2004 ŞİİRE NE GETİRSİN?

Başlık bile midemi bulandırdı aslında. Ama yine de yazmam gerekir diye düşünüyorum açıkcası. 2003 bitti ve 2004 bize muhtemelen bu kafayla devam edersek bir yirmi yıl sonra falan denk gelecek. Aslında galiba 1984′e yeni giriyoruz. Hadi canım?

Şiir kitaplarının baskıları giderek çirkinleşiyor ve diğer edebiyat türlerinin rafları daha kalabalık. Bu ne demek olabilir? Bilemiyorum ama şiirsel olanın şiirin yerine geçtiği tipik bir simülasyon örneği yaşadığımız açık. Ülkemizin latinlerine de buradan selam ediyorum.

Küçük latinolarımız literatürümüzü büyülenme olayına doğru birkaç yıldır çekip, sürüklüyorlardı. Bu da oldu, kurmaca, üst kurmaca, anlatmaca, anlatamamaca, anlatamadığı yerde parodi, gülemediği yerde Tarih ve Tarih bulamadığında bolca kurmaca. Böylece çember tamamlandı ve zamanının hiç bir gelişmesine denk getirilemeyen edebiyat eseri, raflardaki o renkli yerini aldı. Kitapçılar mide bulandırıcı bir şekilde küçük avangardlarla, basit yeteneklerle ve işini gücünü almış fakat ‘ulan ben bir yerde hata yaptım, dur bir de yazmayı deniyim’ diyerek ona da bulaşanların kötü kitapları ile dolu. İnsan bazen sahaflarda gördüğü kitapların genç halleri ile karşılaştığı için hüzün duyuyor..

Olsun her karşılaşma ötekimizi tanıtır bize. Gerçi o bizimle tanıştığı zaman ötekine bakıyor ya neyse! Efendim mecazlardan mecaz, sonarlardan bipleme, alımlama tekniği ve parçalanmışlıktan zerre nasibini almamış bütünleşik ve tümleşik beyinlerin kitapları heryerde dolanıyor. Tuhaftır kitaplar dolanıyor ama yaşamın değiştiği falan yok. Hiç bir düstür yok ve hiç bir müfredat olmadığı zaman sanatın olmadığını bize gösteren 90′lar gençliğine ve onların içi geçmiş ağa babalarına çok teşekkür ediyoruz: evet, şiir öldü!

Şimdi yeni şeyler moda, küçük saplantılar, basit bulantılar, dünyanın gidişatı ile uzaktan yakından en ufak bir bağı olmayan göndermeler ve sıradan hüzünler kaldı. Arena bir agora, agora ise boktan bir orta yere döndü, merkez falan hikaye, sadece raflar ve kategoriler var, kategorilerin olmadığı yerde yalancıktan bir heterojenlik ve heterojenliği üreten homojen bordrolar var. Hala Paris’i dünyanın başkenti zannedenler ve NevYork civarında var olmaya çalışanlar bile var. Hiç bir bilim, hiç bir teknik ilerleme ya da hiç bir kıpırdamanın eylemsizliklerin önüne geçmediği harika bir yıl oldu bu. Simgelerin değiş-tokuş manifestosu uyarınca birileri ak dediklerini kara ile değiştirdiler, kara diyenler ise grileri, gri diyenler ise yaldızlı gümüş demeyi seçtiler. Aslında işin siyasi ya da başka türlü yanları bir kenara, yetenek denen şeyin öldüğünü gördük, orta yerinde kentin. Evet ustalar, gençler, yeteneksiz-siniz!

Bunu açık açık ifade edelim. Kent bize yaramadı. Hala kentten bir yetenek çıkıp da Hasan Ali Toptaş’ın önüne geçmiş değil. (Gerçi hani soruyor insan, madem çevreden geliyor nasıl oluyor da merkeze yerleşebiliyor bu adam? yetenek mi? Hiç sanmam, başka türlü bir bağlanma, daha kinik, daha mide bulandırıcı bir kuvvet, ama olsun yetenek hala biraz doğumuzda!)

O orada dursun. Müfredat olmadan sanat olmaz! Bu kadar açık, Üçüncü Dünya mitleri, kentleşmenin ortaya fırlattığı kimlikler, üretemeyen ama iş uydurmaya gelince mangalda kül bırakmayan, acılı, delirmiş gibi yapabilen tehlikeli bir kişi oldu sanatçı denen şey. Yozlaşmanın (corruption) burjuvalarımız tarafından bu kadar esaslı bir temsili karşısında insan dehşete düşüyor ve televizyon bizim için yani edebiyatçılar için dünyanın sonu oldu. On beş saniye bile yetiyor, o muhteşem yazı ehlinin yerlere serilip ‘nooolur beni okuyunnnn!’ diyen gözlerle inleyerek ekrana bakması için. Orhan Pamuk, ah tam Kuzey Güney savaşında ya da Devrim sonrası Rusya civarında ortaya çıkaydın keşke..o zaman görürdük, “yazar olacam ben” diyebilecek miydin acaba? Sözlü kültür beyler, biz hala bunun içinde yüzüyoruz, bu insanların hiç biri müfredatlarını açıklayacak durumda değiller, sadece ve sadece bir görüntüyü, oluşturulan bir görüntüyü beslemek zorundalar belki de!

