Türk şiir kamusu genelde sopa gösterip, size ne yapmamanız gerektiğini söyler. Kitaplarım hakkında yazılmış ender yazıları bu sitede yayınlamayacağım da nerede yayınlayacağım? Ali Ömer Akbulut’un kitap çıktığında yazdığı değerlendirme metni aşağıda..
Eylül Öykü’de yayınladıydım, 2003 olsa gerek.
“Yaşam, yaşamıyor”la başlar Adorno’nun Minima Moralia’sı. Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı”ndaki düzyazı şiirlerini kuşatan şey yaşamdır.
“İnanın, saniyeleri şimdi daha güçlü, daha sesli duyuyorum içimde ve her geçen saniye, fışkırıp saatin sarkacından: ‘Ben Yaşamım, doyurulmaz, katlanılmaz Yaşamım!’ diyor”
Ve İki Oda şiir şöyle biter:”Deh, deh hayvan! Ter dök, köle! Yaşa, nalet!” Metnin devami burada »
2003′ten.
“But, it is written, if the evil spirit arms the tiger with claws, Brahman provideth wings for the dove. Thus spake, the super guru.” (Vanishing Point)
NESNELERİN BİÇİMSİZLEŞTİRİCİ MEKÂNI
“Bu mekan-dışı, soluk yansımalarını muhafaza ettiği, çehre değiştirmiş görüntüler dünyasının tarihsel olarak “ilersinde”dir; kendisini bastıran sanayi dünyasının da “gerisinde”dir; bunun sonucunda içinde her nesnenin daha baştan biçimsizleştiği muazzam bir çarpıklık alanı yaratır: hem el ürünü nesne hem de sanayi ürünü nesne. El ürünü nesne, kendini karikatürleştiren bir modernlikle garip bir şekilde bütünleşirken, kendini yaratan dünyaya ters düşmeye başlar; sanayi ürünü nesne ise, kenti alt-gerçekliğine indirgenmiş bir Gelenek’in yaygın çerçevesinden gelen kalın bir hayat tabakası sayesinde biçim değiştirmektedir. Metnin devami burada »
“Serkan Işın deneyselliğe ve şiirin görsel imkânlarına bulaşmadığı sürece kendini ilgiyle okuyanlara muhatap olacak yetenekli bir şair; “Nesnevi” adlı kitabı da şiir okurlarınca kayıt altına alınması gereken özellikler taşıyor.” (Şeref Bilsel, Patika 53)
“Şair Deyince”
“Toplumun şaire kabul ettirmek için zorladığı bir gerçek yoktur. “Estetik gerçek” denilen şey evrensel bir gerçek değildir. Şair için olsa olsa kendi kişisel gerçeği vardır. Gerçekler vardır. Bunlar ise, “özel”dirler. Metnin devami burada »
Mestrovic, defalarca alıntıladığım çalışması DuyguÖtesi Toplum kitabında yeniden çevrime sokma (postmodern bir işlem olarak görmektedir bunu) konusunda şunları alıntılar:”Yeniden çevrime sokma artık diyet kola kutuları ve su şişeleriyle sınırlı değil. O günümüz Amerikan kültürünün başat ürünlerinden biri haline geldi…Adına ister nostalji, ister postmodernizm isterse sadece geçmişin yağması deyin, bütün bu yeniden çevrime sokmalar öz olarak aynı kapıya çıkıyor: orjinalliğin öz bilinçli bir inkârı.”
Yeniden çevrime sokma, modern bir huy olarak geçmişin, geçmiş olanın, belleğin yarıkları arasında sıkışıp kalmış ama bir türlü herhangi bir nesneye atfedilememiş olan “duyguları” ifade eder Mestrovic’e göre. POstmodern edebiyatın, sinemanın tüketime yönelik bir “truva atı” olma durumu, Mestrovic’te şu soruyu doğuruyor: “Çevrimden kim sorumludur? Başka bir ifadeyle, çevrim keyfi midir yoksa, Adorno’nun savunduğu gibi, “kültür endüstrisi” tarafından mı kotarılmaktadır? Eğer işin içinde kültür endüstrisi varsa, aynı soru şöyle tekrar sorulmalıdır: “Devasa kültür endüstrisi içinde bu süreç, Baudrillard’ın iddia ettiği gibi, keyfi ve kendliğinden midir, yoksa bu sürecin kendine has bir mekanikleşmiş mantığı var mıdır?” Metnin devami burada »
ilginç
linçgi
gülinç
çünlüg
günlük
ünlügü
günlük
linçli
gilgin
çingli
gençil
çingen
genliç
cingıl
cangıl
gamışl
ıgeçmi
şzaman
İzlenimler’de Fethi Sipahi Tan, www.nahnu.org’da başlayan “mimleme” çılgınlığından dem vurup, hubble’ı da listeye eklemiş. Kendi adıma sevindim, gururlandım ve bilahare hubblandım.
