2004 arşivlerinden
YENİ BİR ROMANTİK HAREKET Mİ?
Ahmet Oktay’ın daha önce “Toplumsal Gerçekçiliğin Kaynakları” isimli hacimli kitabında belirttiği üzere -ki biz de bu kısa paragrafı ilk sayımızın başına almıştık(1)- “çileci” bir tutum, kuşakların kendilerine yeni bir dil bulamamaklığının bir sonucu. Gerçi Ahmet Oktay bu genç ve çileci şairler hakkında bugünlerde pek olumsuz konuşmasa da, durumun ben bu “çileci simülasyonun” lehine geliştiğini düşünmeye başladım.
1995 yılından beri yayınlanmakta olan (önceleri Adam Sanat bünyesinde, şimdilerde Kitap-lık’la ek olarak) Mehmet H. Doğan’ın Şiir Yıllıkları’nda benim dikkatimi çeken hep bu Devrimci Çilecilik diyebileceğimiz tuhaf durum oldu. Geçen yıl ki kitapta yer alan şiirlerin içinde sadece bir tane “gökdelen” kelimesinin olması -bu da Ahmet Oktay’ın dizesiydi sanıyorum- çok garip geliyor bana. Ham bilgelik retoriği ve lirizmin birbirine karıştığı, önceleri Hilmi Yavuz’un Can Yayınları’daki editörlüğünün bir ürünü gibi gelmişti bana. Ama görülüyor ki işin o tarafı bu tarafı pek yok. Sahiden de bayağı ve iyi örnekleri ile bir Romantik Hareket(i) gündemimize sokmaya çalışıyorlar.
Bu simülasyon dolu etkinlik Veblen’in “Aylak Sınıf” isimli kitabında belirttiği* “Vekaleten Yaşamak” denen durumun açık bir yayılmasını gözler önüne seriyor. Virgül’de yer alan “polemik” köşesindeki 90′ların şiiri üzerine yoğunlaşan yazılar ise bu keskin bakış açısının içinden daha açık ve net görünüyorlar: Vekaleten devrimci, vekaleten aydın, vekaleten ilerici, vekaleten vatandaş ve aslında vekaleten şair olmak gibi düşünebiliriz, sorunların kaynağını. Vekaleten yaşamak ve aşikar olarak yaşamak kavramlarının altını şimdilik boş bırakalım ve onları düşüncemizin berrak temsilleri olarak kullanalım.**
Romantik Hareket dediğim şeyin tam olarak ne olduğunu ben de bilmiyorum açıkcası. Kaldı ki Yüzey Şiir içinde ele almaya çalıştığım durum da bu merkezdeydi. Yazar ya da şair olarak hem yaşayan hem de yazan (hem de yazar olmanın o muhalif gücünü ve sorumluluğunu da üzerine alarak) bireyin günümüzdeki olası çıkmazlarını ele almaya çalışıyordum. Fakat sorun hiç bir zaman diğer dokulardan ayrılıp ayrı bir kenarda incelenemiyor. Herşeyin birbirine bağlı olduğu bu organik yapıya neredesinden yaklaşılırsa yaklaşılsın “yaşam” ortadan kalkmıyor.
