Kendi kendime cevap vermek ya da bi dinle?
Tuhaf bir döngüye girmezden önce diye bir yazı yazarak, poetikhars şebekesinin kapandığını ilan ettikten sonra birçok e-posta aldım. Birçok derken aklınıza yanlış şeyler gelmesin, bana göre çok elbet. İlgili metinde, bahsetmek istediklerimin birkaç şekilde anlaşılması işin cabası olsa da, bundan böyle poetikhars şebekesi etrafında pek de hareket olmayacak, özeti buydu yazdıklarımın. Ama galiba insanların kafalarında yankılanan kendi duymak istedikleri olmuş: “Görsel şiir bitti artık!”.
Görsel şiir benimle başlamadı ki, benimle bitsin, bu bir. İkincisi sadece bir siteyi kapatmak, herhalde bundan böyle hiç birşey yapılmayacak anlamına nasıl gelebiliyor? Benim Modern Türk Şiir’i ile ilgili heyecanlarım ya da şiir ile ilgili söyleyebileceklerim bitmiş değil. Artı görsel şiir de bir “heves” değil. Bütün bu projenin oturması, anlaşılması, gerekli mecraların sağlanması, eleştiri pratiği, karşı-eleştirilere cevaplar vb. türü “karın ağrısı” işler nasıl tamamlanmış olabilir ki? Şöyle demiştim, böyle demiştim filan diye yazacak değilim ama, eğer aranızdan birileri “tamam serkan ışın şiiri bıraktı” gibi şeyler düşünüyorsa ya da herhangi bir dergide bundan böyle görsel şiir ifadesi ile karşılaşmayacağını zannediyorsa, gerçekten vah diyorum ben kendisine. Çünkü öyle birşey olmayacak, olmasına da izin vermek gibi bir niyetim yok. Ama şunlar olacak örneğin;
FİKİR ÇANTACILARI
Türk modernleşmesinin -yani topyekün bu ülkenin yaşadığı tüm o şeylerin- şu yıllarda aldığı durumlar silsilesi düşünüldüğünde şiirin birkaç fersah geri gitme olasılığı çok çok yüksektir. Kendimizi kandırmayalım, siyasi partilerin “kültür sanat politikaları” gibi dertleri yok. Kültür sanat olayına “ihale” usulü yaklaşılması ise, sanıyorum şikayet edilen Cumhuriyet döneminin uygulamalarından daha da beter! Ekonomik kalkınma ihtiyacı, tamam doğru bir ihtiyaç, ama parasını “neye” harcayacağını bilemeyen bir güruh yarattığının farkında olmamak ise, başka türlü bir zırvalık. Ortalama olarak bu dünya hakkında bildiklerimizin son 20 yılda pek de artmadığını görmek için herhalde şaman olmaya da gerek yok. İnsanlarımızın, Dünya hakkında söyleyebilecekleri bir avuç sözün de, ya şarkı sözlerinden, ya da aşırı bayağılaştırılmış sözlü kültür aforizmalarından öte olmadığını görmek için de sosyolog ya da dilbilimci olmaya gerek yok. Bu insan malzemesini suçlamak ya da yerden yere vurmak da pek mümkün değil, çünkü politikacı/seçmen ilişkisi bunu öngörüyor.
Etrafımız “çantacılarla” dolu. Düşünsel çantacılar bunlar, başkalarının fikirlerini, başkalarının yanına taşıyorlar. Gazetecilerden tutun da, şairlere kadar herkes. Yazılı kültür belasına bulaşmış ve bundan ekmek yiyen herkesin aynı kefede olması gerekmiyor elbet, ama gel gör ki “çok kazanan” ile “az kazanan” arasındaki ilişki de burada yatıyor. Kimi Fenerbahçe için bunu yapıyor, kimi Seda Sayan için, kimi de politikacılar, kimi de resmî görüş, kimi de patronu için. Sanıyorum gerçek anlamda “ahlak”ın, politik olarak da “vicdan”ın ortadan kalktığı bambaşka bir zamana doğru gidiyoruz.
LÜMPENELLA
Vicdan, ahlak, sorumluluk vb. gibi kavramların önce “lümpen” tabir edilen kara kalabalığın ciğerinde, oradan da kolunda, kafasında çeşitli “söylem alancıkları” olarak yeniden şekillendirilmesini anlamak mümkün, ama soru bunu gerçekten kimin yaptığında yatıyor? Düzensiz serileri harekete geçirmek için bir dizi formülasyon uygulayıp, aidiyet damarını bu tür göstergelerle beslemek, eh bu tutmuyor artık, tutmayacak da.
AKP’nin belki somut politik bir tabanı yok, fakat çok soyut ve ucu açık bir “ihtiyaçlar” listesine cevap vermek zorunda kalıyor. Öncelikle “kendisi-için-hükümet” edebilme yeteneğini istediğini görüyoruz ama sonra da başkası için hükümet edebilme gibi bir kabiliyet de gerekiyor. Bu başkası, resmî ideolojinin dışında kalanlar olarak düşünüldüğünde -ki o noktada başkaları oluyorlar artık- işte orada bütün kelime dağarcıkları ve stratejik öngörüler biraz sapıtıyor. Karşıtlık söylemleri, yerlerini “rağmen”lere bırakıyor. Başka hiç birşey olmayabilir ama sanıyorum AKP’nin tam da postmodernin göbeğinde olduğunu az çok düşünen herkes farkediyordur.
