Eki 31

Heraclitus’dan kalan fragmanlar, başından beri felsefî düşünceyi cezbetmiş ve etkilemiştir. Bu çeviri sayesinde okuyucular konuyla ilgili yapılagelen çalışmalardan haberdar olacaklardır.” diye başlıyor tanıtım metni ve aşağıdaki gibi devam ediyor.

Kitaba temel olan oturumlarda temel iki katılımcı Martin Heidegger ve Eugen Fink’tir. Bu ikisinden Heidegger daha iyi tanınmaktadır. Onun Heraclitus’u yorumu yönelimini hep logos ve gizli olmamak ile ilgili fragmanlardan hareketle belirlemektedir. Bu temalar onun Varlık ve Zaman, Metafiziğe Giriş gibi eserlerinde geçmektedir. Heidegger’in süregelen Heraclitus yorumuna ek olarak, bu çalışma, hem diğer düşünür ve şairlerin, özellikle de Hegel ve Hölderlin’in yorumlanması, hem de Heidegger’in kendini yorumlaması için de elverişli bir fırsattır. Metnin devami burada »

Eki 31

Otoliths‘ın 3. sayısı yayınlandı. Web blog şeklinde yayınlanan derginin bu sayısında aşağıdaki isimlerle birlikte dada korkut’un isim ve cisim babası olarak ben de yer aldım.

Ray Craig, Jordan Stempleman, Jeff Harrison, Andrew Topel, Corey Mesler, John M. Bennett, Reed Altemus, Lars Palm, Jesse Crockett, rob mclennan, Pat Nolan, Jenna Cardinale, Rochelle Ratner, Ian Finch, Paul Siegell, Thomas Fink & Tom Beckett, Ayşegül Tözeren, Glenn Bach, T. Walden, Tom Hibbard, Raymond Farr, Aki Salmela, Jill Jones, Nico Vassilakis, Kirsten Kaschock, Martin Edmond, Eileen Tabios, Sheila Murphy, Rebeka Lembo, Jonathan Hayes, Jenny Allan, Geof Huth, Kevin Opstedal, Adam Fieled, Derek Motion, Caleb Puckett, Scott Hartwich, harry k stammer & Serkan Işın, Michael Rothenberg.

Eki 29

Suzan Sarı’nın Hubble’ın Rüyaları ve bağlamı hakkında yazdığı geniş deneme var. Bu deneme gün ışığına doğru dürüst bir yayın organında çıkarsa kitap hakkında yazılmış ikinci yazı olacak (ilki Ahmet Güntan’ın yazdığıydı).

Hubble’ın üzerinde döndüğü esas sorulardan biri de Batı ile Doğu arasındaki “teknolojik” açığın korkunçluğudur. Görsel Şiir konusunda yazarken, çizerken olayı “tekniğin” köklerine getirmekteki çabam da bu sorunun önemli olduğunu düşünmemdir. Metnin devami burada »

Eki 20

Sanıyorum, Orhan Pamuk konusu devam ettikçe, ben de üretmeye devam edeceğim. İki iş, az önce bitti. Stockholm Sendromu nedir merak ediyorsanız buraya.

İki öneri, Orhan Pamuk Indiana Jones posteri, filmin adı: Nobel Şehrinin Sırları

Diğeri: Stephan Hawking - Harrison Ford - Orhan Pamuk, Olağan Şüpheliler posteri. işin adı “sağdaki”. (hawking’i gösterek)

technorati tags:, , , , ,

Eki 20

Geçen entri de belirttiği gibi Özdemir İnce “kedilerle” uğraşmayı seçerken, Hilmi Yavuz ne yapacak acaba diye sormuş idim. Kendisi Zaman’da beklenen kısa açıklamayı geçti, Yavuz’un zaman okurları da olaya şaşırmış görünüyor.

Unutmamalı: Orhan Pamuk’un milletçe kutladığımız bu büyük başarısında, onun için yıllardan beri sonsuz bir gayretle çalışan ‘literary agent’i Andrew Wyley’in rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Pamuk’la birlikte, bu ‘meçhul’ ama gerçek kahramanı da kutlayıp teşekkür etmek, görevimizdir…

Not: Hilmi Yavuz, 29 Ekim 2006 tarihinde Zaman’daki köşesinde Orhan Pamuk’un Nobel alması konusunda ilk yazısını yazdı. Özetle şunlar;

Ama elbette sonuca bakmamız gerekiyor: Bu etmenlerin birbirlerini nasıl belirlediklerini, kısaca Nobel Edebiyat Jürisi’nin kamuoyuna açıklanan ödül gerekçesinin, Jüri’nin gerçek niyetini birebir temsil edip etmediğini bilemediğimiz sürece, ‘bu ödül siyasi nedenlerle verilmiştir’, ‘yok hayır edebi değeri dolayısıyla verilmiştir’, türünden tartışmaların hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir çünkü!

