ve de ki!

serkan ışın resmî blog sitesi

İLETİŞİMSİZLİĞİN ÖLÜMÜ

yorum yapılmamış

Nazi Propaganda arşivleri  arasında gezinirken Reichspropagandaleitung’un (Nazi Partisi’nin Merkezî Propaganda Bürosu) parti binalarında, kurumların duvarlarında endam etmesi için hazırladığı haftalık afişler içinde yer alan sloganlardan gözüme ilişenlerden biri şu oldu: “Birlikte herşeyiz, tek tek bir hiç!” (26 Şubat - 4 Mart 1939, Aldof Hitler). Sonraki tarihlerde ise yine Adolf Hitler’in Kavgam kitabından alınmış “Sadakat, teslimiyet ve sükunet büyük adamların ihtiyacı olan erdemlerdir” (24-30 Mart 1940), “Sadakat yüreğin yasasıdır, bilginin değil” (Heinrich Himmler, 5-11 February 1939). Bunların yanında :“Hiç birşey geleceğini zehirleyemez, Sakin ve saf, sabah önünde durmaktadır ve şöyle der: Eğer senin olmamı istersen, senin olurum.” (Gau Weser-Ems ,  23-29 Mayıs 1938)

Propanda arşivlerinin zenginliği, yıllar boyunca her türlü görsel, tematik mesajın özenle değiştirilip, afişler, sloganlar, resimler ve fotoğraflarla desteklenerek, mama kıvamında yenilenmesi ve sunulması Nazilerin nereye doğru gittiklerinin de göstergesi olabilmekte. Burada Nazilerin iletişim kurmaya çalıştıkları kitleyi durmadan beslemesi, hem göze, hem kulağa hem de yüreklerine yani belki de kendilerince “insanlıklarına” –ki burada kasetedilen elbette Parti için ideal olan Alman ırkının idealleridir- yöneltilen her “mesaj” kendisine uygun bir mecrada, hiç de azımsanmayacak bir periyotla bombardımana katılır. Heykeller, dergiler, fanzinler, armalar vb. her türlü ürünle “irrasyonel” olan gündelikleştirilir. Merkez / çevre ikiliği içinde düşünüldüğünde bir merkez olarak Nazi Partisi, periferine öyle bir arzu duymaktadır ki, bunun için her türlü “iletişim” imkânını deneyecektir, denemiştir de. Öyle bir katılım, öyle bir çoğunluk Orwell’in 1984’ünün kara ortamında her dakika “büyük birader” tarafından izlenen kitleler, “genç, diri, sarışın” alman ırkının “sadakat, teslimiyet ve gençlikle” yeniden imal edilmesi…

Yeniden imâl etme, mekanın ve zamanın da yeniden üretilmesidir. Hitler’in Almanya’yı sıfırdan inşa etme denemesi, mimarî merakı hakkında elbette bilgi sahibiyiz. Tarihler 1940’ı gösterdiğinde Hitler ve ekibinin bir sabah Paris sokaklarında tek başlarına, teslim aldıkları kenti nasıl gezdiklerini düşünmek kafî. Ekibe dikkat etmek gerek: Albert Speer (Mimar), Arno Breker (Heykeltraş) ve Hermann Giesler (Mimar). Fazla detaya girmeden belirtmek gerekir ki, içerideki propaganda ile dışarıdaki propaganda arasında hiçbir fark yoktur. İletişim asla “farklı” gözetmez ve tektipleştirir. Öyle ki aslında bir yanında “modernist bir proje” olmakla birlikte, içinde barındırdığı “akıl dışı” öğeleri ile Nazi Partisi, belki de Kıta Avrupa’sının elde ettiği tüm Aydınlanma birikiminin de kuşku ile karşılanmasına yol açacaktı. Örneğin Zaman ve Mekân birlikteliği Dil ya da Erdemlerle yeniden düzenlendiğinde, ortaya çıkan baskıcı rejimin reklamını yapmak hiç de zor olmuyordu, fakat bireyler üzerinde tahakkümün bu yolla sağlanması “bir arada tutmaktan” çok bir arada sıkı sıkıya bağlamak yönünde bir etki gösteriyordu. Communis, yani ortaklaşma, ortaklanma olarak “iletişim” (communication) irrasyonel olanda birleşmek ya da içeriden gayet rasyonel görünen fakat dışarıdan akıl-dışının sınırlarını temsil eden bir biçimde birleşmek olarak yeniden düzenleniyordu. Bu tek taraflı bilgi akışı, bir yerden sonra “sorgulanamaz”ın sanki Ahlakî değerlerle desteklenmiş ve normalleştirilmiş bir hali gibiydi “sabah” oradaydı ve bu sabah tüm 3. Reich için aynı sabah olacaktı. Büyük adamların “sadık” ve “teslimiyetçi” ve “sessiz” olması gerekiyordu ve bunlardan bir tanesi bile eksikse “büyük adam” olunamıyordu ve hepsi büyük adamlardan oluşan bir topluluk içinde “küçük” adam olmak, eksik, zavallı, dışlanmış olmak demekse, küçük adamın neden yaşamaya ihtiyacı olsundu ki?

