Süreyya Evren’in “Kendi Üstüne Katlanan Şiirimize Notlar” yazısı için;
Süreyya Evren, Yasakmeyve‘nin 28. sayısında bir yazı yayınladı. Bu uzun ve parçalı yazı, bir yandan Türkiye’de avangardizmin sönüm noktalarını, bir yandan avangardizm olarak bildiklerimizin neden öyle olamadıklarını, bir yandan da bugünün şiir ortamının örneğin “görsel şiir” karşısında ne kadar hazırlıksız ve tahammülsüz olduğunu açıklamaya çalışıyor. Bunu 80 şiirini bir kesim noktası alarak, isimlere ya da kitaplara değinmeden, sadece 60 ve 70′lerin sonrasında gelen 80′lerin tarihselliği içinde yapmaya çalışıyor. Yani en azından “darbeler” yüzünden iptal edilmiş olarak kabul edilen tarihi, bütünlüğü içinde okuyor, okumaya girişiyor diyelim.
80 kuşağı, şiir kamusu tarafından biraz fazla kayırılmıştır. Bu kayırılma çoğu kez insanı bir acıma duygusunun içine itekler. Çok fazla “insanîleştirilmiş” bir uğraş olarak şiir, neredeyse kendi kendisinin varoluş sebeplerini iptal edecek noktaya gelmiştir de. Örneğin darbelerin gerisinde bıraktığı duygu süper-novalarını, şairler de samimiyet ile inandırıcılık arasında bir yerde temsil etmeye çalışmış, fakat ortaya hiper-gerçekliğin sınırlarını zorlayacak kent-dışı bir şiir de çıkmıştır. Bugün bize bozkır arka planını getiren bu şiire neden lirik dendiğini anlamış değilim.
Darbeler -gözümüzden kaçıyor ama- “müstahkem kentlerin” darbeleridir. Ve kabaca özetlemek gerekirse, her darbe büyük göçler için tuhaf yarıklar da açmıştır modern kentte. Bu göçlerin sonucunda sadece insan trafiği değil, dil trafiği de güçlenmiştir. Sanki Cumhuriyet’in hayaletleri akın akın kente inmiş, sadece İstanbul değil, fethedilmek istenen tüm merkezlere (Almanya olmak üzere bir sürü Avrupa kenti de dahil) cılız ama kalabalık bir işçi sınıfının kıyafeti altında girivermiştir. Fazla uzatmadan söylemek gerekirse, bir Marx‘ımız ya da Prodhon‘umuz olmadığı için de biz bu işçi sınıfının terennüm ettiği şeyi çoğu kez şiir üzerinden anladık, o da yarım yamalak. Öyle ki bu hayalet, kendisini öngörenlere rağmen “zamanını ve mekanını” şaşırmış şekilde ilerlemiştir. Bu zaman ve mekan eksenlerinde meydana gelen kayma, Cumhuriyet’in genelde elinin erişemediği yerde kaldığı için kitlesel hiç bir mekanizma, hiç bir iddia ve söylem, bunca kalabalık ve bunca “hızca aşağı sınıfı” kapsayamamıştır ve kapsayamayacaktır ((s)lower classes-virilio).
Zamanımızın tartışmalarına bakıldığında, bu eksik bırakılmış kitlelerin, kendilerine kâh arketipler üzerinden, kâh bu arketiplerden üretilen simgeler üzerinden kavram çiftleri ve yaşam biçimleri üretmeye çalıştığını, bunların siyasal zeminde kendilerine buldukları imkanların görece aynı temellere dayandığını ve travmatik doğum izlerinin, devlet aygıtı ile birleşmesinden çıkanın örneğin “çağdaşlaşmadan”, “moderniteden”, “özgürlükten” anladıklarının karman çorman olduğunu da söyleyebiliriz (bkz. Menderes zamanı mimarisi, bkz. Demirel zamanı kültür politikaları). Cumhuriyet ideolojisinin kendisine mekan yaratma (örneğin kamusal alan) yeteneğine karşı, bir türlü “zaman” yaratamama güdüklüğünü de birlikte düşünürsek, ortaya çıkan zihinsel durumun vehametini anlayabiliriz.