Yine birkaç zaman önce “türk şiir tarihi” diyebileceğimiz muğlak sürecin artık sona erdiğini (tıpkı Mehmet Yaşın’ın daha önce belirttiği gibi)*** yazarken söylemek istediğim şey buydu: Üzerimizden geçirilen modernizm (modern edebiyat, modern alfabe ve modern dille birlikte) zihniyetlerimizi açık bir şekilde yaralıyor. Dildeki değişimin, “şeylerle” “kelimeler” arasındaki zihinsel kümeleri altüst ettiğini görüyoruz. Deneyimin yani modernizm deneyiminin altında yatan bu “ikili” diyalektik yapı Batı’da da homojen bir şekilde gelişmemişken, bizde de o kadar homojen gelişmesi beklenemezdi elbette. Fakat ikilikler içinde ikilikler (doğu-batı: biraz daha doğu-biraz daha batı, iyi-kötü: demonik-candide,
iyi-kötü: ahlakçı-maneviyatçı) yaratmak yaranın daha da dallanıp budaklanmasına sebep olmakta, oluyor. Bir yanda İstanbul ve diğer büyük şehirlerde yaşanan tüketim çılgınlığına bağlı yaşam ve diğer alanda çevrede tamamen bu merkezle imge ticaretine girmiş olan diğerleri. Çoğunluğu tarımla uğraşan ve nufüsünün büyük bir kısmının yirmi yaşın altında olduğu bu devasa ülkenin gelir dağılımından tutun da kültürel faaliyetlerine kadar “denetim” altında tutuması ile “deneyim” altında tutulması arasında birileri bir seçim yapmakta. Bu seçim var olan çelişkileri de daha da artırmakta. Yazarın ve/ya şairin gözden düşmesi ya da tam tersine başka türlü bir yazarlık kurumunun işin içine karışması gündeme gelmekte, getirilmekte.
Çevrenin mal karşılığı imge satın aldığını söylemiştim. Buna en açık örnek Kars üzerine bir roman yazmış olan Orhan Pamuk’tur. Kars’a biz merkezdekileri için görünürlük vermiştir Orhan Pamuk, ama bu görünürlük Orhan Pamuk’un Kars’ta görünmesi ile olabilmiştir ancak. Kars’ın uzaklığı değişmemiş ama imgesel düzeyde belki de “endüstrileştirilmiştir”. Çok ünlü bir yazarın, ta oralara gidip, küçük bir otelde (ki başka türlüsü olabilir miydi?) ikamet ederek günlerini orada kitap yazmak için geçirmesi elbette sevimli bir olaydır. Ama işte tam da “vekaleten” yazmak dediğim de budur. Gerçi daha mikro bir ölçekte düşünmek gerekir fakat Orhan Pamuk’un Kars’ta çekilen yalnız adam fotoğrafları, kahvedeki Karslılarla olan görüşmesinin görüntülenmesi, orayı ancak Orhan Pamuk yolu ile görünür kılmıştır, belki de. Elbette Orhan Pamuk’un gidip Kars’ta bir iş tutarak orada hayatının uzun yıllarını geçirmesini düşünemeyiz. Sonuçta roman yazmak için sadece “bir oda, kağıtlar, kalem ve kahveye” ihtiyaç duyan yazarlarımız için durum fark etmeyeceektir. Duygular vekaleten de yaşanabilir.
Şairler için durum biraz daha karmaşık****. Çünkü araç olarak kullandığı dil ile kurduğu ilişki, en az yaşamının diğer alanı kadar önemli, hatta daha da önemli çünkü dil olmadan şiirin bir hiç olması olasılığı var. Gerçi burada sözlü kültür ve yazılı kültür arasında bir ayrım yapmamız gerekebilir, fakat yine de özünde ‘şiir’ olayların arasına dalmak için hala acele etmek zorunda. Sözlü kültür’ün yarattığı büyük destanlar ya da halk şiirlerinin o cevvalliği ya da yeteneği hem hatırlamalarından hem de tekniği (ölçü, kafiye, durak vs) her defasında deneyerek sınamalarından kaynaklanmakta. Eğer deneyimleri kaydedecek bir yer yoksa herşeyin silinmemesi, kaybolmaması için bellekten başka, onları (deneyimleri) koyacak yerimiz yok. Fakat yazı böyle değil. Yazı bambaşka bir teknoloji. Bugünlerde Ong’a göre ikinci bir sözlü kültüre girmekteyiz(5) internet ve diğer iletişim araçları ile birlikte. Yani akıp gitmekte olan bu kadar “görüntü” arasından gerçekten işimize yarayanları, önemli olanları “seçiyor” ve belleğimize alıyoruz. Tıpkı Halk Şairleri ya da Aşıklar gibi..