1940’lara, savaşın en şiddetli yerine doğru gelinirken, “iletişim” ve “imkansız” kavramları gündeliğin içinde ölüm / kalım noktasında Nazilerin karşısındaki kitlelerde de tartışmaya açıldı. Örneğin “ortaklaşmanın” bu anlamda “iletişimin” en ultra noktası olarak Faşizm türevlerinin köklerine ilk saldırılar ya da bugün artık pek bir işlevi kalmayan Kant’ın “bir arada tutan sanat eserinin” varlığının kavramsal sorgulamaları, örneğin Sartre ile Bataille’ın karşıtlığı. Daha sonra Adorno tarafından yeniden ele alınacak ve negatif diyalektik olarak kuramsallaştırılacak Frankfurt Okulu’na gelinmeden Bataille, çoktan işe koyulmuş ve Nazi Partisinin diline fazlaca dolanmış gibi görünen “imkânsız” ile uğraşmaya başlamıştır .

“Gerçek” diye yazar Bataille “insanların birbirlerini yalıtılmış olarak düşündükleri bir noktada değildir: Paylaşılan konuşmalarla, gülmelerle, dostlukla, erotizmle başlar ve ancak birinden diğerine geçerek kendini gösterir. Yalıtılmışlığa bağlanan varlık imajından hiç hoşlanmıyorum. Dünyayı yansıttığı iddia edilen yalnız insana gülerim. O dünyayı yansıtamaz, çünkü kendisi yansıtmanın merkezi olduğundan, merkezi bulunmayan şeyin ölçüsü olmaktan çıkar. Dünyanın ayrılmış ve kendini kapatmış hiçbir varlığa benzemediğini; fakat gördüğümüzde, birbirimizi sevdiğimizde birinden ötekine geçen şeye benzediğini düşünüyorum: Onu düşünürken, onun sonsuz büyüklüğü bana açılıyor ve onda kendimi kaybediyorum.” Ayrıntısına girmeden belirtmek gerekir ki, Bataille “sistem” karşısına kendi parçalanmışlığını koyan bir filozof olarak ünlenmiştir. Yani ona göre tıpkı Nietzsche gibi “praksis” ancak çekiçle yapılabilecek bir felsefede ışıldar. Yani filozofun kendi yarattığı, ürettiği, ortaya koyduğu sistem içinde herhangi bir yeri yoksa kısaca işe yaramazdır. Sonuç olarak büyük bir sistem olarak evren, dünya, ekonomi, siyaset ne olursa olsun “tamamlanmamış” insan ekseninden, parçalanmış insan gözünden anlaşılır Bataille’da. Bu noktada “suküt” içindeki erdemli Nazi adamının da tepesine dikilecek sorular atar ortaya. Şöyle yazar: “Tamamlanmamışlık, hayvanî yalınlık, yaralanma olarak adlandırılabilecek şey yoluyla, kopmuş varlıklar, birbirleriyle iletişimleri içinde kendilerini kaybederek iletişim kurarlar, hayat bulurlar.”

