Haz 27

24. İmdi özne ile nesne, zahir ile batın, dış ile iç, kesin kanıt ile alegori arasındaki derin uçurumların kalktığı akışkan bir evrende fikir imal edebiliriz (*)

Mizan’ı çıkarmaya başladığımız zamandan beri (1999), belki de daha eski bazı kavramlar, kavram çiftleri ile kafamı eşeleyip duruyordum. Doğu-Batı arasında kalmışlığı Batı’nın bunca tahakkümü ve Doğu’nun da bunca acziyeti içinde yaşayınca insan, ilk gençliğinde, gayrı artık ondan düzgün bir adam olması beklenebilir mi bilemiyorum. Ama geçen zaman içinde tecrübe ederek fark ettiğim bütün bu kavram çiftleri arasında uzaklığın gittikçe arttığını, aslında her çatışmalı yakınlaşmada (11 Eylül ve sonrası örneğin) kendi içinde ikiye bölünmüş Dünya’nın nasıl tam olamadığını, öte yandan da tamlığını ancak bu tuhaf çatışmalar üzerinden sağladığını da görmek ve bu hatalı fonksiyon üzerinden fraktalımsı sanat eserleri üretmek gerekiyor. Bundan geri durmak ya da bu büyük iş’i (Büyük Cam) kompartımanlara ayırarak, sürekli süreksizlikler üzerinden (örneğin Irk, cinsiyet, milliyet, cemaat, zaman, malzeme vb.) bölerek icra etmek pek de mümkün değil. Bugün şairleri işte tam da buralarından ayırabiliriz. Bugün artık önümüzde Büyük Şair çıkmayacaktır, burası kesin. Ama Büyük Şiir, tıpkı Büyük Cam’a benzemelidir. Duchamp’ın bu hayranlık verici ve aynı zamanda da heder edici “eseri” gibi sonunda çatırdayacak, çatlayacak eserler yazabilecek şairler arıyoruz.
(*) http://www.ykykultur.com.tr/cogito/50/a_sait_aykut.html, tüm bu bahsettiğim şeylerle ilgili mükemmel bir özet için.

 

 

Haz 26

Aşağıdaki haberi Milliyet’te gördüm, genelde İzlenimler’den F.S.Tan’ın kalem oynattığı bir alan olduğu için haddimi biliyor ve yorum yapmıyorum:

Yaklaşık 2.5 saat süren konserde, Fatih Erkoç, Demet Tuncer’e seslenerek “Şimdi seslendireceğim ‘Sex Bomb’ adlı parçayı sadece erkekler seslendirebilir. Ben de bu parçayı Hakan Aysev ile okuyacağım” dedi. Erkoç’un bu isteğine Demet Tuncer, “Bu durum ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmadan önce olabilirdi” diyerek tepki gösterdi. Bunun üzerine parçayı üçlü birlikte seslendirdi. Parçanın bitiminden sonra konseri izleyen avukat Yılmaz Kuru, sanatçıları protesto edince polisler tarafından açık hava tiyatrosundan çıkartıldı. Bursa Barosu’nda 32 yıllık avukat olduğunu söyleyen Yılmaz Kuru, “Kendimi bildim bileli Atatürkçüyüm. Kimse ama hiç kimse Atatürk’ü bahane ederek böylesine bir parça okuyamaz” dedi.

Haz 26

Everyone steals in commerce and industry. I have stolen a lot myself. But at least I know how to steal. Thomas Edison

Türk Mucit yarışmasının finalinde duyduğum en ilginç tespitlerden biri, jüri üyelerinden “gerçekten mucit” olanından geldi. Kendisi özetle dedi ki, “yahu bizim mucitlerin hepsi sonsuz enerji fikrine” kafayı takmış, kimsenin %20 daha verimli bir makina icat etmek gibi bir derdi yok!”. Hem haklı idi hem de haksız. Bir kere hiç bir mucit -kendisi de dahil- böyle bir utku ile yola çıktığını söylemez. Kaldı ki karşısındaki amatör mucitlerin sessizliği ile kendisine üst perdeden bu lafları ettiren şey arasındaki fark, kendisinin endüstriyel bir çerçevede “icat” yapmaya devam etmesi, diğerlerinin ise tabir yerinde ise “Allah ne verdi ise” tüm hayalgüçlerini kullanarak iş görmeleri. Bu yüzden de neredeyse “irrasyonel” olan ile aralarındaki bağı daha sıkı tutup, “deli” damgasını seve seve bir palyaço nişanı gibi taşıyıp, hayatlarına pek de para kazanmadan ve ödüllendirilmeden devam ediyorlar.

Jüri’de Celal Şengör belki kendisinden pek beklenmeyecek bir şey de söyledi, dedi ki “bizim mucitler yaratıcılık tarafından engelleniyorlar”. Yaratıcılıktan ötesine geçmeyi başaramadıkları, belki de daha “geniş düşünemedikleri”, icat ettikleri şeyler ile fazla bütünleşip, olayı tamamına erdiremediklerini anlatmak istiyordu Şengör ama herkesin de Edison kadar pervasız ve kentli olmadığını görmek de gerekir. Zaten gerçek mucit, jüri müri tanımaz, orada hepsine ders verirdi. Yani “kahraman” her zaman mucittir, jüri ya da sahnedeki şaklaban değil.