Eki 16

Orhan Pamuk’la ilgili son yazı olur mu bilmiyorum ama yine de değinmeden edemeyeceğim. Özdemir İnce’yi bir ayrı sevdiğimi her zaman belirttim. Ama Orhan Pamuk olayından sonra “bakalım ne diyecek?” diye merak ettiğim insanlar arasında hem o hem de Hilmi Yavuz vardı. Hilmi Yavuz köşesinde yazı dizisini sürdürdü ve henüz olaya bulaşmadı. Özdemir İnce ise Pazar günkü yazısında şunlardan bahsetmeyi seçti:

Üç kedi de sokaktan geldiği ve kendilerine ev adabını öğretmeye vaktimiz
olmadığı için evin dışında kalıyorlar. Dışarıda sığınıp barınacakları yerler
var.

Evden duydukları seslere göre tepki gösteriyorlar. Terasa çıktığımı
anladıkları anda terasın altına gelip kedice sesler çıkartıyorlar.

Biraz
sonra aşağı inip elime nevale torbasını alarak ön terasa çıkıyorum. Üçü de
bacaklarıma sürtünmeye, hırıltılar çıkartmaya başlıyorlar. Bu arada kendi
aralarında dalaşıyorlar.

Geçen yıl Max Jacob şiir ödülünü alarak Fransızların gönlünde kurduğu tahtı perçinleyen İnce’nin neden durup dururken kedilerden bahsettiğini herhalde İbrahim Tatlıses’e sormamız gerekiyor. Ama yine de geçen yıl düzenlenen kokteylde ettiği lafları da hatırlamak gerekiyor.

Neler hissettiğimden bahsedeyim. Fransızca benim için son derece önemli bir
olanak olmuştur. Fransızca öğrenebilmek için yarım yüzyıldan fazla zaman
harcadım
. İyi öğrendiğim kanısında değilim ama iyi öğrendiğimi
sanmadığım ve hayran olduğum bu dilin yaşayan en önemli şairleri tarafından
verilen bir ödülü aldım. Dört beş yıldır yabancılara veriliyor. Fransa’da şiir
için verilen en önemli ödüllerden. Bu bir çeşit diplomadır. Rütbedir. Beni
sevindirdi. Son derece mutluyum. Sizin de gördüğünüz gibi Fransız şiirinin
önemli isimleri buradaydı” dedi. (Kaynak: Hürriyet)

Evet, kediler değil mi?

Eki 15

Orhan Pamuk’un Nobel alması ile ilgili haberleri izlemek, yapılan yorumları dinlemek ve riyakarlığın dip noktalarındaki ilkel kazıntıların nasıl Modern Türk Edebiyatı içinde kitap basma, figür olma mertebesine eriştiğini görmek o kadar zevkli ki! Riyakarlık diyorum zira, bu riyakarlığı yapanların arasında “Ama Yaşar Kemal’e ayıp oldu, ona da bir teselli verilemez mi?” diyebilecek tipler de var. Kanımca Özdemir”>Özdemir İnce’nin Paris Kokteyli’nde gösterilen hassasiyet Orhan Pamuk’a gösterilmeyecek. Metnin devami burada »

Eki 14

Orhan Pamuk’un Nobel ödülü alması karşısında şaşırmak, sevinmek, üzülmek, kızmak gibi karmaşık duygular içinde kalıyor insan.

Bundan birkaç ay önce Hürriyet Gösteri’nin kapağından böyle bir iş ortaya çıktmıştı (Fayrap, no:4′te yayınlandı). İnsan parmağını uzatıp türlü türlü laflar etmek istiyor, hüküm vermek istiyor örneğin ama bunların hepsi saçma. Pamuk, bir Türk romancı olarak aldı. Örneğin Fazıl Hüsnü ya da Ahmet Oktay gibi de bakılabilir olaya. Hatta “ortada fiili bir durum var” gibi gerçekten ne idüğü belirsiz ifadeler de kullanabilir. Metnin devami burada »