Fakat gerçekten hangi blog sitesini, hangi blog yazarını ve hangi blog metnini gerçek anlamı ile, ne şekilde okuyabilirim bundan pek emin değilim. Bir kere olayımız farklı. İkincisi şöyle bir gerçeklik var, her ne kadar blog ya da weblog, endüstriyel yazın türleri (roman, öykü, makale, köşe yazısı vb.) karşısında yazmak isteyen kişiye bambaşka bir imkan yarattıysa da, kötü yazmayı da feci halde meşrulaştırdı. Aslında bu konuda oldukça uzun, tombul bir yazı kaleme almak gerek ama çoğu blog sitesi bende yazının “porno” halini, yani insanın içini kaldıracak bir “açık seçiklik” halini uyandırıyor. O yüzden belki bu site pek de öyle ziyaret edilebilecek vs. türden bir site değil.
“Haber olmayan haber” olarak blog sitesi, olay olmayan olay’ı kendisine destür edinen yeni çağ medyasının yöntemlerini, araçlarını, envanterini kullanıyor. Bu yüzden de “medya, mesajın kendisini feci” şekilde belirliyor. Youtube görüntüsü olmadan blog tutmak şimdilerde zor gibi.
İroni ve paradokslarla kurulu blog metni, konusunu, biçimini ve içeriğini yazıdan almıyor, web’in kendi mantığından alıyor. O yüzden de günlük değil, gündelik olarak değiştirilmeli belki. Çünkü günlük, perspektife insan’ı tüm zilleti, eti canı ve söylemedikleri ile insanı alır. Blog ise genelde, merkezine insan’dan arta kalanları alıyor.
Bunları bir eleştiri olarak kabul edebilir miyiz bilmiyorum ama, yazmak, net üzerinde yazmak olarak ele alındığında bir şekilde bellek yitimi ile, bu bellek yitiminin de yitimini haline geliveriyor. Artısı var dediğim gibi, multimedya metinler görüyoruz, eksisi metin görünemiyor. Metni bırakalım, aslında random spam generator’ler gibi işliyor çoğu blog yazarı. Daha okumayı doğru dürüst bilmeyen bir kültür, yazmaya bu kadar çabuk adaptasyon sağlayamaz zira.
Sizin mistisizme olan eğiliminiz, dünyadan nefretiniz, acaba Ortodoksluk geleneğinden mi geliyor?
Bu eğilimimin, daha ziyade, Katharların ataları olan Bogomiller’in gnostik tarikatiyle akrabalığı var; etkileri özellikle Bulgaristan’da çok büyüktü. Çocukluğum sırasında şedit bir ateydim, ki bu dediğim bile az kalır. Yemek duası yapılırken, ânında masadan kalkar giderdim. Bununla birlikte, kendimi Rumen halkının derin inancına yakın hissediyorum; bu inanca göre yaratılış ve günah bir ve aynı şeydir. Balkan kültürünün büyük bölümünde, yaratılış durmadan suçlanmıştır. Yunan trajedisi nedir ki? Koronun, yani halkın, sürekli kaderden şikâyet edişi değilse… Kaldı ki Dionysos da Trakya’dan geliyordu. Metnin devami burada »
İlk gençliğimin şiirlerini İlhan Berk, Oktay Rifat okuyarak yazdım (kopyaları yoktur). İlhan Berk’ten önce bir çok şey okudum, çeşitli haylazlar beni açıkca Modern Batı Şiir’inin star sistemi ile büyülemeye de çalıştı (haylaz Özdemir İnce). “Dün Dağlarda Gezdim”i okuduktan sonra herşey değişti. Öyle bir değişti ki, Modern Türk Şiiri işte o anda gerçek bir yakınlaşma ile türkçe karşıma geldi (ben pek uzaktaydım belki, sevemedim yerliliği ve yerelliğin korkunç bileşimini). İlhan Berk olmak zordur, öyle kalmak daha zor.
Bugün belki gelecek için değil ama kendi geçmişimdeki eksik bir anın tamamlanması için güzel bir gün. Cehd’in 3. sayısında İlhan Berk ile birlikte adım geçiyor, geçmekte, geçti, geçecek midir? Bu önemli değildir. (kendisi ile bir kez telefonda görüşmüşlüğüm vardır.)
İlhan Berk alışveriş merkezine girdi, kocaman bir Migros. Belki bir Migros, daha önce ettiği “nesneler cehennemdir” türü ifadenin Azap Katı olarak karşısında endam etti. “kendimi dışarı attım, kurtuldum” diyor metnin sonunda. İnsan kendisini cehennemden dışarı atabilir mi? Ben bu cehennemimsi kentin içine doğdum.