Yeni Romantik Hareket olarak tanımlayabileceğimiz şairler grubu -ki yaşları 50 ile 17 arasında değişiyor- aslında söylenebilecek bir şiir için geliştirilmiş imge düzenlerini ve yöntemleri “metin” içinde kullanmaya çalışıyorlar. Arkalarında duran ‘abileri’ ise zaten bu şiirlerin ‘okunmak’ için mi yoksa ‘dinlenmek’ için mi yazıldıklarını bilemediklerinden ve eski zihniyetlere göre düşündüklerinden bu ikincil şairler kuşağını onlara zarar verecek şekilde destekliyorlar. Sonuçta kitap olmak için, dergilerde yayınlanmak için yazılan şiirler ya da insanlara ayakta durarak, yüksek sesle okunacak şiirler arasında bir ayrım yapılsa bile, bunların hepsinin ‘metne’ bağlı olması ve bir “ön metin” gerektirmeleri, aslında şairin “sürekli yazdığını” düşündürmekte. Dinleyicilerinin karşısına çıkıp da, onların algılarını hep kendisinde toplamak isteyen “hesaplanmış” ama “yazılı” bir şiir, ancak “sözlü yazılı şiir” -ki bu da yüzey şiir- gibi birşey olmakta. Bu da tamamen ters işleyen iki dişlinin birbirini yok etmesi anlamına geliyor. Öyle ya bir yanda tüm araç gereçleri ile belleğini besleyebilen teknik sahibi şairler ve diğer yanda elinde hafızasından ve uçucu tekniğinden başka birşey olmayan yazarlar. Belagat burada devreye giriyor, fakat yazıya aktarılması mümkün olmayan bir etkinlik bu. Çünkü o andalık oluşuyor ve tekrarı da pek mümkün değil. Doğaçlama şiir okuma yarışması yapılsa (tuhaftır bizde bayramlarda şiir okuma etkinliği tamamen metne bağlıdır ve belki de bu yüzden etkisizdir) pek katılan olur mu bilmiyorum.
Yeni romantik hareket olarak görebileceğimiz bu şairler, romantik hareketi değil “şiiri” simüle ederek şiir yazıyorlar. Yani aslında bu şairlerinin hepsinin şu ikileme düşeceği gün pek yakındır bana göre:
”Nasıl açıksa şu mart göğü-
şiir de öyle okunaklı şimdi-
mekik vuruyor cesaret kumaşına
yarını kuracak aydınlık için
yalandan ayırmak için gerçeği
sürüyor kavga terimlerini namluya” (Kemal Özer, Yaşadığımız Günlerin Şiirleri)
Ne yazık ki “kavga terimleri” tamamen yazılı kültürün eseridir: terim, kavram, liste, kuram, teori..Bunların hiç biri sözlü kültürün (yalandan ayırmak için gerçeği) koyduğu zihinsel yapılar değillerdir. ‘şiir de öyle okunaklı şimdi-” ama sorun şiir kimin için okunaklı? Devam edelim:
”yüksek sesle okunurken bir alanda
halk adına yazılmış şiirler”
Vekaleten yaşamak, vekaleten yazmak bizde devrimci, ilerici pratiğin en büyük sorun olagelmiştir. Şiir yüksek sesle okunduğu andan itibaren “yazılı bir metin” olmaktan çıkar. Üst dizelerde yer alan “şiir öyle okunaklı olmalı şimdi-” satırının okuma ile ilgisi sadece şairin kurabileceği ve kurması gereken bir ilişki çünkü o hem okuyanı hem de yüksek sesle söyleyeni hem de dinleyeni düşünmek zorunda. Fakat “kavga terimleri” ne yazık ki karanlıkta kalıyor. Çünkü belirttiğimiz gibi terimler yazılı kültürün ürünü yani daha fazla kültür, daha fazla bilinç ya da daha fazla algı gerektiriyor. Sonuçta bu algıya sahip şairimiz, işçilerin, emekçilerin de bu bilince erişmesi gerektiğini yazıyor. Ama işçi olarak konuştuğunda ya da vekaleten işçi gibi düşündüğünde şunları yazıyor:
”bir türkü gelir dilime söyleyemem
bomboş bir sokakta bir başıma;
bir türkü, gür çeşmelerden söz açar.