Eki 13

Önce Şiiri Özlüyorum dergisi ile olan tuhaf tartışma. Ve şimdi de Lacivert Sanatta Selçuk Erat, aslında kendisine pek yakışmayan ve açıkcası ne dediğini benim de pek anlamadığım tuhaf laflar etmiş. Benim kendilerine daha önce yaptığım bir takım eleştiriler oldu ve bunların hiç birine değinilmemiş ve yeniyetmeliğin en ham hali sırıta sırıta karşımıza dikilmiş. İlginçtir bugünlerde aşırı ünlü olduğum konusunda saçma bir fikre kapılmaktayım ama hayırlısı. (Yeni kitap öncesi ne kadar fazla adamı sinirlendirebilirsem, o kadar iyi herhalde.) Erat ya da diğerleri yani dergi çıkaran, çıkarmaya çalışan, edebiyat seven, az çok anlayan ama yine de bazı incelikleri pek fazla anlamayan ya da anlamak için çaba sarfetmeyenler tayfasından geliyorlar. Eskiden olsa buna pek sinirlenirdim ama artık pek sallamıyorum. Metnin devami burada »

Eki 12

Diyarbakırlı Mehmet Çetiner 8 yaşındayken annesi ölünce, yaşadığı üzüntü nedeniyle konuşma yeteneğini kaybetti. 12 yıldır tek kelime dahi etmeyen Çetiner, iletişimini cep telefonuna yazdığı yazılarla sağlıyor.

Metnin devami burada »

Eki 8

Gökdelen, her kitabıyla çok konuşulan, “çok okunan değerli yazarımız” Tahsin Yücel�in yeni romanı. 17 Şubat 2073 sabahı başlayan romanın kahramanı Can Tezcan, Türkiye�nin en önemli, en ünlü avukatlarından biri. Can Tezcan, İstanbul�u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York�a benzeyen ama
ondan daha güzel, daha modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker�in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarım ortaya atar: yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır. Yergi ustası Yücel�in son romanı Gökdelen, Cihangir�de gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından, adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında bugün yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman.

Metnin devami burada »

Eki 8

Virgül’ün 100. sayısı çıktı.

Arada bir alayım deseniz de, tonla kampanya düzenleyip her yıl düzenli olarak eski sayılarını arşivinize katmanıza izin veren ve sanıyorum bugüne kadar Kitap dergileri arasında diğerlerine öncülük edecek kadar da inatçı olan tek dergimiz. Kendilerini kutluyoruz.

Blogged with Flock

Eki 8

Prof.Dr. Celal Şengör’ü birkaç gündür manşetlerden, ilk sayfalardan indirmeyen günler yaşıyoruz. YÖK’e bağlı bir prof olarak kendisi Milliyet’te ilginç söylemini sürdürdü. Şöyle demiş;

Konuşmamın sonunda ‘arz ederim’ dedim. Çünkü saygı gerektiren askeri bir kurumda konuşuyorum. Karşımda Genelkurmay Başkanı oturuyor. Ya ne diyecektim, ‘Buyur al mı?” diyecektim. Çünkü bu adamlar, senin benim, onun rahatı, emniyeti için kendi yaşamını vermeye yemin etmiş. Bu adama nasıl saygı duymazsın? Adam, ‘Ben senin için ölmeye hazırım’ diyor. (Milliyet)

Metnin devami burada »

Eki 7

Dear colleagues

We are glad to inform the your works are accepted and would be exhibited from 05.12.2006 till 09.12.2006 in St.Petersburg gallery “BOREY” (Liteyniy av 58). This exhibition would be included into art-festival “Poetry in action”, that show different vanguard poetry. This festival have 3 main parts: poetry and dance, poetry and sound, poetry and visual. The last part consists from two action: evening of videopoetry and our exhibition. Sincerely yours

Platphorma team

POetikhars’ta daha önce duyurduğumuz “Visual Poetry Asia” sergisi ile ilgili duyuru, gönderdiğimiz işlerden kabul edilmiş olanlarla ilgil duyuru. Bu sergi ile ilgili daha fazla bilgi geçeceğim yakında..Rusya’ya gidemeyeceğim için sadece oradan gelen bilgi ve görüntülerle idare edeceğim. Oraya ulaşabilecek kişi varsa, minnettar olurum getireceği haberlere..

Blogged with Flock

Eki 5

6. sayı önizlemeyi indirmek için tıklayın! Zinhar’ın 6. sayısı uzun zamandır o bilgisayar benim bu bilgisayar benim (iki tane bilgisayarım var ve ikisi de kötü konfigürasyonlara sahip) dolanıp duruyorlar. İş, güç şu bu derken derginin çıkması da gecikti. Gerçi Yaz aylarında türk şairinin uykuya yattığı, roman, hikaye gibi türlerin son yıllarda artan popülerliğini de düşünerek “pusuya” doğru ilerlediğini de gözden kaçırmadan bu gecikmenin hayırlı olduğunu, güzide ülkemizin şartları gereği olduğunu belirtmeden edemeyeceğim. Metnin devami burada »

« Öncekiler