Oca 31

Hubble’ın önemli merceklerinden biri iflas etmiş. Habere göre şunlar olmuş;

Teleskobun görme yeteneğinin, bu arıza yüzünden üçte iki azaldığını vurgulayan Burch, Hubble’ın kullanılabilir haldeki diğer parçalarından yararlanarak bilimsel gözlemlere devam edeceklerini söyledi.

Açıkcası Hubble’ın NASA için bir izzeti nefis meselesi olduğu açık. Kanımca teleskopun sürgünden getirilip, NASA’nın ilgili müzesine konması yerinde olacaktır. Gönderdiği resimlerle bir ömür geçirebilir çünkü insan..

Oca 31

Otoliths’in 4. sayısı çıktı, içinde aşağıdaki isimler ve işleri yer alıyor. Otoliths’in uzun soluklu ve uluslararası olması ve böyle kalması dileği ile..

Vernon Frazer, Eileen Tabios, Márton Koppány, Katrinka Moore, Jnana Hudson, Jeff Harrison, Peter Ciccariello, Amanda Laughtland, Carol Jenkins, Jean Vengua, Dion Farquhar, Ed Higgins, David Prater, Carl Baker, Elizabeth Kate Switaj, Elisa Gabbert & Kathleen Rooney, Samuel Wharton, Spencer Selby, Martin Edmond, Ayşegül Tözeren, Daniel f. Bradley, The Pines, Alexander Jorgensen, Jonathan Hayes, John Mercuri Dooley, David-Baptiste Chirot, Richard Kostelanetz, nick-e melville, Phil Primeau, J.D. Nelson, Mikhail Magazinnik, Nicholas Manning, Andrew Topel, Kristin Hannaford, Karin Kroetlinger, C. Mehrl Bennett, Kevin Doran, Ed Schenk, Paul Siegell, Raymond Farr, Suzan Sari, Suzan Sari & Jukka-Pekka Kervinen, Jukka-Pekka Kervinen, Caleb Puckett, Tom Beckett, Keith Kumasen Abbott, MTC Cronin, Bob Marcacci, Thomas Fink, Nico Vassilakis, Vernon Frazer & Michael Rothenberg, & Ray Craig.

Oca 24

Kökler’in -Osman Özbahçe ve Vadi Yayınları’nın büyük bir özveri ile çıkardığı Kökler’in- son sayısı biraz gecikme ile yayınlandı. Aşağıda basın açıklaması mevcut. Metnin devami burada »

Oca 24

“Bu çocuğa soyadından hareketle ‘Ermeni mi’ diyenler var” sorusuna İstanbul Valisi’nin cevabı:
“Hayır, inceledik orada 1000 yıllık bir Türk ailesi. ‘Sam esti’ sözcüklerinden bugüne gelmiş.”

Cevaba bakın siz… Demek “incelediniz” ve ailenin “1000 yıllık bir Türk ailesi” olduğunu hemen anlayıverdiniz…

“1000 yıllık bir aile seceresi”? Söz konusu aile öyle midir böyle midir bilemem. Benim önerim, başta vali bey olmak üzere, herkesin seceresinin geriye dönük 1000 yılı hakkında ne bilip bilmediğini önce kendisine sormasıdır.

Şurası muhakkak: İstanbul Valisi’nin, yani 15 milyonluk şehrin mülki âmirinin bu derece güçlü bir “hayal âlemi”nde yaşaması, 1071′den öncesine bile ışık tutan bu gayri ciddi açıklamayı yapabilmesi “görev ve liyâkat” dengesi açısından ciddi olarak sorgulanmalıdır. (Kürşat Bümin, Yenişafak)

Konuyla ilgili Umur Talu Sabah’ta şöyle bir yazı kaleme aldı (bence gereksiz ama). Şimdi “kökü bin yıllık bir türk ailesi” demek başka birşey, Umur Talu’nun yaptığı gibi aile ve soyadı hakkında ortaya bilgi çıkarmak başka birşey.

Oca 22

Ayık olunuz. Şu veya bu, komplo teorilerinden uzak durunuz, beyninizi fitilleyen şey “başkasının” değil kendi içinizde bizzat ötekileştirdiğiniz uçların “şiddeti”. Tamam, maçlarda eğlenceli oluyor, hatta haz da katıyor ama “seriyi bozan diziler” artık oldukça vahşi dalgalanmalar yapmaya başladı. Deli Dumrul‘lar artık köprü başında durmuyor. Engin Ardıç’a da kulak veriniz.

