorumun sayısı trilyonu geçer. Hazırlanan dosyalar, açılan siteler, her biri eleştirdikleri kötü sitelerin taklidi olmaya aday forum siteleri vs. Ortadaki cümbüşün, şiir özelindeki hali, edebiyatın diğer türlerinin web’e yansımasından daha beter oldu, olmakta ve oluyor. Ama neden böyle oluyor, işte bu ilginç!

İnsanların, “internette edebiyat” mı, yoksa “internette cereyan edebiyat” mı yoksa, “internet ve edebiyat” mı gibi sorulara vermeye çalıştıkları cevaplar birbirine karışıyor. Bu mecrada, olan bitenin aslında ülkenin temel eğitim açmazlarına doğru sorgulanması gerektiğini düşünüyorum ben. Bugüne kadar rastladığım şiir sitelerinde, geçirdiğim vakit içinde gördüğüm, öğrendiğim, insanlarımızın çoğunun şiir konusundaki bilgisinin, görgüsünün edebiyatçılar tarafından değil, öğretmenler tarafından hadım edildiğidir.

Ağla Yüreğim

Akşam olur
Bir başıma kalınca
Bu yerde… (şiirin devamı için)

diye başlayan bu şiirin sahibi Melih Baki. Aslında kendisi bir mühendis ve bir de yayınlanmış şiir kitabı var: “Ağla Yüreğim Dağlarda Ağlar”. Ama sanıyorum kitabın adı her tarafa bu şekilde yapıştırılmış, “Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar” olması daha mantıklı. Neyse.

Melih Baki’nin jeoloji ya da buna benzer alanlarda ne yaptığını, bilgisini, görgüsünü pek bilmiyorum. Milliyet’teki blog’u daha çok kısa notlardan oluşuyor. Yani telif yazısı yok. Hoş, telif yazısı olsa da, akademik bir dile mahkum olduğu için oradan da pek birşey çıkmayacak. Fakat Antoloji.com’da yer alan bu şiir ve altındaki tartışmalar ilginç. İlginçliği şurada, antoloji’nin “top 100 şiir”ler listesinde -ki böyle bir listeleri var, en tepede duruyor şiir. Ve altında bu ülkenin şiir okuru hakkında ipuçları veren tartışmalar mevcut.

Tartışmalar, genel olarak, bu şiirin o listede birinci olmayı hak edecek kadar iyi olmadığını söyleyenlerle, örneğin “Kaybetmeyince / İnsan / Bilmezmiş / Elindeki nimetin kıymetini.” dizelerini gerçekten çok vurucu bulanlar arasında geçiyor. Tabi yine her tartışmada, her internet forumunda olduğu gibi “arayı bulanlar” ya da “sevmesiniz de saygı göstermeniz gerekir” türü zırvalıkları saydıranlar mevcut. 230 adet yorumun içinde örneğin;

“Anlatımda ki doğallık ilk göze çarpan unsur olarak şiirin etkisini arttırıyor.Şair imgelemeyi yerinde ve abartıya kaçmadan kullanmış.Duygusal potansiyel,şiirin bütünlüğü ile uyumlu bir biçimde son satıra kadar taşınıyor. Ve şiirin en önemli bölümü olan final kısmına bakacak olursak,derin bir iç çekiş ve pişmanlığa bürünmüş dizeler yine aynı sessizlikte ve sanki yarım bırakılmış gibi bitiyor ancak bu bir eksik değil zira okuyan duyguyu çok iyi yakalayabildiği için sonunu rahatlıkla tamamlayabiliyor.Bu da şiiri ayrı bir gizeme ve etkileyici bir sona taşıyor.” (Murat Ginlik/www.saircefm.com)

türü tuhaf ve ne dediğini bilmeyen “eda”lar da mevcut. Özetle, aslında bu şiir ve altına yazılanlar, herhalde, bugün insanların şiirden ne anladığı konusunda oldukça aydınlatıcı bilgiler veriyor. Bu yorumları ve bu şiiri küçümsemek gibi bir lüksümüz olduğunu da sanmıyorum. Çünkü bu lüksümüzü daha önce “iyi şiir kötü şiiri kovar” türü bir avunma ile geçirdik.

“Kaybetmeyince / İnsan / Bilmezmiş / Elindeki nimetin kıymetini.” türü bir klişeyi, bir atasözünü şiirde görünce duygularının karşılığını aldığını düşünen bir okur ortalaması var karşımızda. Ve biz bu okurdan, imgeler, düşünceler, felsefi şeyler, kent ve gündelik hayatla ilgili oldukça karmaşık, karmaşık olduğu kadar da anlaması zor şiirlerimizi “alımlamasını” bekliyoruz. Alımlaması dışında, sevmesini, arkadaşları ile paylaşmasını ve kitaplarımıza para vermesini?

Sanıyorum küçük, bürokratik bir şiir kamusu yaratmış bizden öncekiler. Bu küçük bürokratik şiir kamusu, okuldaki ders kitapları ile şiiri tanıyan kuşaklara kılavuzluk edebilmiş mi? Edebilmiştir belki. Ama gösterilen çaba ne olursa olsun, burada “deneme” türü sınırları içinde kalan, insanların şiir zevkini değil, şiir algısını ve bilgisini geliştirmeye, değiştirmeye yönelen yazı/girişim sayısının az olduğunu söylemeliyiz o zaman. Bugünlerde “sevda/kavga” (enis akın’ın ifadesi) kafiyeli şiirlere bir arka plan sağlayan şair/eleştirmenlerin çoğunun gazete köşelerinde ben bu okur ile muhatap olduklarının farkında olduğunu sanmıyorum. Eğer öyle olsalardı, o yazılarındaki bayağılığın, kullanma tarihi geçmiş tanımların arkasında durmak yerine, bu okuru gösterirlerdi bize. Derlerdi ki “işte karşımızdaki okur, budur, ortalaması budur ve biz, bu okurun geri kalmaması için skalayı bu kadar aşağıda tutuyoruz”. Oysa hiç de öyle değil.

Bunun gibi sitelerdeki tartışmaları hafife almanın bedelidir yaşadığımız. İnternet’te şiir’in bayır aşağıya doğru gitmesi, neredeyse budur. “Millet hayatında vazgeçilemez olan klişelere” mahkûm kalmamızı sağlayan da budur. Arz/talep bu yönde gelişmektedir. Bu tür okura, 80 kuşağı belki kakalanabilir, fakat ondan sonrakilerin hiç bir şansı yok gibi duruyor. Hele bu iletişim teknikleri ile…

İnsanımızın, dilimizin şiir ile ilgisi muhtelemen 1930′larda kalmıştır. Yani hece şiirinden hallice. Algı dünyası da, halk şiirinin ortalaması, türkü gibi gözüküyor. Aslında siyasi hayatımızın renksizliği ile, kentlerimizde yaşayan insanların dünya algısı arasındaki ilişki şiiri de belirliyor. “Melih Baki olamamak” diyebileceğimiz şey, sanki aradaki 70 yıl boyunca, hiç birşey olmamış gibi davranabilmeyi becerememek, tam bir anomidir herhalde.

Leave a Comment

Please note: Comment moderation is enabled and may delay your comment. There is no need to resubmit your comment.