NE KADAR ŞİİR, NE KADAR ÖYKÜ?
Eylül Öykü’de yayınladıydım, 2003 olsa gerek.
“Yaşam, yaşamıyor”la başlar Adorno’nun Minima Moralia’sı. Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı”ndaki düzyazı şiirlerini kuşatan şey yaşamdır.
“İnanın, saniyeleri şimdi daha güçlü, daha sesli duyuyorum içimde ve her geçen saniye, fışkırıp saatin sarkacından: ‘Ben Yaşamım, doyurulmaz, katlanılmaz Yaşamım!’ diyor”
Ve İki Oda şiir şöyle biter:”Deh, deh hayvan! Ter dök, köle! Yaşa, nalet!”
Baudelaire, modern yaşamı iki yönüyle ele alır sanatçı için. Bunlardan biri “anlık olan, geçici olan, olumsal olandır” diğer yarım ise “sonsuz olandır, değişmeyendir”. Ve sanatçıyı, bu gelip geçiciliğin içinden kalıcı olanları temsil edebilen, kavrayabilen olarak göstermiştir. Fakat bu temsil sorunu modernizmin ve onun nesnesi kentin biricik sorunu olmuştur, olacaktır da.
Özünde bu temsil sorunu bir ifade sorununa, ifade sorunu da bir dil sorununa dönüştü ve sonuçta bu biçim/içerik sarmalı sanatın kutuplarını bile belirledi yüzyıl başında “toplum için sanat, sanat için sanat” olarak. Çünkü bu kargaşanın içindeki yaşam, yaşamın içindeki karmaşaya kapılmadan önce sonsuz gerçeklikle ilgili bazı ipuçları barındırabiliyordu modern sanatçı için, en azından yirminci yüzyıl ortalarına kadar. Fakat gerçekçiliğin ve doğalcılığın iflası ile bütünü değil, bireyin kendisini kapsayan, bir ürün olarak modernist sanat, kend/tini “şok taktiğine ve süreklilik beklentilerinin ihlaline” bıraktı.
Modernizm eğer Harvey’e bakarsak “kentlerin sanatı”ydı, hem de 1848′den beri.
80 sonrası hamle içinde değil, aslında 60′larda kök salan bir alan olarak 90 sonrası öykü patlaması, işte tam da bu metaların ve kodların sürekliliğinden beslenen gelip geçici yaşamın ifadesine, anlamlarına, anlamlandırılmasına olan açlığı doyurmaya başlamıştır. Hem de Baudelaire’in işaret ettiği kalıcılığı, modern yaşamın bir değeri ve bir gerçeklik motoruymuş gibi göstermek pahasına.
Dilin bile bir ürün olduğu, yığınların yığınlarla aynı sokakları hızla ve anılarla katettiği bir yaşam alanı olarak kent ile bireyin (yazarın) parçalanmışlığının ifadesi olarak daha da metin için göndermelerle dolan öykü, hikaye, anlatı, metin (kimileri için text, sub-text, context vs) Baudelaire’in kalıcı olanı aramakla Zaman’dan ve mekandan bağımsız bırakıp, gelip geçiciliğin içine attığı (bulutları ister, herşeye karşın) sanatçı, kenti, o muğlak kenti ve onun yaşama fraktallarını kendine mesken edinmiştir, yani özünde, onun gelip geçicisi ile onun yaşamasına devam etmesini sağlayan, kurgulanmış kalıcılık aygıtlarını.
Hammadesi kurgu, bir gerçeklik kurgusu olan öykülemenin kendi varlığını kent yaşamını, o her saniye yeniden üretilen ve yerinden edilen, bütünüyle kollektif unutma anlarına sürüklenen, yaşamın o acı gerçekliğini şiirsellikle sıvamak isteyen makine mitini üreten, kod, imge, simge, görüntü balyalarının arasında kaybolmuş iğnesini arayan öykücü ya da anlatıcı, modern kentin başından ve sonundan bağımsız Zaman skalası içinde, anları zayıf bağlarla muğlak başka anlara bağlarken, yazı için dili daha da sivriltmedikçe modern kentin hareketini sağlayan “şok edici” ifadelerin bombardıramına alet olmaktadır. O da bir meta olmaktadır özünde, eğer “temsil sorununu” gerçekten sorun edinmiyorsa.
Bu bağlamda yazınsal bir tür olması dışında, ben öykülemenin, modern bireyin modern kent yaşamı içindeki durumlarına ışık tutması açısından önemli bir belge olduğunu, ama bu modern yaşamı sanki gerçekmiş gibi algıladığı sürece, “tüm yaşamı ve ailesini ve diğer insanları bulutlara feda edebilecek” Baudelaire karşısında, gelip geçicinin o “flauner”i olmaktan öteye gidemeyeceğini düşünüyorum az çok, bir şair olarak. Burada sorun “yaşamın” nerede yaşamadığını gösterebilmektir şairin görebildiği kadar. Ama insanların tüm bu yaşam pratiklerini olumlayan ve onlara “sakinleş, bak herkes böyle az çok” dedirtecek belgelere ihtiyacı varsa, evet doğrudur şiir bunun için pek iyi bir yöntem olmayacaktır. Okura Gökyüzüne bakmasını söylemek için metin içi göndermeye neden ihtiyacımız olsun ki?
İşlerden
www.poetikhars.com/camera