Şairin yerinde sayan dürtüleri “hiç geçmeyecek, bitmeyecek, tükenmeyecek olan” kategorisini işgal eder. Terazinin diğer tarafından sürekli değişen, gelip geçici olan, anlık olan ve onun yaratabileceği “şok” imkanı yatmaktadır. Şok kelimesi benim kuşağımın “adi” kabilinden saydığı, eşiksiz bir kelimedir. Büyük şairler, gelip geçici olan içindeki sonsuzu geçen yüzyılda aradılar. İlhan Berk, sanıyorum, geçen yüzyılda unutmadığımız adamlardan biri.
Dizerim seni!
8 Mart Kadınlar Günü dolayısı ile şairler ve kadınlar arasındaki en saçma sapan dizeyi burada size aktarmaktan hiç de çekinmiyorum. Metin Cengiz, Kitap-lık’ta yazmış:
“üstümde gökyüzü, altımda kadınım”
Bağlamını, şiirin diğer tarafını falan siktiredelim de, sıralamayı gözümüzün önünde canlandıralım. Dizeyi böyle düzme denemesine, elbette tüm “kadın şairlerimiz” irkilerek cevap verecektir birgün, altta kalmaya hiç de niyetleri olmayacak derecede gözüpek olanlar var mıdır bilmem? Üfürerek sigara içmek dışında şiirle ilgileri vs vs.
1929 yılında Reims’de doğan Fransız düşünür Jean Baudrillard, mesleğine Almanca öğretmenliğiyle başladı. 1966 yılında Nanterre Üniversitesi’nde Henri Lefebvre ile çalıştı. Bertolt Brecht’ten şiirler, Peter Weiss’den tiyatro oyunları ve Wilhelm E. Mühiman’ın “Üçüncü Dünya’nın Devrimci Cennetleri”ni çeviren yazar; ders ve konferanslar vermek üzere başta ABD ve Japonya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesine gitti. Metnin devami burada »
Dan Waber’in büyük gayreti ile hazırlanan www.vispoets.com adresi, uluslararası görsel şiir camiasını net üzerinde toparlamak amacı güdüyor. Açıkcası uzun zamandır düşündüğüm uluslararası görsel şiir toparlanması için güzel bir hamle olmuş, ziyaret etmeniz dileği ile.
Habertürk’ün dilimize, gazetecilik diline soktuğu dandik kelimelerden biri de “analiz” oldu. Bir zamanlar “paradigma” ifadesinin yarattığı dalgaya benzer şekilde, analiz ifadesi de aklı eren ermeyen, parası olan olmayan herkes için bir derdini anlatma, kanaat oluşturma ve zırvalama dönengecine dönüştü. Ortalama halkın ve bu ortalama halka haber götüren ortalama gazetecilerin kurduğu Süperpoligon da bir “analiz” furyası başlatmış. “Flaş! Flaş!” diye duyurulan haberde şu ifadeler yer alıyor:
“Edebiyat dünyasında neler olup bittiği artık Superpoligon’dan okunacak.
Edebiyat dünyasına ilişkin transferler, yayınevleri arasındaki tartışmalar,
Yeni çıkan kitaplar, kitaplara ilişkin analizler, en çok okunan, tartışılan kitaplar ve daha bir çok başlık…
Edebiyat Dünyası’nı Süperpoligon’dan takip edin…”
Ortalama bir muhabir ya da gazeteci için “edebiyat” ne anlama geliyor, yukarıdan rahatlıkla görebiliriz. Kitap okumayan, herhangi bir düşünceyi kendisine “servis edilmedikçe” savunamayan, klişenin en yüksek derecedeki bayağılıklarını “halk böyle istiyor” dedikçe bize satan, elde kamera özel hayat, darbe şakşakçılığı, siyasi rant vs. gibi şeylerin peşinde koşan “gazeteci sınıfı” edebiyatı da kendisine benzetmiş. Analiz diye yazdıkları, üç kuruşluk kompozisyonların, “flaş flaş” diye ünlemlere boğulmuş saçmalıklarının ortasında, yazılı kültürün metalaşmış ürünü olan edebiyatı da “analiz” etsinler bakalım.
Sohbet edebiyatı ve bayağlık.
[youtube]ExUt3dgH5ho[/youtube]
“Televizyon, öldüren eğlence mi?” diyordu Postman? Ya da geberene kadar bayağılaşmanın, kendi zillet aynasında “vıl bi, vıl bi” diyerek rezil etmenin kısa, renkli ve türkçe yolu mu diyelim? Ha Sevtap Parman’a gülüyoruz hatta ona Bravo! diye gaz verene de kıs kıs gülüyoruz, ama orta öğretimde İngilizce öğrenmişlerinizin hepsi böyle konuşuyor İngilizce’yi.