Susmayın, abonelik konusunda konuşun!

Türkiye’de yayıncılık, özellikle dergi yayıncılığı konusunda az çok fikir sahibi olanlar, Güney dergisi’nin yaptığı açıklamayı ve verdiği kararı anlar, eminim bundan. Ama bir yandan da, kendisi geçindiremeyecek bir “okur kitlesi” yaratamayan bir dergi ya da dergiler çıkarmak için neden kendimizi yorarız, bu da kafada soru işareti olarak durur. Ben bu sorulara birkaç tane daha ekleyeyim dedim, oturduğum yerden.

Bir kere Güney’in yıllık abonelik fiyati 20 YTL. Yılmaz Güney anısına kurulmuş böyle bir dergi, nasıl olur da örneğin 10.000′in üzerinde satamaz? Neden acaba, Yılmaz Güney ve filmleri hakkında paso konuşan, yazan, çizen insan evlatları, bir okur olarak bu dergiye yıllık 20 YTL’ye abone olarak destek çıkmazlar. Derginin dillendirmeye çalıştığı ve kendince “muhalif” bulduğu söyleme, bu ülkede bir çok insan yakın duruyordur, bunda da bir şüphe yok. Ama gel gör ki, bütün bu olumlu kitleye rağmen, Güney dergisi dağıtımdan çekildiğini, kendi imkanları ile dergisini dağıtacağını açıkladı.

Bu kararı alırken örneğin şunlar söylenmiş: “Doğan medya tekelinin, dergi, gazete vb. yayınların dağıtımında tekel konumunda olan şirketi Doğan Dağıtım A.Ş. 2008’den itibaren yeni bir uygulamaya dağıtım bedelini sabit olarak artık dağıtım öncesi istediğini açıkladı. Bununla birlikte dağıtım bedelini çok fazla artırmakla kalmadı buna bir de bayii satış bedeli yanında yüksek iade bedelini ekledi. Bu uygulamayla dağıtıma verdiğimiz dergimiz için ödememiz gereken dağıtım masrafı satıştan aldığımız parayı geçmektedir. Bu da dergimizi dağıtıma vermemizi imkânsız kılıyor.”

Doğan Dağıtım, bunu yapabilir, hatta hiç bir dergiyi dağıtmaz, sadece kendi dergilerini -ki yekün olarak oldukça fazladır- de dağıtabilir. Doğan’ın derdinin öyle “muhaliflik” filan olduğunu düşünmüyorum ben. Kâr getirmeyen bir iş de olabilir, ulusal dergi dağıtımcılığı. İşin o tarafı gerçekten karışık. Ülkede bilmem kaç tane yayınevi ve dergi var. Bunlar kendi aralarında bir dağıtım şebekesi, bir küçükbaş yayıncılık sistemi kuramadı gitti. Ortada internet var, ucuz baskı sistemleri ve iş arayan bir sürü kişi var. Buna rağmen, hiç birimizin üzerinde anlaşabileceği bir dağıtım düzeni kuramadı, kurulmasına öncülük etmedi kimse.

Ayrıca şu konu da var, Maxim‘in Esquire‘in dağıtıldığı yerlerde, Güney dergisi safi zımparadan yapılsa ancak işe yarayabilir. Bunu bir türlü anlayamıyor, bizden önceki kuşaklar. “Okur kitlesi yaratmak, okurun istekleri doğrultusunda şeklini şemalini düzeltmek, okuru düzgün bir müşteri gibi görerek, ilgisini çekecek şeyler yazmak, çizmek” gibi bir dertleri olmadı bu dergilerin. Son 10 yılımı dergilerle geçirdim, Doğan’ın böyle yapmasından önce zaten dergi işi çok sapa bir yola girmişti, bunu bilir, bunu söylerim. Hadi ben az çok tuhaf iddialari olan bir dergi (görsel şiir, deneysel şiir vs) çıkarmak istedim, ama sizin yapmak istedkleriniz neredeyse herkese hitab eden, daha geniş kitlelere yönelik bir dergi değil mi?

Yukarıda belirttiğim gibi, yıllık aboneliği 20 YTL (yaklaşık 5 paket sigara) kadar olan bir edebiyat dergisi, en az 10.000 aboneye sahip olmalıydı. Ya da belki de 20.000. Ülke nufüsuna göre, bir edebiyat dergisinin, hele hele Yılmaz Güney ile direk ilişkili bir derginin 20.000, 30.000 civarında abonesi olması nedir ki? Bu dergi işinde böyle de, kitap işinde farklı mı zannediyorsunuz?

İnsan bu durumu, bu okur durumunu, bu süreksizliği, edebiyata olan bu düşmanca hali görünce iki şeyden süpheleniyor. Bundan önce ya birileri edebiyat adına çok kötü şeyler yaptı insanlara ya da gerçekten sabah ekranında o aptal programları seyredenlerin bile ilgisini çekmeyecek şeyler var edebiyat dergilerinde. Ben iki olasılığı da düşünüyorum. Bunların birbirlerine bağlı olduğunu da düşünüyorum.