ama, derim ki söylesem kim duyacak
bomboş bir sokakta bir başıma?
bir türkü gelir dilime söyleyemem.”
Bu zihinsel parçalanma ya da aşikar olan deneyimin, vekaleten uydurulandan çok daha başka cerayan etmesi durumu, bugünkü romantik hareketin en açık yaralarından bir tanesi. Sonuçta “türkü” gibi yazılı bir metne bağlı olmayan dilden dile aktarılan geleneksel bir yapı ile “daha okunaklı” olması gereken “şiir” metni arasındaki uzaklık bir türlü kapanmıyor. Başka türlü bir bilinç gerektiren ‘şiir metni’ daha bildiği türküyü, bildiği gibi söyleyemeyen -ve açıkca ifade edilen- birinin tüm ’söz söyleme’ hakkını elinden birinci elden almakta ve bence onu daha da madûnlaştırmaktadır. Örneğin “tire” gibi bir işaretin ne işe yaradığını merak ediyor insan ya da nokta ya da virgül gibi yazınsal öğelerin. Eğer madem bu şiir “okumak” yüksek sesle haykırılmak içinse, neden noktalama işaretleri var bu şiirin metninde? İşte tam da kavga terimleri gibi ve tıpkı Orhan Pamuk’un Kars ziyareti gibi, şair/yazar aslında bize başka bir bilinç, başka türlü bir huy içinden sesleniyor. O, o bilince erişmiş biri olarak konuşuyor, ulaşmamış ya da ulaşması gerekenleri ’simüle’ ederek yani vekaleten yaşayarak. Tıpkı gözümüze sokulmak istenen bu “martı”lı şairler gibi…
Bunlar ustalarının “kültürel sermaye” olarak kullandıkları ‘bilinç’ kategorilerini taklid etmektedirler, hayatın kendisini değil. Ustalarının ya da büyüklerinin etrafa saçıp, kullanım değeri haline getirdikleri ‘imge’sel ürünleri ucuza alıp, daha da ucuza sattıkları için (çünkü toptan alıyorlar) ‘başarılı’ görünüyorlar bana göre. Çünkü serbest piyasanın o gizli, yaşlıların kontrolünde. “Geçmişi kontrol eden…” mi demişti biri?
(1) Zinhar Sayı 1, giriş yazısı
* “The Theory of the Leisure Class”, http://xroads.virginia.edu/~HYPER/VEBLEN/veblenhp.html
** Daha detaylı bilgi için Stjepan Mestrovic “Duyguötesi Toplum” Ayrıntı Yayınları
*** Mehmet Yaşın, Adam Sanat Mayıs 1996
**** Öncelikle şairin artık “devlet” tabanlı olmadığını hayal edenlere Virgül dergisinin bu sayısında yer alan Orhan Koçak’ın yazısını okumalarını rica edeceğim (Virgül Ocak 2004). Orhan Koçak’a göre “2003 En Önemli Edebiyat Olayları” ile gündemimizde görünenler arasındaki uzaklık herhalde şaşırtıcı olacaktır. Yazarlığı “divan”, “yazı masası” “kalem” “oda” civarında düşünmeye alışanlarımız için sarsıcı birkaç haber yer alıyor o yazıda.
(5) Ong, Sözün Teknolojikleşmesi, Metis
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.