Yerelimiz konusunda, yerlici ve sahici tespitler yapınız, gökdelenlerden herkes karınca gibi görünür..Bunu unutmayınız..

Oca 18

Suskunluğunun baş köşesine gövde yerleştirilmiş bir kısrak ve kahrına vicdan pelerinleriyle nefis balolar için kılıçlar kuşanmıştım. Sokak, kendince akşamları her duvarda hafız olmayı başarıyordu, pis kent sokağı, kent sokağının pisi, pisin sokaktan kenti. Hiç bir kupon tarafından çıkartılamıyordu belediyenin mahalleye yaptığı şey. Aşırı ağır olduğunu bildiğimiz yüreğimizin gövdenin diğer kısımlarına olan bağını farkedemiyordu her kimse.

Öznelerin şiddetle olan ilişkileri harflere konu oluyor, çeşitli dudak denemeleri ile dil, damağı parçalayacak bir darbeyle karşıdakinin ahmak suratına iniyor. Herhangi bir nesne, herhangi birinin canını yerinden etmek için özenle sökülüyordu, menteşelendiği yerden. Her kabus kendisini seslendirecek bir kişi ya da bir kurum tarafından evlat ediniliyordu. Kiplerle kişiler bazı sıfatlara hücum ediyordu.

Sırtlan bellek sığaları, fiyat etiketlerinde ve içinde etik kelimesinin, şirket kelimesinin barındığı incikli boncuklu raflarda gözlerimize çarptığında kendilerini var edecek akışkanla, panzehirle hemen kavuşur, sarılırlar birbirlerine. Her surat karakteristikliğinden kaçamaz ama herhangi bir öyküye konu olması da beklenemez. Konularla şapsal suratları, güçlü kolları birleştirebilen Devrim, sonradan çocuklarının iskeletlerini boynuna asar.

Suskunluğunun baş köşesine elektronik araçlar ve birkaç bin devre oturtulmuş komik robotların bize insancıl geleceği bir zamana doğru devriliyoruz.

Modern insanın modern zamanlarda yaşamayan hiç bir akrabası yoktur, faşistler ve köylüler dışında.

Oca 12

Pek üzerinde durmamıştım ama yine de bir kenarda tutmuştum. Karar ne olur diye. Ve sonunda İngiliz Futbol Federasyon’u kararını açıkladı:

AA’nin haberina göre “İngiltere Futbol Federasyonu Newcastle United’ta oynayan milli futbolcu Emre Belözoğlu’nu ırçılık yaptığı gerekçesiyle suçlu buldu.” Açıklamanın devamı şu:

İngiliz Futbol Federasyonu‘ndan yapılan açıklamada, Emre Belözoğlu’nun ”ırkçı, onur kırıcı ve aşağılayan kelimeler” kullanmaktan suçlu bulunduğu açıklandı. Emre Belözoğlu’nun 30 Aralık’ta yapılan Everton maçında, rakip takım futbolcularına, ırkçı sözler sarfettiği ileri sürülmüştü. İngiliz federasyonu, Emre Belözoğlu’nun 29 Ocak tarihine kadar, karara itiraz edebileceğini duyurdu.

Geçenler Oray Eğin, Akşam’daolmaz öyle şey, bizimkiler ırkçılık bilmiyor ki” tadına bir yazı yazmıştı. Şöyle yazmıştı Oray Eğin: ““Fuck off” demiş. İçindeki fuck’a rağmen fiilin kelime anlamının karşılığı
olmayan bir cümle: “Git başımdan”ın biraz daha sert hali. Pozisyona girdiği
futbolcuyla karşılıklı “fuck off”laşmışlar. Atışmanın bu kadarla sınırlı olduğunu söylüyor, zaten kendisinin ırkçı tabirleri
bilmediği gibi, böyle bir düşüncesinin de asla olamayacağını belirtti. Nitekim,
o İngiltere’de herhangi bir soruşturmanın açılmadığını, kulübe de bu yönde
hiçbir resmi yazı gelmediğini ısrarla vurguladı
.”