Öyleyse Bataille için iletişim kurmak, tamamlanmamışlığın arzu ile karışmış yarasında gerçekleşir. Yara, iyileşme imkânı içinde ötekinin de yaralanmışlığının karşısında iyileştirici olabilecekken, konuşma, yüzyüze gelme, yazışma, bir arada bulunmanın, ortaklanmış dil içinde bir ikinci hali olarak –belki de daha vahşi, daha temelde, daha ilkel- “sessizliğin” “zincirlerinden boşanmış gürültüye” dönüşmesini de sağlayabilir. Zamanımızda yaşadığımız budur. Bataille’ın çok deneysel bir alanda biografisini teslim ettiği şey Köle ile Efendi arasındaki ikiliğin “köle” perspektifinden ele alınmasıydı. Zamanımızda “iletişim” sıradanlaştırılmış, gündelikleştirilmiş şiddetli sessizliklerimizin, bizi öteki olarak işaretlememesi için başvurabildiğimiz yegâne yöntemdir. İstisnasız iletişim kurarız. İletişim, harcamanın en saf haline dönüşmüştür. Çünkü iletişim kurmak demek, “enformaktikleştirilebilir” olan herşeyi “konu” etmek demektir. Nazilerin ortaya attığı yöntemlerin her biri istisnasız olarak yaşantımızın en mahrem ve mahrum bölgelerine sokulur. Reklam dili, rüya dili ile birleştiğinde “imkânsız hiç bir şey” haline gelebilir .

İL-ETİŞİM

“İnsanların doğal olarak kendiler için hazır bekleyen
koşullarda büyüdüğü ve bunun kendisi olmanı çok sağlıklı bir yolu
olduğu bir zaman vardı. Ama her şeyin altüst olduğu
bugünlerde, her şeyin büyüdüğü topraktan koptuğu bir dönemde,
hatta ruhun üretimi bile söz konusu olduğunda, insanlar
adeta geleneksel el becerilerinin yerine makina ve fabrikaya
uygun bir tür zekâ koyma gereği duyuyor”
(Musil, Niteliksiz Adam)

 

Hulki Aktunç’un “Bir Çağ Yangını” romanı, 1981 yılında Abdi İpekçi ödülünü aldı. Romanın aslında hiçbir anlatı türüne benzemeyen yapısı, ortaya çıktığı dönemin karmaşası ile açıklanabilir. Bir Çağ Yangını öyle bir edebi yapıttır ki, burada artık “edebiyatın kendisi” bile şüpheli konumdadır. Olay örgüsü, karakterler, nedensellik ilkesi, sebep sonuç, giriş, gelişme, diyaloglar, mekan tasvirleri, imgeler vb. hiç biri artık “yerli yerinde” değildirler. Kitabın başarısı ya da belki de başarısızlığı bunları “yerinden etmekteki” kararlılığında yatar. Bu yerinden etmenin, belki de darbe ile birlikte yerinden edilmişliklerle bir karşıtlık oluşturduğunu, neredeyse “imkansız bir iletişim” anında kitabın kendi ekonomisini dil açısından, dili tasfiye ederek gösterdiğini söyleyebiliriz.

- Efendim, katır doğurmaz ki! Üremez ki. Üreyemeyen ekonomi dünyanın hiçbir yerinde ayakta duramaz. Batıda da Doğuda da…
- Bizde aşılar niye hiç tutmuyor? Kaç şeker alırsınız?
- İki.
- Bu çayı içip gideyim ben de artık. Gecikeceğim. İşlerim var da.
- Bırakın canım. Ne güzel konuşuyorduk.
- Belki, ama..
- Siz, ne iş yapıyordunuz? (Bir Çağ Yangını, sayfa 119).