“Bir toplum sadece geçmişi ile yaşayabilir mi?” sorusuna cevap arar gibiyiz uzun yıllardır. Bu deney, insan pahasına coğrafya ve tarih ile girişilen amansız bir mücadeleye dönüşmeye başlıyor. Burada ayakta kalabilenler sadece “simgeler”. Bu simgeler, sadeleştirildikleri imgelerden ve indirgenecekleri sembollerden geriye bir insan bırakıyorlar mı? Yoksa sadece sabit mekanlar, durağan yapılar üzerine sinmiş birer doku olarak mı kalacaklar? Özetle bundan önce “Duvardaki Kan” olarak tecelli etmiş şeylerin rövanşını Ogün’lerle, Yasin’lerle almaktan öte bir “kıyıcı-makina” icat etmekten başka birşey değil midir tarih / politika?
İşte benim gördüğüm kabaca budur. Şiir, dil muhtevası açısından her daim kavram çiftlerine doğru itilmektedir; İyi/Kötü, Doğru/Yanlış, Yeni/eski vb. Bu kavram çiftleri modernizm tarafından ortaya çıkartılmış “değerlik”lerdir. Postmodernizm ise bize bir şekilde bunların pek de anlamlı olmadığını anlatmaya çalıştı, çalışıyor. Modernizm kurucu sancıları içinde kendisine aradığı özgürlüğü, bu kavram çiftlerinin engellediğini fark edip, onları deşifre ederek, sanatı “anlık ile sonsuz arasındaki bir denge durumu” olarak görerek çözmeye çalıştı esaretini (Baudelaire). Baya bir kavram heba etmişti bunlar. Geldiği yer, 19. yy’da tu-kaka edilen metafiziğin ve psişiğin alanıdır: Kavramsal sanat. Aşırılaştırımış form ve içindeki kişiye özel içerik. Niçeci ayrım; Apollon / Diyonisos.
Biz bu kavgaları vermedik. Verdiğimizde de kimin için verdiğimizi bilmiyorduk. Böyle katastrofik bir dilin kalıntıları arasından şiir adına elimizde kalanların, eleştiri adına elimizde kalanlarla birlikte ne kadar işimize yarayacağını merak da etmiyor değilim.
Çok uzadı farkındayım ama özetle söylemek gerekirse, Süreyya Evren, tüm bu süreçleri -görsel şiire gelene kadar- incelerken bana göre görsel şiire eskiler gibi bakıyor. Biraz fazla üstten, biraz fazla Behçet Bey tavrı ile yaklaşıyor. Örneğin görsel şiire gösterilen tepkileri (çoğu olumsuz, kaba ve saçma tepkiler, eleştiri demeye dilim varmıyor) bilgi eksikliğine, görmemişliğe, kısaca “batılı olamamaya” bağlıyor. Bizden öncekiler de aynı hatayı yaptılar bence. Bu konuda lütfen Türkiye’de Kübizm’in nasıl işlendiğine bakılsın. Ben görsel şiir konusunda yaptıklarımızı, dadayı yeniden yorumlamaya çalışmamızı, tipografik denemeleri düstursuz yapmamızı “bize özgü dandiklikler” olarak görmüyorum. Tam tersine, burada bir samimiyet görüyorum. Hiç bir markanın buradaki temsilcisi / mümessili olmadığımız anlamına geliyor bu. Örneğin teknolojiyi, kent kültürünü, yazıyı, reklamı, sinai tipografiyi “deneyimleyerek” “maruz kalarak” bir şeyler ortaya çıkarmak, deformasyonu örneğin “Atonal müziğe” dayandırmadan, gerçekçiliği Moskof dili ile adlandırmadan, düşe kalka, tam da çaresizlik ve dilsizlik içinde kavrayabilmek ve yapıta dökebilmek demek bu. Yani modernizmi, içeriden eleştirmeye, yıkmaya çalışmak. Ve bu modernizm sadece bize özgü modernizm değil, Modernizm’in ta kendisi, tüm modern kent deneyimi, kapitalizmi, interneti, yazı biçimi, yaşantısı..
