1200-1201 Alçalma Hataları (Yeni şiir)
Öyleyse bir ilgisi olmalı
ağzımdaki bu kokuyla, şu kulağımdaki uğuldamanın
ben duyuyorum gelen tıkırtıları bilgisayarın oralarından
bu kulaklık, örneğin, ilettiği gibi
iletebiliyor mu bendeki cızırtıyı
duyduğum şekliyle muazzam inişleri, çıkışları.
kaydedebiliyor mu bir sismograf, sabitlendiği yerden
o ucuz sehpadan belli olabiliyor mu
kaç cinnetin elde yarım koçan, kapıdan daldığının
bu ekran, görmediğim şeyleri, gördüğüm şeylere çeviriyor
bu kılavye, bu tuşlar da aynı,
şiire girmez desek de, bunca elektron, fiş, fiştek
şiir geçiyor içinden, parmaklarımın pası kiri değil
hızı gerek çünkü bana, bu termik, bu hidrolik, bu
herşeyi sığ bir zamirle birşeylere bağlamanın saatı.
John Logie Baird, başka herşeyden çaktı bilimde
insan merak bile etmiyor, hemoroidi nasıl
“tamir” ettiğini. nasıl başarmaya çalıştığını
kömürden, sahte elmaslara çeviren bir patlamayı.
1946′da soğukalgınlığından geberip gittiğinde,
bir otel odasının köşesinde, ne haberi vardı
akşam haberlerindeki makyajlı kaltaklardan,
ne de makyajsız kaltaklıklardan,
John Logie Baird, ölümsüzsünüz,
taşıyamasanız da canlı yayınlanmış
bir katafalka, kendi ölümünüzü
londra’dan ya da iskoçya’dan.
nasıl da alkışlarla karlanıyordu
1932′de at yarışlarının karşısında
tıpışlanan o renksiz, o mekanik anlar
mıydı, bunca kalabalık.
şimdi burada sıcaklık, -10 derece
yok uğultular, yok kar, yok his
ağzımdaki koku, günde iki paket sigaradan
o uyuz kahveden, o tipsiz reklamlardan
ve yığılıp durmuş kitaplardan arkamda
önümde birkaç yıldır beni esir alan şu
kompüter, şu dökülesi işlemcinin,
şu sabit diskin kaymış hafızası
oradan oraya birşeyler taşımaktan
yorulmuş bellek, terimle, pasımla
kirlenen tuşlar, dişlerim ağzımda
sıkmaktan iki büklüm ve kararmaya başlayan.
bir odaya sığdığında, bunun atası
bir odaya sığamayacak şeylere karşıcı
geldiğinden Oktay Rifat, ne anlardı
astronottan, ne de kamarovdan, ne de
o kötü çekilmiş Ay’a çıkma şeylerinden.
ben bildiğimden değil, görmedim, duydum sadece
cılız bir kaydını Komarov’un, dünya halkları bilmem ne.
ama sesin izi, geçemiyor Armstrong’un potinlerinin
ağırlığını, ne kadar hafif olsa da, kuş gibi bir adam
çekiyor, Dünya’da A B D’nin bin okka söylemi.
Kimse bilmiyordu, dünya bilmiyordu, toplama kamplarını,
buydu verilen cevap, “bilmiyorduk ki”, şimdi öğrendik
ve bunun da hiç bir boka faydası yok. burayı “del”
tuşu ile birkaç adımda silebilirim, ama silmiyorum
çünkü yok geri dönüş, bu meret, gizli gizli
kaydediyor herşeyi, sonra yığıyor ozon civarında bir yere
bir uydunun kanatlarına, pençelerine akbaba edasıyla
yere dik bakarken.
salıveriyorlar birden kapıdan içeri, indirim varmış
yarım yarım çatırdıyor kapısı, fiyatı çeyrek düşmüş
şeylere doğru, oradan kasaya, seçtiğim değil
keseme uygun olan. tarım toplumu ağzı, kese
cüzdan, cep. kaldıramıyor bu yığını büyük
bir buldozer, küçük küçük taksitlere bölünüyor
bizi biz yapan şu biçerdöverler, cep telefonları,
ya da binbeşyüz kat daha dayanıklı malzemeden yapılmış
kuantum siniler.
kahve’yi onlara biz verdik, vaftiz ettiler
fiziği, cebiri ve parayı da. koyunlarına soktular.
birbirlerini keserken bile sakladıklarına göre
El’Kitab’ül-Muhtasar fi Hısab’il Cebri ve’l-Mukabele’yi.
biri ve sıfırı onlara biz verdik ve
hep sadece biriyle çarpıldık ondan beri.
sen biri için kayıp birşey olduğunda
bulunduğunda o kayıp şey olarak
o kayıp şey sen olacaksın
kimsenin haberi olmayacak,
her dakika haber olsa da;
misal mi, ırak.
Ay modülü kapsülünde herşey tamam gibiydi
dışarıda kamera ya da yönetmen yoktu.
sesler, bipler, dışarıdaki dondurucu soğuk
lehim kokan basit transistörleri, çipleri,
yalayıp, Dünya’ya öyle gönderiyordu. Maxwell
denklemlerini, 200 yıllık birikimi ile
o potinler kapağı açıyor, kompüter hata
yapmaya başlıyordu.
1200-1201 alçalma hatası, bildiriliğine göre
kısa bir süre içinde yazılan belleği
birkaç defa kullanmış ve sürekli aynı
komutları göndermişti bilgisayara. bu
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
bu, yarılıp giden yüzyılların arsasından
fışkırmış kupkuru aklın devasa kekemeliğiydi.
dile geliyordu, ay karşısında, soğuk
sopsoğuk ne varsa.
o tekleme sendin
bendim biraz, biraz Oktay Rifat’tı
geriye kalan ne varsa
onlardı, bundan sonra da onların
olacaktı. bize de köyümüzün
yağmurlarında tımar edilmiş
kursaklar ve plastik
patlayıcı kareler
ve hep koptuğumuz geldiğimiz yere
doğru bir at sürme isteği ile
bu isteğe gem vurmuş saatlar kalacaktı.
09.01.2008
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.