Bataille’ın tezine geri dönersek, iletişim, aslında imkansızdır. Şöyle yazar: “İletişimde, üzerine basıldığında ölen ne olduğunu bilmediğim kırılgan bir şey var.” İletişim, saydamlığı ile tehlikelidir de, ortaklanma aşk ya da erotizm dışında tarafları hiçbir zaman birbirlerinden tamamen yalıtma anına kadar sürüklemez, onları daha rahat birbirlerine ulaşacakları çeşitli araçlarla birleştirir. Nazi’ler için bu Erdem, Teslimiyet ya da Alman İdeali gibi şeyler olabilirken, başkaları için bu kümeler daha farklı şekillerde belirlenebilir. Nitekim Amerikalı Sosyolog David Reisman 1950’lerde yazdığı Yalnız Kalabalık kitabında bu tür ortaklanmaları incelerken, ortaya iki sosyal tip atar . Öteki-yönelimli tip ve iç (ya da gelenek) yönelimli tip. Akran grubu ile hareket eden, kabul edilmek için akranlarının yapıp etmelerine, diline ve onların gündelik tüketimlerine tabi olan “öteki-yönelimli” tip, iletişimin o imkansız doğasının tam tersine yaşar hayatını. Etrafındakiler tarafından sevilmek, merak edilmek, kabul edilmek, meşru sayılmak için herşeyi yapar, kendi ölçütleri olmadığı gibi, akran grubunun ölçütlerini benimsemek konusunda hiç zorluk çıkarmaz. Gelenek yönelimli tip ise daha, duygularını ve düşüncelerini başkaları yanında (zorbaca da olsa kimi zaman) söylemekten geri durmayan, baskıcı muhafazakar tipi temsil eder. Reisman’ın yarattığı bu tipler, 2000’lere gelindiğinde Mestrovic tarafından tekrar ele alınmış ve öteki-yönelimli tip, “duyguöteci” tip olarak kavramsallaştırılmıştır. Uzlaşmayan, imkansızı isteyen, kaprisli, kendi bildiğinden ödün vermeyen ve aynı zamanda yanıldığını da pek kabul etmeyen Bataille’ın kölesinin karşısında, duyguöteci tip “her türlü duygunun yaşanabileceğine” ikna edilmiş olandır. O “Mutlu Öğünün, Disneyvari bir dünyanın, arefenin sonsuz olarak aynı şevk ile yaşandığı” bir dünyanın insanı olarak “duyguyu” ve “duygusal” olan herşeyi aşmıştır. Böylece imkansız (yani bir anlamda mekânsız olması gereken) bir dünyanın ucunda yaşar. Saydamlığın ve geçirgenliğin mükemmel dünyasında, var olmayı ertelemiş gibidir. İletişim kurmak isteği ile harcama isteği arasındaki o erotik alan (yani yaranın olması gereken yer) reklamlar, sloganlar, cep telefonları, “hemen orada olmak”la kuşatılmıştır. Picasso’nun sözünü devralırsak “o aramaz, bulur”. Çünkü sadece bulabileceklerinin üretildiği bir dünyanın içinde yaşar. Orwell’in 1984’ünde yaşar, ama “mutlu”dur.

Başıboş dolaşan duygular ve kurgular

“Information” kelimesinin kökeninde “bilgiye biçim vermek” anlamı vardır. Günümüzde ve dilimizde “bilgi” ve “iletişim” kavramları çok yakın anlamlarda kullanılmaktadırlar. İlginçtir, “iletişim” kelimesi kökünde yer alan “il” ve “iletmek” her ne kadar işteş olsalar da, içlerinde kara, gizli bir yabancıyı da barındırırlar. “İl” kelimesinin anlamlarından birininin “el” yani “yabancı yer” olması bir kenara, Batı dillerinde “ortaklanma” olan şey olarak “iletişim” bizde “yabancının” ya da “ötekinin” varlığını kabul ederek işe başlar. Ondan haber iletecektir, ortaklayacaktır, ama öznesi ve nesnesi bir yabancıdır. Nasıl aslında gerçek dil deneyimi anadilimiz dışında yabancı bir dili anlamaktan geçiyorsa, iletişimin kendisi de “yabancı” olanı kavramaktan geçiyor. Kelime köken itibarı ile bu özellikleri taşırken, askeri bir terim olarak 1970’lerde hayatımıza girmiştir .

“Bugün bütün ekonomik etkinlikler enformasyon ekonomisinin tahakkümüne girme ve nitel olarak bu ekonomi tarafından dönüştürülme eğilimine girmiştir. Küresel ekonomideki bu coğrafi farklılaşmalar, farklı gelişme aşamalarının yan yana yaşadıklarının göstergesi değil, üretimdeki yeni küresel hiyeraşinin basamaklarıdır.” (İmparatorluk, Negri&Hardt)