Çünkü birbirine göre zıt, kimi yerde birbiri için düşman olarak tanımlanmış yerli söylemlerden bahsediyoruz burada. Cehalet ile bilmişliğin, güçsüzlük ile zayıflığın, zerafet ile kabalığın, kentlilik ile köylülüğün, kısaca geleneksel ile modernin bir karmaşası, 100 yıldan fazla zaman önce “tek söylemden” doğan bu ikili serilerin birlikte çalışmaya, fikir üretmeye ne kadar tahammülleri olacaktır, olmaktadır bu gerçekten düşündürüyor beni.
BİZE BİR HEGEL?
Bu ahval içinde elbette şiirden, Şiir olarak bahsedebilmek biraz zorlaşıyor, en azından benim için. Bu noktada artık bir sınıfın oluşmasına yardım edebilmek de pek mümkün değil. Arabasını köy yolunda kullanmak ile otoyolda kullanmak arasında bir fark görmeyene “oy” verme hakkı tanıdığımıza göre! Yapılmak istenenin ne kadarı bilinçli, ne kadarı gerçekten bir Aklın işi bunu bilmiyorum, bilemiyorum kestiremiyorum. Ama şunu biliyorum, görsel şiir, bir şiir türü olarak, her türlü göstergenin canına okuma ve bunu yaparken de gerçek-zamanlı eleştiri üretme konusunda birebirdir. Bir kere mecralararası, böylelikle göstergelerarası kalabilmektedir.
Dikkat edilirse, muhalif söylemin kendi göstergelerini sivriltimek ya da cilalamak dışında pek yaptığı birşey yoktur. Sanat, bu açıdan kullanılamamaktadır (kültür politikası eksikliği). Atışmalar kahvehane yollu, siyasal göndermeler genelde resmi rejim öcülerinin yer değiştirmesi üzerindendir. Gazete köşelerinden ve manşetlerden, daha sonra “kim daha fazla insanı sokağa döker” yarışına (ve buna alet olanlara) oradan da televizyon köşelerine, Fazıl Say & Osman Yağmurdereli atışması ile özetlenebilecek ve bana göre bütünü bu kadar olan bu “yerel” şeyden 200 yıldır görüyoruz. Ecdadımız bunu icat etti zaten.
Bu noktada şiir, sanat, sanatın tüm dalları, eleştiri kabiliyetlerini gösterge hezeyanları ve erozyonları yüzünden felce uğratmış. Köylülerin doldurduğu kentlerin de köylüleşme hızı sonrasında dilini de kaybetmiş durumda. Köy-kent ayrımı belki biraz kaba ve eski bir ayrım gibi görünüyor ama kentlerimizin büyüme şekillerini incelediğimiz zaman, göç konusunun pek öyle hafife alınamayacağını da düşünüyor insan. Şu basittir ki, göç edenin kökleşmiş göstergesi olmaz, sadece ihtiyaçları dahilinde ürettiği bir dil ve bu dili yaymayı planladığı bir mekan, bir konar-göçer hali olur. Bastırılmış köylülük, bize kentlilik olarak sunulduğunda, kentin merkezinin hangi mekan olduğu, insanların birbirlerine yer tarif ederken nerelere göre tarif ettiklerini, böylelikle de “tanınmış, üzerinde uzlaşılmış” simgelerin neler olduğunu anlarız. Göç eden, bir kapma-aygıtı ile birlikte görür, anlar, tadar, karşılaştırır. Bu karşılaştırma, nesnelliğin değil, tam tersine “ona göre bu” şeklinde formüle edilebilecek şeydir, her farklılık bir diğerinin anlayabileceği sıfat kıyılarına doğru ilerler.
Bu sıfat kıyılarını, benzetmenin, bir şeyi tanıdık başka birşey ile ikame ederek ifade etmenin yerini alabilecek bir formülasyon Türk Şiir’i için pek hoş karşılanamıyor. Bu teorik sorun, şimdiki kuşağın idrak kapasitesi de işe girince ortaya çıkan şey, “ölçüsüzlük” oluyor. 80 sonrasında kurulan eleştiri dili, kötü çünkü, eksik, yamuk, yumuk.
Selçuk Orhan, Eylembilim‘de “Tartışmaya kenarından köşesinden girmiş hiç kimse Serkan’ın anlatabilmek için dilinde tüy bittiği en temel sözel kültür / yazılı kültür ayrımını bile anlamadı.” diye belirtmiş. Halbuki o kilit ayrım, tüm Türk modernleşmesinin belki de özünde yatan “epistemolojik” gerilimleri ölçmede oldukça faydalı bir ölçüt olabilirdi. Bunu, ben sadece görsel şiir için kullandım. Yazılı Kültür’ü üzerinde kurgu oyunları oynanan fantastik bir “sirk”ten çok, gerçek anlamda Basılı Kültür olarak almaya çalıştım; sadece parodi’nin kol gezdiği bir yazı kerhanesi değil örneğin.
Velhasıl, olan olmuştur ve olmaktadır. Ben Büyük Şiir peşindeyim, değişen birşey yok.
If you enjoyed this post, please consider to leave a comment or subscribe to the feed and get future articles delivered to your feed reader.


Comments
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın