Para-m-parç-a
Önce şu haber: Yeni yayın Dönemi 46 diziyle başladı, şimdiden 12’si veda etti! daha sonra da şu haber: “Televizyon izleme rekoru Türkler”de. Birinci habere göre 12 dizinin yayından alınmasının sebebi “reyting”. İkinci haber ise, gözlerimizin reklam gelirleri uğruna iğdiş edilmesine, kafamızın lafla si*ilmesine sebep olan televizyon izleme oranlarında MEB’in ve buna bağlı okulların ve YÖK’ün televizyona hükmen yenik olduğu ile ilgili.
Birincisi o eski saçma salak tepkileri gösterecek değilim, herşeyin bir bedeli vardır, özellikle “özgürlük”ün. Özgürüz, o yüzden de televizyon karşısında geçirdiğimiz saatleri tutku hanemizde görmekten de şikayet etmeyeceğiz. O zaman örneğin sağa sola kabadayılık edenlerden, trafikte birbirlerini biçer gibi araba sürenlerden, maçlarda didişenlerden, birbirlerini şiddet okyanusunda boğanlardan hiç gocunmayacağız. “Moderinleşme” aynen böyle birşeydir. Merak etmeyelim (her kimsek?) gerçekten “onlar” bu istatistikleri falan da okumuyorlar. Ama o istatistiğin bir parçası olmaktan da pek rahatsız olmuyorlar.
Özgürlük, insanın tutkularını alışkanlıklarına hibe ettiği, alışkanlıkların ise durmadan ölüm dürtüsü ile fişteklendiği çok kolay bir mevzudur (tutku bireyleştirir, ama köleleştirir de diyor Durkheim). Tetiklenen şey, arzu sosuna batırılmış “yaşama sevinci” değildir. Özetle “kaza”nın yargı anlamının ortadan kalkmasıdır (bkz, sözlük, kaza’nın anlamı). Kaza kelimesi üzerine düşünüldüğünde, bir yerleşim yeri olarak “kaza”nın anlamı ilginçtir. Bir kentin, kasabanın kazası olan yer, ne oraya bağlıdır ne de oradan kopabilir. Ne içerliklidir, ne de dışarlıklı. Öyledir ve öyle kalmaya mahkumdur. Hepimiz, toptan, modern kentin kazasındanız.
Bu istatistiklerden sonra (okuma oranları, kütüphane sayısı, google’daki arama istatistikleri vs.) ortaya çıkan şey bayağı romantizmdir. Bugün izlediğimiz dizilerden herhangi birindeki trajik karakterin, “sevdiği adam/kadın yüzünden babası tarafından evlatlıktan reddedilme” gibi siktiriboktan bir klişe ile uğraştığını gördüğümüzde, ne Balzac’ı ne de Rus romancıları çevirmemizin hiç bir halta yaramadığını görebiliriz, kusura bakılmasın. Kaldı ki, örneğin ortada hiç bir çıkar filan olmadan bir çocuk evden rahatlıkla ayrılabilir, başka birini sevebilir vs. Ortada büyük bir miras, para ya da buna benzer şeyler olduğunda işler başka türlü işler. Paranın yerini tutabilecek şeylerin, değerlerin neler olabileceğini ise sormak saçmadır, “aile şerefi, gurur, namus, siyaset, ırk?”. Siktirin. Aramızdaki en mahrem şey “para”dır. O kadar mahremdir, o kadar iyi gizlenmiştir ki “bu ne işe yarıyor?” sorusunu kendisine sordurmaz, o hep başka şeylerle başka şeyler arasında yitip gider, sorularını da boğazımıza düğümler ya da bir şekilde acziyetlerimizin kılıklarına sokar. Ne yazık ki biz, “para” konusunda fikir üretmekten aciz bir dile sahibiz. (bkz Enis Batur, Opera IV, Mahşerin Dört Atlısı bölümü, açıkça paraya ayrılmış, ama paraya değildir işte, para hakkındaki anlatıya aittir o bölüm. Paranın gizlice kendisi kaybettirdiği, başka birşeye örneğin rakamlara, oranlara, yüzdelere dönüştüğü o tonlarca hikayeden, anlatıdan, kurgudan geriye kalanları izlemeye çalışan lirik dil, kendisini sokağa atar. Benim kuşağım ve benden öncekiler de para konusunda cahildir, fakirlikten değil, tam tersine dilsizlikten. Enis Batur, bir faturayı alıp da iliştirememiştir o şiire, çünkü belki de bir fatura nedir, neredeyse hiç görmemiş gibidir. Halbuki bir fatura ya da fiş üzerinde herşey olduğu gibi apaçık bellidir. Suçlayabilir miyiz? Sanmam, Türk şairi masumdur, çünkü bu dünyanın halinden sorumlu değildir..)
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.