ve de ki!

serkan ışın resmî blog sitesi

Modernizmce: hadi hadi hadi! Haydi, haydeee!

yorum yapılmamış

Türkiye’de gazetede köşe sahibi olanların, çok netameli ve neredeyse üzerinde tartışması çok çok zor konuları tartışabilme rahatlığına herhalde başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Bu tür yazma biçimi (haftanın yedi günü + pazar ekleri) kişiyi yazının ve konunun orospusu haline getirir. Yapıt denen şey, insanın aklına örneğin Hegel’in Fenolomojisi‘ni, Marx’ın Kapital‘ini, Oğuz Atay’ın Eylembilim‘ini, Dostoyevski’yi vs. getirir. Ama Türkiye’de hele son 20 yılda, görece özgürleşmenin getirdiği bir yanetki olarak, fikir basuru olmuş bir sürü adam çalışmaktadır gazete köşelerinde. Bunları neden yazıyorum, çünkü son günlerde hem Hadi Uluengin’in hem de Kurşat Bümin’in aynı konu üzerine yazdıklarını okuyorum, hem de bir yazar vs. olarak okuyorum. Ve gerçekten apışıp kalıyorum, tıpkı Kürşat Bümin’in yaptığı gibi.

Kara Kuvvetleri Komutanı, birkaç gün önce bir açılış töreninde bir konuşma yaptı. Bu konuşma içinde, askerî diyebileceğimiz bir sürü bilgi, bakış ve gerçekten ilginç olabilecek düşünceler var, bunlar gerçekten çok fazla anlamadığım için ilgimi çekmedi. Tartışacağım da o değil zaten. Sorun, metinde bağlam dolayısı ile açıklanmak istenen iki kavram ve bu iki kavrama yüklenilen anlamlar. Bunlar “modernizm” ve “postmodernizm“.

Kürşat Bümin, birkaç gün zaten bu konuda yazdı, oradan okuyabilirsiniz. Fakat Hadi Uluengin, herhalde yapacak başka işi yok, oturdu, birkaç gündür bu konuşma metni üzerinden fikir yürütüp duruyor. Ve bu çok acayip bir durum.

Öncelikle Bümin’in yazısında dikkat çektiği tarafları tekrar etmeye gerek yok. Ama Uluengin, bunlara pek dikkat etmeden olaya daldığı ve galiba pek de heyecanlandığı için, herşey birbirine girmiş ve dağılmış ve ortaya saçma sapan bir metin çıkmış, okuyalım:

KARA Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Kara Harp Okulu ders yılı açılışı sırasında yapmış olduğu konuşmayı tam metin olarak, çok bir büyük dikkatle okudum.

Zaten de bilgisayar aracılığıyla yazıcıya kaydettim.

Çünkü, hitábetin derin, háttá ideolojik sayılabilecek içeriği referans nitelik arzediyor.

Sevgili Hadi, bilgisayar aracılığı ile yazıcıya “ne”yi ve “ne şekilde” kaydettiğini lütfen bize de anlat. Çünkü bildiğimiz kadarı ile yazıcılar metinleri kaydetmek için değil, metinleri kağıda geçirmek yani kağıda kaydetmek için oradadırlar. İkinci bir konu, çok dikkatle okuduğun o metinde, akademik referans olarak kaç tane kitap adı, kaç tane makale ve kaç tane sayfa numarası gördün, lütfen bunları bize bildirir misin?

BURADA en önce şunu söyleyeyim: Başbuğ’un konuşmasındaki entelektüel seviye, bilgi birikimi ve kısmen de ufuk perspektifi çok yüksek bir grado taşıyor. Yürekten kutlarım.

BURADA önce şunu belirtmemiz gerekiyor ki, “grado” kelimesi ne anlama geliyor bilmiyoruz ama, herhalde ciddiye alınacak bir metni “yürekten kutlamak” gibi bir geleneğimiz yok. Örneğin Hegel’i birisi yürekten kutlasa Fenomoloji konusunda, herhalde Hegel, biraz afallardı. Çünkü “yüreğe değil” akla hitap ettiğini düşünmüş olurdu.