Şimdi Emre dedi mi demedi mi, bok mu püsür mü tartışmalarını bir kenara bırakalım da, “ırkçılık” konusunun bize tuhaf gelmeyen ama Batılının çoğu kez günah hanesinde oldukça kabarık ciltler tuttuğu için pek bir titizlendiği haliyle, biraz daha ciddi şekilde yaklaşalım. Ha evet biz burada “arap, zenci, siyahî vs” dediğimizde birşey olmuyor. Ama elin İngilizi de bu yaklaşımı affetmiyor işte. Irkçı demek “neo-nazi” demek değil, ama bir adama sırf deri rengi yüzünden küfür edebilme rahatlığını, bunun üzerine basa basa yapıyorsa, “ırkçı terimlerden” en güzelini, sözlü şiddeti zaten biliyor demektir. Sonuç ne olur bilmem, ama yine de “bizimkler öyle şeyler bilmez” demeyelim..

Oca 12

Yasakmeyve’nin 24. Sayısında “Şair ve Okuru” sayfaları Sait Maden’e ayrıldı. Derginin armağan kitabı ise Sait Maden’in şiirleri.

Yasakmeyve’nin bu sayısındaki dosyada “Şiir Nasıl Okunmalı?” diye soruyor. Hilmi Yavuz, Alphan akgül, Öykü Terzioğlu, süleyman Atılım Yav yanıtlıyor. Sait Maden, İzzet Yasar, Tahir Abacı Metin Cengiz, Şükrü Erbaş, Seyhan Erözçelik, Engin Turgut, Mehmet Aycı, Semih Çelenk, Çiğdem Sezer, Gülce Başer’in şiirlerinin, Zeynep Uzunbay, Feridun Andaç, Erhan Altan, Yusuf Alper, Nizamettin Uğur, Serkan Işın’ın yazılarının yer aldığı dergide, Gerhard Rühm ve Salih Bolat ile söyleşiler var. Yasakmeyve’nin diğer başlıkları ise: Vaat Edilmiş Sayfalar, Yeni Yayınlar, Şiirin Ayak İzleri, Şiirin Uzun Tarihi, Şiir Kitapları Sözlüğü ve Şiyir Sevişgenleri…

Yasakmeyve gerçekten inatla ve inadına çıkan bir dergi. Tamam bazı konularda, bazı isimlerde anlaşamayabiliriz ama editörlüğünü yaptığım süreç içinde ne şekilde ve ne şartlarda çıktığını çok yakından bildiğim, gözlediğim bir dergi Yasakmeyve. Bu ebatta bir dergiyi bu yaygınlıkta çıkarmak hiç kolay değil. Bunu herkes bilir, bilmekte. O yüzden özel bir ilgi göstermenizi diliyorum dergiye..www.yasakmeyve.com

Oca 8

Birkaç zamandır yazmayı düşündüğüm ama bir türlü el atamadığım iki konu hakkında yazmayı başardım. Sonunu buraya alıyorum, sonuç bölümünü. Yazıda bahsedilen “iki şair” Baki Ayhan T. ve Yücel Kayıran. Perspektife görsel şiir alındığında, bu iki şairin özellikle düzyazıda kuşatmaya çalıştıkları düşüncelerine bakmaya çalıştım. www.Zinhar.com adresinde okunabilir.

“Özetle iki şair de, dize kisvesi altında derin bir hazcılığı, okuru ödüllendirme nesnesi olarak “şiirsel bilgi” ve “yöntemi” öne sürmektedirler. Günümüzde, 80 sonrasında “kendisi hakkında bilgi” konusunda yaratılan, yaşamdan haz alma, “iyi yaşama” vb. gibi “pop” ürünlerin etkisi ile karşılaştırıldığında, şiirin geleneksel köklerindeki Yüce hiç de yabana atılmayacak bir biçimde tahrip edilmektedir. Dizenin bir birim olarak şiirin odağına yerleşmesi, kapitalist bir ödüllendirmeden başka ne olabilir ki? Şiirin imkanları tüketilmiş midir? Bu imkanlara bağlı olarak “söze” indirgenen şiir, diğer yazılı ürünler ve okur/insan ilişkisi içinde meta olarak son sıralar doğru ilerlemişse, bunda şairlerin gündelikle olan ilişkilerinin, kent içinde pek varolmayan tabiatla olandan çok daha az olmasından kaynaklanıyor. Sezai Karakoç’a göre söylersek “Yaşamak ilk prensiptir. Yaşamayı yaşama açıklar. Yaşama kendi kendine yeter. Akıl ve düşünce onu içermez. Belki ona dahil, ona aittir… Düşünce, tarihî bir perspektiftir.” Şimdi ise, Düşünce Tarihi bir perspektiftir, bir dekor.

