Güvenlik Kamarasındaki Kayıtlar
b0nus sonrası, kentte kaldığım sürece hayatım boyunca nesne/şey/kelime/miktar/ürün/kâr/zarar/haz/arzu/tüketim/üretim gibi kavramlardan bir şair olarak kaçamayacağımı düşünmeye başladım. Bu oldukça, oldukça başa bela birşey. Doğu-Batı çelişkisinden -ki kafamızda yarattığımız bir çelişki- daha çetrefil bir şey hatta. Çünkü bir yanda bolluk, bir yanda çokluk ve tam ortalarında “insan” olmaya çalışan birey olarak biz varız. b0nus, bu katmanlı değil ama “çok katlı” sorunu işlemekten, hatta işlemek denemez bile buna, başka birşey de yapmadı. Sadece aklımda kalanları yazmaya çalıştım. Fakat, aklın durduğu, hatta yerini bir yerdeğiştirmeler silsilesine bıraktığı o alışveriş merkezi hakkında yazmak ve kesin bir kanaata varmak oldukça zor. Bu yüzden dizeli şiir yazmaya devam ettiğim sürece bu konu yakamı bırakmayacak. Aşağıdaki şiir, işte o kapılma anlarından birinde ortaya çıktı.
Güvenlik Kamarasındaki Kayıtlar
birkaç günlük hava tahmin raporlarında
görülebilir mu bilmiyorum oraların sessizliği
bi’şeye benzetmeye başlayabiliriz şimdiden
nasılsa başladığımız yerden görünmüyor
bitirdiğimiz telaşların kabukları, içleri.
hepsi bakalit fırınlarında şekillenmiş kaba
kaba olduğu kadar da pürüzsüz bir kalıba
al sana istemediğin kadar hürriyet
dökülmüş yapraklarından taptaşkın bir yayla
gökdelenlerin ayaklarının diblerinde çimdik çimdik
açmıyor, açılamıyor kentin böğründe o görüntü
güzel değil, hiç güzel değil yazmadığımız şiirlerin ömrü
özenilecek bir hayatın sesini bulabilmiş değiliz henüz
her bir yerlerinde sinyaller, bobinleri ve bonbonları
önümüzde açılıp duran bu harika. şey. de. ne?
ulaşmak istediğimiz numara, aranmış baştan aşağı
sakladığı ne varsa, belgeler, satıhlar ve cepheler
dökülmüş yapraklarından taptaşkın bir alına
yüzündeki
ışığa ve yıla tutulduğunda
ananemin yüzünde okunuyor bir barkod
tıpış tıpış ve tüm nefaseti ile yaşanmış
deri, eğri, büğrü
omuz mesafesinden üzerinde birkaç haleyi
taşıyabilen ışıklı duyargalarımızın altında.
sonra yanıp sönen göstergeleri, dur kalk çizgileri
şeritleri, tenyaları, şıllıkları ile sokak
bir bağlantının şeklini alıyormuş meğerse
başka bir yerden başka bir zamana açılan
ve faturalarla doldurulmuş tüylü birşey gibi.
tabutla, müezzin, kara toprak ve bildik şeyler
okuduklarından bir halt anlamıyorum oysa
o sırada başka, başka bir şey ile meşgülüm
sıcak kestaneler arasında uzanan bir dilin
çocuk aklınin derinliklerinde derdefin birşey
işte ananem ve babam eğiliyorlar, cennetin içine
alıp dışarı atabildikleri bir tutam kara toprak
hep bildiğimiz açıda bir kürek, bir açıda duran saban bir de.
annem, kardeşim, fiiliyat.
Heyhat!
üstleri başları yağmurun ölüsüyle,
öyle de değil aslında yok yağmurun ölüsü
bizim ölümümüz var, kaldırılmasını bekleyen
bir bedenle birlikte, hatırladıkça kusasım geliyor
koşasım dört nala ehlileşmemiş bir mamutun yedeğinde.
taşları, sancakları ve ipsalaları ortadan ikiye yaran
dişleri ile mahzun bir mamutun pelerinleriyle
zamanın açılan ve kapanan, enikonu nefes alan
şelaleriyle.
ve yansımalı gövdesi ile giriyoruz alışmayışmerkezinin kapısından
bir kaplıcaya girer gibi. gölgemiz camekan gölgemiz.
baştan ayağa tuzak, baştan ayağa plastik, baştan ayağa krom
ve titanyumsa bu burç, hangimizde tesellüm sancağı var
gururun, onurun, yenilmezliğin ve patlamış mısır dükkanlarının.
sevdiklerimizi rehin almış değil o dükkanlar, ama yine de
kapılarından teselli edici armağanlar taşmıyor da değil.
bir şey yaklaşıyor, bir zaman, bir bayram, bir şölen
orada özlediğimiz bir şeyin değil, özlemeye ramak kalmaklığı ile
bizi insan kılan o rezil şeyin yüzü var, pahalı, derin, donuk
bakmanın faizi ile kuşatıp alıyor gözlerimizin çevresini
kirpiklerimizi yakarken; bir bakalit kart çıkartıyor bizi
karanlıktan aydınlığa, ha evet sen yanmasan, ben yanmasam..
sonra fark ediyorum ki, sen de ediyorsun belki de
mezar taşlarında oyuk oyuk yazan isimler,
o bakalit kartın üzerinde kabartma kabartma duruyor
ne mânâsı var bütün bunların diyorsun sen de içinden
hikayeden ve albeniden yoksun başka bir şeye doğru koşarken.
arkandan hemen ben.

İşlerden
www.poetikhars.com/camera