Güney dergisi gibi bir çok dergimiz mevcut. Bunun dışında büyük şirketlerin, yayınevlerinin çıkardığı dergiler de var. İmkanları az olan dergilerin, imkanları fazla olan dergilerle arasındaki uçumu kapatacak iki aygıt var. Birincisi Devlet ikincisi de bu tür dergilerin kendi çabaları. Devlet, kendi ölçülerince her dergiyi, kütüphaneler adına satın alsa ve bunu bir çeşit sponsorluk olarak görse işler gerçekten çözülür. Denenecek tonla yöntem olabilir burada. Fakat insanın sorası geliyor, müfredatlarında kültür sanat ile ilgili birkaç klişe satır dışında, yöntemi, modeli, projesi olmayan bu siyasi partiler böyle çözümleri düşünebilir mi? Bilemiyoruz.

Doğan Dağıtım, kar etme amacı ile kurulmuş bir şirket. Bu şirket, ne dersek diyelim, yatırım yapmış, dergiler, gazeteleri, bir şekilde ülkenin her tarafına götürecek kadar büyük bir ağ kurmuş. Dergi ayırt etmek gibi bir lüksünün olduğunu sanmıyorum, hele çok satan bir dergiyi. Ama onların yaptığını, basit bir maliyet hesabı, bizim dergilerimiz bilmediği için ve çoğu hala el yordamı ile çıktığı için, işler sarpa sarıyor.

Ben uzun süre dijital yayıncılığın nimetlerinden, küçükbaş yayıncılığın (small press) getireceği faydalardan bahsettim. Bir dergiyi satmayacağını bile bile 2000 tane basmak, saçmalıktır. Bir derginin 200 sattığını görerek, 1000 tane basmak ise, matbaacıların oyununa gelmektir biraz. Halbuki sadece 200 tane basabilen ve bunu oldukça düşük maliyetlere yapabilen dijital matbaalar var. Edebiyat dergilerinde yer alan işçilik, kağıt kalitesi, tasarım özgünlüğü gibi konular zaten, bizimki gibi küçük dergilerde önemli değildir. Ama içerik ile birlikte kötü tasarlanmış bir dergiyi, bir noktadan sonra satın almak da enayiliktir.

Türkiye’de kültür/sanat/kitap gibi konulara ortalama adam başı 2 $ harcıyoruz. Bu ortalama acınası bir istatistik ve bizi 173 ülke arasında 86. yapıyor. İnsanların kitaba, dergiye verdiği öncelik çok düşük. Bu istatistikler, gelişmiş ülkelerin bizi heder etmek için bulduğu numaralar değil, durum bu. Zaten bunu gözlemlemek de zor değil, etrafınızda bakın, gazete, dergi, kitap okuyan sayısının çok az olduğunu göreceksiniz.

Dergicilerin aklından çıkarmaması gereken şeyler, belki de bu istatistikler. Artık hiç kimse, kendisine zerre faydası olmayan, sırf çıkaranların karın ağrılarından ibaret olan ve ucundan, bucağından eğlenceli olmayan şeylere para filan vermiyor. Hele edebiyat gibi, eğlendiricilik vasfı yerlerde sürünen, herkesin kendisini haddinden fazla büyük gördüğü, ortalama bir insanın kültürüne hiç bir katkısı olmayan bir türe neden para verilsin ki? Adam zaten her gün televizyon seyrediyor 4-5 saat. Onda hem görüyor, hem vakit geçiriyor, hem eğleniyor, hem de kendisini rahatlatabiliyor, hem de anlıyor oradakileri. Artı 1 YTL’ye alınabilen, bol resimli edebiyat dergileri de mevcut.

Cemil Meriç, “dergilerin hür tefekkürün kaleleri” olduğunu söyler, hiç bir sayısını kaçırmadığımız dergilerin artık kalmadığından yakınır. Gazetelerin bir zamanlar “kültür hizmeti” olarak verdiği ya da fasikül fasikül satılan ansiklopedilere duyduğum özlem o kadar büyük ki şu durumda.

Kültür kelimesini sanat ile birlikte kullanıyoruz çoğu zaman. Ne zamandır böyle bilmiyorum, ama bu büyük bir toptancılık bana göre. Halbuki bunların perakande olarak kullanılması gerekiyor. “100 Temel Eser” toptancılığı gibi çok tehlikeli işler de var önümüzde. Market köşelerinde satılan ve kötü çevrildikleri her yerlerinden belli olan Klasikler var, örneğin.

Tabi bu durumu, “imaj meselesi” olarak gören kimi gerizekalılar da yok değil?

İşlerden

Motör Tepkileyici Yazıt: Serkan Işın, 2007
Motör Tepkileyici Yazıt: Serkan Işın, 2007
Vatandaş

www.poetikhars.com/camera

“Susmayın, abonelik konusunda konuşun!” için 1 Yorum

  1. ve de ki! | Dergi dağıtımı, abonelik ve bildik sorunlar üzerine diyor ki:

    […] önce Güney’in dağıtım konusundaki şikayeti ve geçen gün de edebiyat yıllıklarının ne işe yaradığı konusunda bunlarla ilgili […]

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.