Rahatlılıkla ifade edebilirim ki, omuzlarına “cumhuriyetçi”, “ulusalcı”, “kuvvacı” pırpırı iliştirip kendilerine cihet-i askeriyeye oynamak misyonu vehmeden “sivil apoletliler”, o apoletin hakikisini taşıyan komutanın eline su dökemeyecek ölçüde sığ kalıyorlar.

Evet, buraya kadar güzel, ama örneğin isim verilse, hem Başbuğ hem de biz kimi kiminle karşılaştırdığını anlasak? Değil mi?

Gelelim, zurnanın zart, zurt demeye başladığı yerlere:

FAKAT tabii bütün bunlar, benim Kara Kuvvetleri Komutanı’nın dile getirdiği fikirler bütününü aynen benimsediğim ve harfiyen paylaştığım anlamına gelmiyor.

Hiç şüphesiz ki hayır! Zaten bu yazıyı yazmak ihtiyacı da o farklılıktan kaynaklandı.

Ama bin dikkat, görüşlerini reddettiğimi ve kabullenmediğimi de söylemiyorum.

Aa, gerçekten ilginç! Sen modernizme, onun akılla olan bu derunî ilişkisine methiyeler düz, sonra da “reddettiğimi ve kabullenmediğimi de söylemiyorum” diye yazıver. İyi de bu “ve” yerine “veya” ilişkisi biliyoruz ki -Hadi sen de biliyorsundur- “postmoderniz”in numarasıydı değil mi? Hani İhab Hassan derler, bir Mısırlı profesör var, kendisi mühendis aslında ama Amerika’ya gidince edebiyat çalışıyor, sonra acayip bir tablo yapıyor, modernizm ile postmodernizm arasındaki ilişkiyi anlatıyor, bir sürü kitapta referans olarak görebiliriz..di mi? 1970′lerde oluyor bunlar?

Yani, “muhteviyat” ve “hedef”te kesin ortaklığımız mevcutsa da, onun somutlaşması için gereken “üslûp” ve ona ulaşmak için kullanılacak “yöntem”de başka yollara sapıyoruz. .

Aman Allah’ım yoksa, yanlış mı görüyorum? Öz, içerik aynı ama yollar farklı? Yani, nasıl olabiliyor da oluyor ki, birden yine “postmodernin” sınırlarında dolaşıyoruz? Nasıl oluyor da, söylenecek bir şey, yapılacak tek bir eylem varken, bunu iki kişi farklı şekilde “eylem”e dökmeyi düşünebiliyor? Burada bir akıl yürütme mi var, yoksa acaba akılların tek değil, bir çok olabileceği fikri mi gelişmiş Haydi’de. Mesela acaba bu, roman kuramındaki değişiklik gibi bir kahramanın, A ile B arasındaki yolu almak zorunda kalsa bile, değişik sonsuz yoldan alabileceği anlamına mı geliyor Haydi? Yoksa “postmoderin” mi oldun?

Hadi Uluengin, yazısı “sivil apoletleri” babasına şikayet eden çocuk edası ile bitirdi ve Salı günü görürsünü gününüzü diyerek bizi bekletti. Bugün Salı ve bakalım Hadi Uluengin neler yazmış:

ANCAĞI şu ki, “öz” ve “hedef” ne denli ortak olursa olsun, Orgeneral’in kaydettiği ve çağrıştırdığı “biçim”le de, “yöntem”le de, “araç”la da, “usûl”le de çelişiyorum.

