Artık kabaca “ünlü” olduğunu bildiğimiz edebiyatçıların, yeni kitapları çıktığında, eğer bu kişilerin kitapları örneğin Virgül vs. gibi kitap dergilerinde değil de, magazin eklerinde filan tartışılmaya başlanıyorsa, bilin ki bu kitap birkaç 10 yıl daha bekleyebilir bir kenarda. Şimdi okunmasının, hiç bir faydası olmayacaktır çünkü yarattığı “okyanussal dalga” kitabın konu ve bağlamını aşıp, yazarının söyleşilerde ettiği “büyük laflara” takılıp kalacaktır. Bu neden böyle olmuştur, cevabı sanıyorum medya dediğimiz sirkin herşeyi gündelik, gelip geçicilik ve “hayret yaratma eşiği” içinde değerlendirmesi, yazarların da “kırıtarak” çok iyi bildikleri bu hali, biraz daha fazla taviz vererek sömürmesi, böylelikle ortaya “ortak bir kötülüğün” sahnesi olarak gazete söyleşisinin serilmesidir. Metnin devami burada »
Bu seneki TÜYAP Kitap Fuarı’nın konusu “Akdeniz’de Edebiyat, Edebiyat’ta Akdeniz”. Anlaşılan bunca sıcak gelişmeye, duruma, habere, dünyanın bunca haline rağmen, yine aklımıza “güney”de biryerler gelmiş. Sabah gazetesi “Kitaplı günler başlıyor” diye başlık atmış. Yani geri kalan günlerin hepsinin “kitapsız” olmasında bir sakınca yok, zaten durum da onu gösteriyor.
‘Emine’ Sevgi Özdamar’ın YKY’den çıkan yeni kitabı, herhalde bir yazarın, başka bir yazara yapabileceği en büyük iyilik. Bu, bir armağan kitap, ama bugünlerde örneğini gördüğümüz gibi danışıklı dövüş türü bir kitap değil. Ece Ayhan hakkında duyup, duyabileceğiniz dedikoduların, bir yazarın özyaşamının mahremine rağmen ortaya atılmış saçma sapan ifadelerin karşısında durabilecek kadar sağlam bir kitap karşıdaki. Tüm “kötülüğü” ile Ece Ayhan’ın, kısa, öz ve onu nasıl diyelim, “seven, sevebilen” bir arkadaş tarafından yazılmış, sıkı çekilmiş bir kahve kadar okkalı anıları. Ben en azından bir okur olarak, Sevgi Özdamar’ı, Ece Ayhan’ı neredeyse sıfır noktasında tanımış, onu olduğu gibi kabul etmiş, kabul etmekle kalmamış, yazarı ile yaşamağa alışmış halini kıskandım. Yine bugünlerde birbirilerine sanki ölmüşler gibi sevecen, çılk mektuplar yazarak övmek yerine, bu küçük kitapta biz “düşmüşlüğün” inandırıcı ya da samimi değil, ama hakiki tarafını da görüyoruz. Metnin devami burada »
Kendi Kendinin Terazisi bir Kambur: Ece Ayhan kitabı, Emine Sevgi Özdamar’ın kitabı çıktı. Ayrıntılı haber de şurada yer almış.
Bienal‘în “iyimser”lik sloganı, her ne kadar da içi boşaltılmış, klişeleştirilmiş bir “duyguöteciliği” işaret etse de, artık hayatımızda “neşe”nin olmadığını söylemek mümkün. Burada “neşe” derken bahsettiğim “rahatlama” ya da “tatmin olma” gibi terapi sonrasına denk gelen, gelebilen şey değildir. Bir duygu, kelime, bir kavram olarak ancak başka birşeyde gerçekleştirilebilen, onda tamamlanabilen, diyalojik birşeyden bahsetmiyorum, salt kendi olarak Neşe’den bahsediyorum. Neşe bugünkü gördüğümüz hali ile ancak başkasının malıdır. O başkası ise, reklam panolarında sırıtan suratlar ya da bir duygu olarak düpedüz acıdır. Hepimiz nemrut, ketum, hodbin ve bahtsızız. Bu tür bir karamsarlığın örneğin Sanayi Sonrası toplumda gerçekleştiğini biliyoruz (Alman Romantizmi vs) ama biz neyin sonrasındayız? Tarihin? Metnin devami burada »
Buradaki habere ve ilgili teze göre bilimsel şeylerle hemhal olmasi gereken üniversitelerimizin neden bi halt üretemediği araştırılmış
Dünyadan 424 ışık yılı uzaklıktaki “HD 113766″ye yolculuk için hazırlanalım!
Albert Einstein’ın Görelilik Kuramı, Türkiye’de 1920′li yıllardan beri bilinmektedir. Artı M.Heidegger, Metafizik Nedir? 1934 yılında dilimize kazandırılmıştır. Daha fazla tuhaf ilk için tıklayın.

Memlekette insanımız bilim adına değil ama bürokratik niyetlerle aşırma, bardağı taşırma işleriyle uğraşıp, kendisine tıpkı Tanzimat’lı ya da Geç Osmanlı’lı dedeleri gibi model arama şeyleri ile kafayı bozarken, bugün hep topi 80 kg’lık Sputnik’in uzaya gönderilmesinin 50. yılı. Zamanında Soyvetler tarafından bile pek sallanmayan ve Pravda’nın sayfalarında minicik bir yer kaplayan bu haber, şimdi size i-pod olarak geri dönüyor. Konu gelip Hubble’a doğru evrileceğinden ve benim düşünceme göre Batı Modernizmi ile aramızdaki sembolik uzaklığı, örneğin Hubble’ın kaydettiği en uzak galaksi ile dünya arasındaki ışık yılı olarak düşündüğümden, benim için fevkaladenin fevkinde önemli bir gelişme bu, tarihsel olarak. Metnin devami burada »
Türkiye’de gazetede köşe sahibi olanların, çok netameli ve neredeyse üzerinde tartışması çok çok zor konuları tartışabilme rahatlığına herhalde başka bir yerde rastlamak mümkün değildir. Bu tür yazma biçimi (haftanın yedi günü + pazar ekleri) kişiyi yazının ve konunun orospusu haline getirir. Yapıt denen şey, insanın aklına örneğin Hegel’in Fenolomojisi‘ni, Marx’ın Kapital‘ini, Oğuz Atay’ın Eylembilim‘ini, Dostoyevski’yi vs. getirir. Ama Türkiye’de hele son 20 yılda, görece özgürleşmenin getirdiği bir yanetki olarak, fikir basuru olmuş bir sürü adam çalışmaktadır gazete köşelerinde. Bunları neden yazıyorum, çünkü son günlerde hem Hadi Uluengin’in hem de Kurşat Bümin’in aynı konu üzerine yazdıklarını okuyorum, hem de bir yazar vs. olarak okuyorum. Ve gerçekten apışıp kalıyorum, tıpkı Kürşat Bümin’in yaptığı gibi. Metnin devami burada »