İsmail Bektaşoğlu Aralık Edebiyat’ta Yasakmeyve’de yer alan dosya ile ilgili şunları söylemiş:
“dosya konusun görsel şiir olması gayet iyi oldu. bu alanda daha fazla yazıya ve çalışmaya ihtiyacı var türkiye’nin. tabiki yazma kadar okumaya da ihtiyacığımız var bu alanda. ihtiyacı poetikhars ve bununla ilintili siteler, bugüne kadar büyük bir performansla sağlamaya çalıştı, çalışıyor. ama oradaki yazıların istenen düzeyde okunup üzerine düşünüldüğü, kafa patlatıldığı söylenemez. bu işin de meşhur türk tembelliğine ve birikimsizliğine rastgeldiğini söyleyebiliriz.”
Süreyya Evren, işte bu birikimsizliği, hazırlıksızlığı örneğin Monokl’da yer alan görsel şiir dosyasında benim görsel şiir ile uğraşan şairlere sorduğum soru üzerinden anlamaya çalışıyor:
“Orada kimi genç görsel şiir figürlerine Serkan soruyor, bir soruşturma hazırlamış, ilk sorusu şu: “Görsel Şiire ne zamandan beri ilgi duyuyorsunuz?” Cevapların hemen hepsi görsel şiirle tanışma mekanını Zinhar olarak belirtiyor, dünya şiirinin şiire dair her yerde erişilebilir olması gereken birikiminde, dinamiğinde değil, Zinhar’da, bugünde, burada salt.” (yasakmeyve, sayı 28, sayfa 71)
Birincisi şunu sormak gerekiyor hemen. Türkiye’de şiir ortamı, hacım açısından Cumhuriyet’in başlangıcından beri, kaç adet sözlük, ansiklopedi vb. üretebilmiştir? Bunları bir kenara bırakalım, normal bir okur ortalama ne bilir? Kaldı ki “deneysel şiir” gibi çok özelleşmiş bir alandan bahsediyoruz burada. Elbette görsel şairlerin çoğu Zinhar’la tanışacaktır görsel şiirle, yaşlı şairlerin çoğunun yaptığı gibi. Çünkü, bugüne kadar somut şiirle, deneysel edebiyatla ilgili metinlerin hepsi “geçmiş, gitmiş bir tuhaf akımlar silsilesini” anlatmaya çalışan “seçkiler”den başka şeyler değillerdi. Geç kalmışlardı ve insan bunları okurken illa ki “bunlar zaten yapılmış” diyen birilerinin yazdığını biliyordu. Velhasıl, biz başka birşeyler yaptık. Örneğin Süreyya Evren’in zannetmek istediği gibi “hiç de hemen şimdi varolmuş” değiliz. Ben, kendi çabamla Dede Korkut’tan bugüne kadar görsel şiiri konumlandırmak için, elden geldiğince kaynak, okuma, fikir, teori vs. attım ortaya. Bunların çoğu Tüğün’de mevcuttur. Ama ne 80′ler, ne de onların abileri pek yanaşmadılar bunlara. Bu da benim suçum değildir diye umud ediyorum. Öyle olsa Ahmet Oktay, Bireylikler’e değil de bize kulak verirdi, değil mi?