İlginç, acaba arada POPPER mı okundu? Ne oldu, bilemiyoruz ama “çelişme” meydana gelecek. Devam ediyoruz:

Çünkü, madem Kara Kuvvetleri Komutanı’nın da isabetle vurguladığı gibi yukarıdaki “modernite” akıl ve bilimle özdeşleşiyor, o halde ister istemez, söz konusu akılcılığın ve bilimselciliğin “deneme-doğrulama” yöntemini de kabullenmekle yükümlüyüz.

Zira, rasyonel olduğunu varsaydığımız bir sonuca ulaşmak için kullandığımız yöntem de pekála “yanlış” çıkabilir. Háttá belki, sonuç dahi sandığımız kadar mantıki değildir.

Veya kısmen doğru, kısmen yanlıştır. Hem düz, hem eğridir. Dün dolu, bugün boştur.

Dolayısıyla, bir “amaç”a yönelik bir “araç”ın “doğru” olup olmadığı hükmüne; hele hele, insan toplumları gibi sonsuz karmaşık yumakları kapsayan “araçlar”daki doğruluk veya yanlışlık derecesine, onları ancak geniş bir zaman sürecinde sınadıktan sonra varabiliriz.

Şaşırmıyoruz, zira buradaki dil bir tuhaf. Çünkü birincisi “biz” kimiz? İkincisi “denek”ler kim, üçüncüsü zaman ve mekan gibi sınırlamalardan bağımsız olan deney ne? Dördüncüsü konu ne, beşincisi deney sonucunda elde edilecek sonuç ne? İşin içine bilim falan girince, insanın aklına neden hemen deney geliyor? Ve neden bilim, deney denince hemen sosyoloji, toplumbilim geliyor Hadi? Yok mu bildiğin başka bilim senin?

BU ilkeyi en baştan itibaren ve “a priori” denilen cinsten bir “önsel” mutlaklık olarak benimsemek zorundayız. Aksi takdirde, gerçek akılcılığın modernitesini yakalayamayız.

Hadi oradan! Einstein gibi bir adam bile, ta o zamanlar “a priori ifadesi, bilime sokulmuş nifaktir” demişti. Ama Einstein’in enişten kadar hükmü yok muhtemelen! Daha fazla devam etmeye gerek var mı, bilemiyorum ama burada bütün bu gazete köşesi dombililerine bir haberim olacak, büyük harflerle yazıyorum:

Batı Modernizmi olarak bildiğiniz şey, size modernler tarafından anlatılan masaldır. Batılı olmayan toplumlar, önce büyük abi modernizmi, daha sonra da haşarı afacan postmodernizmi dinleyen fakir aile çocuklarıdır. Burjuva olmadan, modernizm olmaz ve burjuvanın tek istediği şey de kapitalizmdir, asker ya da sivil dinlemez. Kaç tür modernizm vardır, bunu tartışın? Modernizmi içten eleştiriye tutmuş bir sürü Batılı’ya ve onların yine biraz daha vicdanlı modernlerden aldığı tekniklere, eleştirilere de komik komik tepkiler vermeyin? Paul Virilio, Baudrillard, Ihab Hassan, Derrida, Foucalt vb. gibi adamların kitaplarını okuyup da hem de! Batı Modernizmi Türkiye’nin başına politik olarak musallat olmadı mı yüzyıl başında? Ve modernizme karşı getirilen biricik eleştiri pratiğini, işgal altında kalmışların çocukları, torunları olarak plaza köşelerinden böyle mi anlıyorsunuz? Yok, özmüş, biçimmiş, deneymiş, a priori’ymiş! Pöh! Yok varılacak yer aynıymış, ama yöntem farklı olabilirmiş! Yahu herhangi bir deneyde, varılacak yerin neresi olduğuna ilişkin bilgi ne işe yarar? Eğer sonunda aynı yere varacaksan Haydi, deney yapmanın ne gereği var?!

Rating: 0.0/5 (0 oy(lar))

Yazan Serkan IŞIN

Ekim 2nd, 2007 at 10:50 pm

Klasör Hodri Meydan

Bir yorum da senden

Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.

BilkentKampus.com