“irreel” olan edebiyat tarihinin perspektifinde oynanan tuhaf bir oyun olarak şiir, seyircisini maçlarda, panolarda, televizyonda, kafelerde, restoranlarda vb. insanlık durumunun cereyan ettiği her şeyin üzerinde parlayan “göstergeler”de aramak durumundadır. Hayret, şaşkınlık, anlamın yerini alan hiper-anlam ve gösteri karşısında, sığınılabilecek tek liman “söz” değildir artık. Yazının da zapturapt altına alınmamış, ilksel, ilkel bir hali olarak görsel şiir “kaybolmanın estetiğini” kaybolup gidenlerin izinden giderken gözlerimizin önüne serecektir.”

 

Oca 6

Hıncal Uluç gerçekten insanı dumura uğratan bir adam. Yaşadığı dar çevrenin “imgesel” sınırlarını “okyanussal bir dalga” gibi abartarak üzerimize yığan tuhaf bir yazar aslında. “Lale devri çocukları” diyor ya şarkıda, onlardan biri herhalde. Yahu İstanbul o kadarcık alan mı? Bu kadar rahat ve pürüzsüz bir şekilde “aşılabilen” bir alan mı İstanbul? Bir kent olarak bu kadar sığ mı, kent olarak bu kadar haz nasıl verebilir? Bu hedonizmin kaynağı nereden geliyor? Yoksa o saydığı yerler dışında rahatça dolaşamadığını bilmenin ve o merkezler dışında hiç bir hükmü olmadığını bilmenin tuhaf zevki falan mı? Nasıl da sarıyor Niş hepsini bu insanların? Haşmet, Ahmet Hakan, Orhan Pamuk, İclal, Tuna vs..Vay be sayın okurlar.

Oca 4

Siyahi’nin 8. sayısı geçtimiz günlerde çıktı, Görsel Şiir dosyası ile birlikte..

İçindekiler

04 Gülseli İnal /Gala Demonu
06 Sol Kimlik Soruşturması:
Tanıl Bora, Yaşar Çabuklu, Koray Çalışkan, ayşe düzkan, Melek Göregenli
 18 Kürşad Kızıltuğ / Koza Örmekle Kabuğunu Kırmak Arasında
22 Bülent Usta / Solculuk Ruhunun İzinde
26 Erden Kosova / Duvarın İçindeki Tekillik?
32 H. Bahadır Türk / Serpil Sancar ile Erkeklik Üzerine Metnin devami burada »

Oca 3

Çok şık kapakları ve fiyatları var. “Nostaljini yeniden çevrime sokulması” denen karın ağrısı ne demekse işte, sanıyorum o. Buyrun..

Oca 3

Kertenkele dergisinin 11. sayısı çıkmış. e-posta ile gelen basın açıklaması ve dergi hakkında bilgi aşağıda.. Metnin devami burada »

Oca 2

Yeraltı dünyasının ünlü ismi Kürşat Yılmaz hakkında fezleke hazırlayan İstanbul Emniyeti, satır aralarına bir akrostiş yerleştirmiş.Paragrafların ilk harflerini yan yana yazınca, ortaya Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü çıkıyormuş.Espri hoşuma gitti. Hatta bu vesileyle sözlüklere baktım, eskiler, Fransızca kökenli akrostiş yerine ‘muvaşşah’ kelimesini kullanırmış.Ancak bu akrostişte verilen mesajı anlamadım. Fezleke kimden söz ediyor? Mafya tipi bir zattan… Bu kişinin suç işlemek için çete kurduğu belirtiliyor.İyi de bunun ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ gibi vatandaşlıkla, milliyetçilikle, ne bileyim üniter devletle ilgili bir sloganla nasıl bir bağlantısı var ki?Yakalanan kişi PKK’li filan olsaydı akrostiş anlamlı hale gelecekti. Halbuki o slogan yerine “İstikbal göklerdedir” deseniz de olur. Çünkü suçun türüyle, verilen mesajın alakası bulunmuyor.Bence en kral mesaj şu olurdu: “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar.”

SABAH - 02/01/2007 - Emre Aköz

Oca 2

Gerçi şunlar da var bağlantılı olarak, kişisel zula’dan, Hürriyet’e doğru sallıyorum..

http://www.youtube.com/watch?v=cf9xgHgGU-A
http://www.youtube.com/watch?v=tv-rlsysmqo
http://www.youtube.com/watch?v=VQA8J-hVNUM
http://www.youtube.com/watch?v=58YpcWD1wHA (En iyisi budur)
http://www.youtube.com/watch?v=578hjCGR50s

« Öncekiler