Şairlere gelince, onlara tabi ki çuvaldız batırmak gerek, olmadı keman yayı falan. Önce kendimden başlayayım da iltimas geçilmiş falan sanılmasın: Bu işleri bırakmam gerekirdi, o ‘alan teorisini’ görünce bu işten soğumuştum aslında. Ya da işini gücünü yapmaya gelince herkese aslanlar gibi kul köle olmayı pek seven şair ehlinin, vatandaş olarak eski şairleri andırmadığını anladığımda da bu işi bırakabilirdim. Vatandaş şair lafı dünyanın, dünya tarihinin, dünya edebiyat tarihinin ve Tarihin en aşağılık lafıdır. Bir insan vatandaş olmayı kabul edecekse, bu işleri bırakıp gidecek. Bir kere vatandaş ne demek? Yer, mekan kurgusuna hapsedilmiş, ‘milli’ bir figür olarak şairimizin halleri bu yüzden içler acısıdır. Yeteneksizdir bir kere, dünyada kendisine hiç bir kez felsefi anlamda değil, gerçekten gövde olarak ‘ben var mıyım, ben neyim’ sorusunu sormamıştır. Sormadığı için de kendi çocukluğunu yazar durur karşımızda. Arıyordur aramasına ama neyi arıyordur, kente gelmiştir çoğu, ama kentte kendi çocukluklarını icat etmeyi öğreniler hemen. Hiç bir ayrıksı örnek yoktur ki ‘şiir tarihimizin’ güncellerini, eskimiş siyatiklerini çatır çatır parlatmasın, oradan bir ‘yazlık görüntü’ fırlar, hemen gökdelenlerin yerini alır, oradan bir ‘figür, bir dil’ fırlar, hemen kanlı cinayetlerin, adaletsizliğin, toptan yanlış kurulmuş bir ‘devrim saatının’ yerini alır. Orta sınıftan gelen şairlerin hepsi, eksiksiz birer beceriksizdir sonuçta, hiç biri ne şiire inanır, ne de şiirin diğer şeylerle olan bağlantısına. İşte bu bağlantısızlar ekseni, kendine ilk kez bir iktidar alanı buldu son yıllarda, Özgür ve hür olmaları gerekirken, gide gide kurumsallaştılar, avangardlıkları ise kıçlarına kaçtı..

Anlatı işine bulaştığım için kendimi de suçluyorum. Anlatı, novella, günlük siktiriboktan edebiyat kımıllarıdır. Bunları üreten insanların hiç biri edebiyat yüzündeen bir şeyleri yüzüstü bırakmamışlardır, yazmak onların kanlarında yoktur çoğunlukla. Bunlar sosyal olana inanırlar, arkadaşlığa, çokluğa, çoğulculuğa falan. Bunların, imge eksenleri işedikleri alan kadardır sonuçta, ya ayaklarının dibi, ya da bir çeşit duvar. Müfredat olmadan sanat olmaz (müfredart!)! Bu kadar, gerisi saçmalıktır, gönül eğlencesidir falan. Bir sinemacı gelecek de, görüntülerle herkesi fethedip bize bu eksensiz ve tekinsiz coğrafyayı gösterecek de, sonra da bunlar kulelerinden inip edebiyat falan yapacaklar! Hey hat!

Coğrafay: tam anlamı ile bir kırılma ekseninden çıkacak edebiyatın imkanları tam 50 yıldır es geçilmektedir. Yaşar Kemal’i bir kenara bırakalım, gerisi buraların insanı olmayı bile anlamış değillerdir. Bunlar bir üst sınıf hayal ederler, bir üst mekan, bir üst demokrasi, bir üst-sivil itaazsizlik. Ütopya fakiri bir edebiyat, insanların hiç yalnız kalamadığı bir edebiyat, sosyal ilişkilerin hastalıklarına bulanmış, diğerini bir figür, aldatılması gereken bir kahraman ya da okur zanneden, sonra da işine giden saralı bir zeka. Dünyayı değiştirememenin acısı ile yüzüne kan oturmuş, eline gelen her fırsatta olumlamayı, angaje olmayı seçmiş sıradan bir yazarlar sınıfı işte!

Yoksulu tam 20 yıldır es geçen, onu halelerinden ve yoksunluklarından arındırıp, global pornografinin esiri yapmaya muktedir olan bir sanatçı topluluğu. Galeriler yağmalansın! Ama ne acı ki, hiç biri işe yaramaz, yenilerini üretirler, çünkü satış değerleri vardır bunların, hiç biri hür bir kafa, hür bir sanat ya da yıkılması gereken bir dünyayı temsile yanaşmazlar. Teknolojinin bir anda nufuz edip, herkesi kendine esir ettiği bir kültür alanında, sanattan kimse bahsedemez! Suya yazı yazabilirsin, ama üretmediğin bir çipin üzerine asla!

İşlerden

Scanemic Reading: Tarayıcının üzerinde durmayı tarama sürecince başarabilen herşey..
Scanemic Readings: Tarayıcının üzerine herşeyi koyun ve tarayın!
Scanemic Reading: Tarayıcının üzerinde durmayı tarama sürecince başarabilen herşey..
Scanemic Readings: Tarayıcının üzerinde durmayı tarama sürecince başarabilen herşey..
Motör Tepkileyici Yazıt: Serkan Işın, 2007

www.poetikhars.com/camera

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.