Biraz daha uzatmak gerekirse, Görsel Şiir konusu oldukça riskli bir konuydu. Birincisi Türkiye’de deneysellik, 80 sonrasında şiir üzerinden değil, roman/öykü üzerinden uç vermiştir. Şiir, neredeyse daha da muhafazakarlaşmıştır (bkz. Adam dergisinin tüm sayıları ve Mehmet Fuat’ın yazdıkları, İsmet Özel’in durumu vs.). Şiirdeki bu muhafazakarlaşma arkadaki ideolojik zeminin, rengin, söylemin kalkması ile içinden çıkılmaz bir hale gelmiş, kuruluşundan tam 80 yıl sonra Cumhuriyet, Özdemir İnce’yi kendisini “laik şair” olarak adlandırmaya kadar gitmiştir. Örneğin bir cumhuriyet şairi/sanatçısı diğerlerinden ayırarak tek bir ilke üzerinden sanat üretebilir mi? Kaldı ki bunun yanında “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik”, “Devletçilik” ve “Devrimcilik”e ne oldu? Bunlar şair nezninde nası ve ne şekilde Laiklik karşısında değer kaybettiler de, laiklik bir erdem olarak şiire girebildi? İkinci risk de şu anda görsel şiir konusunda adı geçen kişilerin hiç birinin “meşru” sayılacak yollardan şiir kamusunun gündemine girmemiş oluşudur. Bakın, burada ilginç bir nokta var, şu anda birileri “yaptığımız şeylerin çoğundan” öte bir yerde, yani şimdi ve burada olanlardan çok “eskide kalmış bir akım olarak görsel şiir”den bahsediyor. Ortada dönen görsel şiir tartışmalarının hiç birinde bizim yaptığımız bir iş, bir eleştiri, bir pratik falan yok! Ki bu da işte tam da Süreyya’nın içine düştüğü açmaz. Evet, görsel şiir hareketi (Evren’e göre böyle) “işler yüzünden” değil, tuhaf bir şekilde herhalde “adı” yüzünden ilgi çekiyor, şiir kamusu nezninde! Oysa bilindik eleştiri kalıplarının dışına çıkılabilse, pekala düzgün bir okuma ile ürettiğimiz şunca işin, gerçekten de “şaşırtacak ve düşündürecek” bir halde olduğu görülebilirdi. Ama bu olmuyor, olamıyor. Neden?
İşlerden
www.poetikhars.com/camera
29 Eylül 2007, 5:52 pm tarihinde
birincisi bizde edebiyat hep “eşrafın” tahakkümünde olmuş, oluyor. saray edebiyatı sürmüş, sürer bizde; devletlûler. bu da her halükarda ideolojik bir muhafazaya sahiptir. ister dini, ister fikri arkaplanı olsun genel edebiyat algımız bunun dışına çıkamıyor. bir yerlere kadar insaniliğimizle [işte ne bileyim modernizmin, postmodernizmin itkisiyle] bazı şeylere kapımızı açsak da içimiz elvermiyor. hani “malum her şeyin başı olan” eğitim sistemimizde olduğu gibi. tatil veririz de sonra “tatili boş geçirmek yok haa..” uyarısını yapıştırmazsak yapamayız. e biz böle böle büyüdük.
ikincisi bi dert yok ortada. “bütün bunları niçin yapıyorsun?” sorusu çoğunda anlamsız bir soru kalacaktır, doldurulamayacaktır. en fazlasıyla yazıp çiziyoruz, azıcık zeki isek ve bellemişsek bişeyler de cahil densuzlere yol yordam öğretmeye soyunuyoruz. ha bi de hangi ideolojik arkaplandan besleniyorsan onun sığınılacak “devasa külliyatı, acayip egzantirik bi sürü keşfi ve çarpıcı söz yığını” var elinin altında.. ohh ne ala memleket. niçe yanılıyor Tanrılar ölmedi; semirdiler… tabii bunlar açılmayı gereksinen laflar…
bunların tam yanıbaşında dertlerinden tırnaklarını yiyip duran, bi türlü bi yere sığamayan, sığınamayanlar var. Bi nevi dinsizler bunlar, tanrısızlar, hadi pagan diyin siz ona. ama TANRI’ya belki de ötekilerden daha yakınlar. ben görsel [somut) şiir çabasını hep derdini sahiplenmesi şartıyla böyle görüyorum.
muhabbetle..