Mucitlerimizin “yaratıcılıkla” yaralanmasını sağlayan işte o irrasyonel ile rasyonel arasındaki farkı görememelerinden ya da bir şekilde hiç bir zaman o yönde eğitilmemelerinden kaynaklanıyor. Mucitlerimiz kafayı sonsuz enerjiye takmış çünkü Batılı bilimsel düşüncenin örneğin “ilerlemesi” ve bu “ilerlemenin” nasıl sağlandığı konusunda hiç bir bilgileri yok. Örneğin bilimsel bilgi denen herzenin, mucize ile farkından hiç bir şekilde -belki de masumca- haberdar değiller. Çünkü onlar “mucize”vi bir şekilde ortaya çıkan Batı karşısında birşey icat etmek için, “sonsuz enerji” gibi akıl dışı ve yine masumca herkesin işine yarayacak, herkesin, tüm insanlığın hayatını kolaylaştıracak birşey gerektiğini sanıyorlar. Ne acı! Edison’a kulak vermek gerekir. “Herkes ticaret ve endüstride hırsızlık yapar. Şahsen ben de çok çalmışımdır. Ama en azından nasıl çalınacağını biliyorum.” Bizde, bu sistem hatası sadece bilim ya da teknoloji gibi alanlarda ya da Zaman’ın koordinatlarında kendisini göstermez. Hatalı sektörler, kendilerini kardeş alanlara da kopyalar.

Beşir Fuad ve Takiyüddin arasındaki zaman farkında peydahlanmış olan bu hatalı kopyalanma işlevi elbette Cumhuriyet’ten sonra daha da yeni çapaklar kazanmıştır, yeni arazlar. Beşir Fuad’ın trajik ve komik intiharı ile zamanında Avrupa’nın en gelişmiş Astronomi okulu olan (astroloji değil) TAKİYÜDDİN’in Tophane sırtlarındaki rasathanesi arasında, teknolojiden ve teknikten nefret etmek ile bilimsel aklın sınırlarını zorlayan hayranlıktan, kendinden geçişten öte ne yapabiliyoruz? Edison’da “insanların refahını düşünmek” gibi yüce yerine geçen şeylerin hiç biri bizim mucitlerde mevcut değildir. Edison’un, Tesla gibi bir dehayı bile ayakları altına alırken düşündüğü şey “tüm insanlık” değildir. Bilimsel düşüncenin artık teknolojikleşen uçlarından birinde, karmaşık bir fraktalın, düğümlenmiş hallerinden biridir bu: Kapitalizm. Edison’un icatlarına bakınız, o sonsuz enerji üretmek değil tam tersine sonsuz enerji varsa, bunu bile tüketmek fikri ile üretip durmuştur.

Haz 25

Tuna Kiremitçi’nin Vatan’daki yazılarını arada bir okuyorum. Bir yazar, bu kadar kötü, bu kadar çapsız şeyleri neden yazar diye merak ediyorum. Aslında etmiyorum, cevap ortada. Gazetecilerin kendilerini yazardan saydığı bu yer, aslında Edebiyat Tarihi’nin bir parodisi olan bir paralel evren. İclal Aydın’ın, Hıncal Uluç’un yazar olarak anıldığı bu paralel evren, biz fanilere buradaki hayatlarımızın ne kadar boş, sıradan, “out” olduğunu hatırlatmak için hazırlanmış.

Bakınız Tuna Kiremitçi ne demiş: “Uçuk seçim vaatleriyle, felaket senaryolarıyla ve medyadaki kayıkçı kavgalarıyla bunaldığımız şu sıcak yaz günlerinde belki en hayırlısı, yine sanata sığınmak…” Ve önerisi de var: ““Seninleyim”, “Yaz Yağmuru”, “Her Yaşın Ayrı Bir Güzelliği Var”, “Erkekler Ağlamaz” ya da “Sen Benim Şarkılarımsın” gibi eserleri onun sesinden dinlemek, küresel ısınma kurbanı ruhunuzu serinletecek.”

Küresel Isınma ile Ayten Alpman’ın şarkıları arasında en kestirme yolun bulunabildiği bu paralel evren içinde yaşıyor Tuna Kiremitçi. Her olaydan sonra “ne güzel günlermiş yahu” diyebilmenin yavşaklığı içinde hem de..

 

Haz 1

TüÄ�ün KapakTürk Şairi herhangi bir teknolojik aygıt ile yazı adına deneye girişmiş midir? Kendi başına yekpare bir teknolojik aygıt haline gelen modern şehirde şair figürü, dönüştürülebilir simgesel alanlar peşinde koşmaktan yorulmamış mıdır? Maruz kaldığı saldırının faili ve kurbanı olarak şair, en uç noktada ’’görsel şiir’e doğru koşmaktadır. Cevap verme isteği saldırının tüm katmanlarına karlı büyük bir zenginliğe dönüşebilir. Kime, neye saldırdığının farkında olmak için arada bir geriye bakmak hem teorik düzeyi, hem de muğlâk ve aynalı cepheleri ile şiir tarihi tarafından ‘’okunmamış hatalı sektörleri’’ de gözden geçirmek demek. Modern şehir hiç değişmeyenlerle, sürekli değişenler arasında şairi, edebiyatın malzemelerinin sorgulamaya itmektedir. Böylece şiir, dik olarak hem görsel, hem işitsel, hem de metinsel olarak gündelik hayat içinde şaire yepyeni cepheler açacaktır.

ISBN:9944446259, 219 sayfa, Ebabil Yayıncılık
Editör: Osman Özbahçe

Selamlar,

2002-2007 arasında yazdığım düzyazıları “tüğün”de topladım. Daha çok Varlık, Kitap-lık, Yasakmeyve, Kökler, Atlılar, Heves, Siyahî, zinhar.com adreslerinde yazdığım ve görsel şiire doğru giderken sorduğum sorulardan oluşan bu yazılar “karnavalesk” doğalarından dolayı “tüğün” başlığı altında toplandı..

(Hamiş:Osman Özbahçe’nin kitabın çıkması için gösterdiği çabalar gerçekten büyüktür, kendisine teşekkür ediyorum buradan.)

Satın almak ya da göz atmak için