Hayatım boyunca hep barışı savundum.

ÖzkökErtuğrul Özkök, herhalde Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana en çok tartışılan kişiliklerden bir tanesi. Yazdığı günlük yazılar, Hürriyet’teki görevi, hali, tavrı, hayata bakışı, 80 sonrasında Ferhan Şensoy’un ifadesi ile “haşırt dönmesi” derken, ortada gerçekten acayip bir yazar portresi çıkıyor. Gazetelerin 5 Milyon’a yaklaşan (73 milyonda 5 milyon) tirajları ile en azından kentli okur karşısında bu yazarlar, ‘yazar’ tanımını aşabilecek bir sürü imkana sahipler. Örneğin haftanın her günü yazabiliyorlar, yazma konularını neredeyse tamamen kendileri belirliyorlar. Bunca imkân varken ve yazı başına aldıkları maaşlar herkesin diline dolanmışken, çoğu kez yazdıkları şeylerin sorumluluğunu alamayacak derecede de unutkanlar. Daha önce örneğin www.medyakronik.com ya da www.haysiyet.com bu konulara meslekî açıdan aşırı yakın bakıp, bir sürü çarpıklığı ortaya koyduğu için ben fazla uzatmak istemiyorum ama geçen gün Ertuğrul Özkök’ün yazdığı bir yazı bütün bunların üzerine tuz-biber ekmek üzere: Kafa Attığım Gece.

Özkök burada, şu enteresan lafı ediyor:

“Hayatım boyunca hep barışı savundum.

Ama savaş gerektiğinde, sırf barışseverlik uğruna buna karşı çıkmam.”

Bu, herhalde bir yayınyönetmenin ruh halini anlatmak, bir yazarın, yazar olarak ne kadar köşeye sıkışmış hissettiğini anlatmak için oldukça güzel bir cümle. Bu haliyle okunduğunda Shaygen’in “Geneleksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni” dediği şeye denk düşüyor. Ertuğrul Özkök, savaş nedir biliyor mu diye sormak geliyor içinden insanın. Hangimiz biliyoruz? Yine Shayegan’ın “Hayatın Tatili”nde olma durumunu sergiliyor gibi Özkök. Sağlıklı bir insan ya da kafa, “savaş” ile “barış” kelimelerinin karşıtlığının olmadığını, bunların birbirlerine karşı şeyler olmadığını bilir, sezer.

Fakat ne mümkün? Gerçekten 68 kuşağının “bir avuç çapulcu” olarak görüldüğü kimi entelektüel çevreler (özellikle Aron) galiba biraz haklı. Ve tuhaftır, bana Özkök her ne hikmetse Maocu bir tablo çiziyor. Hem “barış zamanı” ile “savaş zamanı” arasında bir ayrım yapıyor, hem de Barış ile Savaş’ın birbirlerine göre durumlar olmadığını, birbirileri tarafından kesintiye uğratılmış anlar olarak görüyor. Ya da bunların birbirleri ile birlikte eş-süremli gidebileceğini düşünüyor. Yani aslında o kadar ihtişamlı ve zengin hayatına rağmen içinde pasifize edilmiş bir militan yatıyor. Öyle bir militan ki, aslında neredeyse Georges Bataille’ın hayatı boyunca peşinde olduğu tüm kavramların izdüşümlerinini üzerinde barındırıyor ama Rahip C.’leşmiş, neredeyse. Özkök’ün sanıyorum “kurban” ettiği şey, Rimbaud’un tam tersi olarak “militan” tarafı. Her yazısında bu sıkışmışlığı görebiliyoruz. Her ifadesinde, kullandığı her kavramda (özellikle zenginlik, servet ve bununla bağlantılı ‘yaşam biçimi’) kısaca “harcamanın”, hiç bir derde deva olamayan “muhteşem harcama”nın izlerini görebiliyoruz. Özkök, sanıyorum “dağıtamamaktan”, gerçekten de orantısız kazançlarını, “potlaç”a dahil edememekten müzdarip.

Toplum ya da cemiyet içinde sadece bir “yazar” olarak tanınıyor, onu ne Uğur Dündar gibi halk arasında elde mikrofonla görebiliriz, ne de birilerinin yanı başında söyleşi yaparken. O tüm bunları idare etmekle meşgul, ayrıca büyük bir grubun güç dengelerini. Geçenlerde Süper Poligon’da kendisi ile söyleşi yapılan Fatih Altaylı, gazeteciler alemi hakkında değil ama “gazeteleri yönetenler alemi” hakkında tuhaf tuhaf şeyler söyledi.

“FATİH ALTAYLI: Yani Ertuğrul bey daima yanındadır, ne isterse yapar. Lokantaya gittikleri zaman mönüden listeye bakar, yemeğini seçer hatta Aydın Bey’in yemeğini falan da tarif eder. Mesela Aydın Bey’in içtiği içki Ertuğrul’un bagajında vardır. Yemekten sonra Aydın Bey o içkiden içmeyi sever. Aydın Bey gerektiği zaman isterse çıkarıp versin diye, bagajında taşır.”

Öncelikle Fatih Altaylı’nın bakış açısı ve rakibi ile ilgili verdiği bu anektod ne kadar güvenilirdir, bilmiyoruz. Çünkü burada “yöneten” kim, “yönetilen” kim soruları durmadan değişik yerlerde cevap bulur. Eğer Fatih Altaylı’nın “Özkök güce tapar” şeklinde özetlediği durumlar da mevcutsa, yukarıdaki anektod anlaşılır oluyor. Çoğuna tuhaf gelse de, ben bu anektodu, bireyselliğin -yan anlamı ile modern insan olmanın- bir göstergesi olarak okuyorum. Olumsuz, negatif, menfi sayılabilecek bir örnek de olsa, Özkök, kendi ihtiraslarının ve kaprislerinin uğrunda hayatına devam ediyor demektir bu. Öyle böyle değil, bütün yücelerin ötesinde bir yüce tanımlamak ve kendisini, yine kendisinin önüne koyabilmek “kahramanın” yapabileceğinin tam tersi şeylerdir.

Özkök, tuhaf ve çelişik bir figür, bu açık. En azından yazar olarak. Ama hiç Niçe okumadığı açık. Ya da hiç bir halt anlamadığı.

One Response

  1. naisioxerloro Says:

    Hi.
    Good design, who make it?

Leave a Comment

Please note: Comment moderation is enabled and may delay your comment. There is no need to resubmit your comment.