Günümüz şiiri ve şiir okuru, şairi gibi konularda az çok yazmışlığım vardır. Şiirin, en azından bir edebiyat türü olarak son 30 yılda kat ettiği yol hiç de azımsanacak şey değildir. Cumhuriyet’in başından 1960′lar kadar küçük bir kadronun kırtasiye savaşına dönen, özendiği Batılı şiir ve poetikanın gerisine kalmış, İkinci Yeni ile bir atılım gerçekleştirip, en sonunda hakkın ve halkın rahmetine ermiş gibi duran şiirimizi canlandırmak için çeşitli yöntemler denenmiyor değil. İstanbul Belediye’si lalelerden sonra, “şiir bankları” denilen ve tramvay duraklarında insanlarının üzerine oturması için icad edilmiş yerleri, kitap biçiminde tasarlayarak, üzerlerine şair resimleri ve şiirler bastı. Uygulama tutmadı, çünkü “gözümle değil, başka yerimle okurum abi!” durumu yaşatıldı. Oysa örneğin İngiltere’nin Londra mecrasında belediye, bu işi kitap formatında yaptı ve hem iyi para kazandı, hem de insanlar o uzun (bizimkisi gibi santi-metro değil oradaki metro) tren yolculuklarında şiir okuma fırsatına sahip oldular, olmaktalar.
İngiltere gibi dilini Şaksiper’e dayandıran ve bunu tüm dünyaya da ilan etmiş bir ülke herhalde şiir konusunda -eh bizim kadar olmasa da- söz sahibi gibidir. Daha dün Hilmi Yavuz, Zaman’da “İstanbul’un lirik şiir açıdan bittiğini” ilan etti, ona göre kent “kişiliksizleşmiş”. Aslında ciddi bir iddia bu. İstanbul’u bir nostalji küpü haline getirip, sadece kısmî bir açıdan bakmak demek. Halbuki İstanbul, 110 Milyar$’ı geçen dış ticaret hacmi ile bu ülkenin ticareti açısından aşırı canlı halde. Kentin modernleşmesinden şikayet edileceğine, yarattığı yeni değerler üzerinden de okunabilir.
Buna ek olarak İstanbul’da Uluslararası bir Şiir Festivali düzenleneceği haberi de çıktı bugün:
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği, Kültür A.Ş. tarafından yürütülecek I. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali, 13-17 Mayıs tarihlerinde yapılacak. 20 yabancı 20 Türk şairin katılacağı festival, programıyla şairleri ve şiirseverleri şimdiden heyecanlandırdı bile.
Beni çok fazla heyecanlandırmadı. Dünya Şiir Günü de öyle. Bir kere küçücük bir camianın “uluslararası” gibi iddiali bir ifade karşısında şiir açısından performansını merak ederim? İkincisi hangisi Dünya Şiiri denen şeye mâl olmuş bu isimlerin, o da ayrı bir konu.
Doğan Hızlan olaya “homini gırtlak” bir şekilde bakmış:
Bir dilin bütün lezzetini veren şiir, başka dillerle yazanlarla buluştuklarında birbirlerinin şiirine de yeni tatlar yansıyacaktır.
Eminim Ahmet Oktay, bu tür hazcılık eğilimi karşısında, şiirin yenip, içilebilen birşey olduğunu gösteren bir konuşma da “eklemler” festival programına! Fakat daha sonra herhalde bunların 1916′larda denendiğini de söyler. Aşılmış mıdır başka birşey.
Velhasıl, İstanbul’a bir şiir festivali gereklidir, o ayrı bir konu. Fakat şimdilik kadronun ve festivalin temel içeriğinin zayıf, nostaljik ve sıradan kalması tehlikesi var karşımızda. Türkiye’de modern şiir algısının, özellikle uluslararası çerçevede değerlendirilebilecek ne bir tarihi, ne bir okuması, ne de sağlam birkaç eleştirisi mevcut. Dediğim gibi niyetler iyi, gerekçeler, eh idare eder, fakat Kültür’den anladığımızın birşeylerin “silüeti” olduğunu gözden kaçırmadan düşünmek gerek. Hayırlısı olsun, ne diyelim.
Mart 28th, 2008 at 9:57 pm
Bir de Hızlan, “Türkiye’de şiir okunmadığı ve şiir kitabı satılmadığı şeklindeki görüşe katılmadığını, asıl bu görüşü dile getirenlerin şiir okumadığını ifade etmiş” arada derede.. aslında festivalle ilgili söylenecek çok şey var, Özer, ‘artık Londra, Paris gibi merkezlerin yerine, İstanbul’un da “böyle” bir edebi merkez olmasını istiyor’muş, “nasıl” bir edebi merkez.. Londra, Paris festivalle mi edebi merkez olmuş, yoksa başka bişeyler de mi vardı, hani unuttuğunuz. Caz eşliğinde şiir okunacakmış, cazşiir diye de birşey var filan. Anladığım kadarıyla, bu festivalle türk şiiri dünya şiiri ile buluşacak sonra da merkez olacakmış. Yok daha devam etmeyeceğim, Hızlan’ın dedikleri bana yetti de arttı bile.