Geleneksel olan iletişim biçimlerinin, yüzyüze karşılaşmaların, bir gecelik ilişkilerin gündelikleşmesi ile birlikte askerî bir kavram olan INTERNET’in insanların hayatına girmesi de böyle tuhaf bir süreci barındırır. INTERNET ağı, ilk olarak askerî bir yapılanma olarak “haberalma” bünyesinde keşfedilir. Fakat günümüzde soğuk savaşın bu tuhaf icadı, düşman olarak belirlenenlerin de elinin altında, ticaretten, pornoya, ansiklopediden, oyuna gündelik hayatın en önemli parçalarından biri olmuştur . Ve Musil’in belirttiği gibi bütün insan ilişkilerini yeniden kodlamıştır. Kökünde yatan düşünsel çorba içinde “özgürlük, hürriyet, insan hakları, haber alma, teknolojik gelişmeler, fordizm, taylorizm, kapitalizm vb.” gibi tonla şeyi barındırmasına rağmen bizde internet, bir mekan olarak algılanma eğilimindedir. İletişimdeki saydamlığı yeniden tanımlarken, bu saydamlığı aşırıya götürmüştür INTERNET. Zira o hem yer değildir, hem de yerde değildir. Hem yazıyı, hem sözü, hem de resmi taşır ve “24 saat canlı” hissi verir. Üretim/tüketim ilişkilerini sarsıntıya uğrayan geçen yüzyılın sanayileşme devrimi ve savaşları gibi, INTERNET de savaşlar ve yeni üretim teknikleri ve pazarlarla gelmiştir.

“Artık bir hayalet uzuv haline gelen dünya gözün göremeyeceği yere kadar uzanmamakta, garip bir pencerenin içinden tüm vehçeleriyle izlenmektedir. “Görüş açıları”nın ani artışı küreselleşmenin en son adımının habercisidir: bakışın, KYKLOPS’un tek gözünün küreselleşmesi. Kyklops’un hükmettiği mağara, şu “kara kutu”, bütüncül gerçekleştirme sendromunun kurbanı olan Tarih’in batan güneşini giderek daha zor gizlemektedir.” (Enformasyon Bombası, Paul Virilio)
Internet hakkında kavramsal bilgi üretimi had sahfadadır. İletişim ise bütün bu kavramsallaştırmalar içinde yeninden tanımlanır. Bir kere INTERNET’te bilgi haline getirilebilen, yani “enformatikleştirilerek üretilen” herşeye yer vardır. Çünkü ancak” bilgi haline getirilmiş olan” para etmektedir. Eğer “iletişim en ileri derecede harcamadır” formülü üzerinden gidersek ve yanımıza Bataille’ın “geveze ve yaralı kölesini” alırsak, tipik bir INTERNET sakini ile karşılaşabiliriz. Internet’te gözleyici bir merkez yoktur, birçok merkez ve denetim yapısı vardır. İletişim kanalları tek taraflı işlemez, çift ya da daha çok taraflıdır. Herhangi bir konuşma, yazışma cevapsız kalmayacağı gibi doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz, bilgi internet’in hem altını hem de paçavrasıdır. Ucu açıklığı ile merkez bir dünya olarak önümüzde durur. Buradaki dil, günlük dilimize benzememektedir. Herşey başka birşeye dönüştürülmek üzere sıkıştırılıp, tekrar açılan, tekrar yorumlanabilen, tekrar kalıba dökülen bir hale bürünür. Burada gelenek yönelimli tipin kendilik savaşımı saçmalaşmaktadır. Çünkü gelenek yönelimli tip, bir şekilde referans noktalarına, başlangıç noktalarına, kendisini sabitleyebileceği ve savunabileceği kerterizlere ihtiyaç duyar, oysa internet, bu noktasızlığın yarattığı bir ağ olarak çölü andırır. Edebiyatçımızın Internet ve İletişim konusundaki fikirleri olumsuzdur , zira bu fikirlerin hiç biri başlangıç noktaları olmadan hareket etmemeye dayanır. Bu yüzden de Türk edebiyatı ile internet arasındaki bağ henüz gelişme aşamasında bile değildir. Bu anlamda Tanzimat aydınından çok daha fazla şaşırmış durumdadır, çünkü gazete okuru sessiz, sağır, gövdesiz ve edilgenken, internette bunların hiç biri mevzu bahis bile değildir.

İletişim Kazaları

Çünkü burada ve şimdi arasında korkunç bir aralık mevcuttur. Zira 24 saat canlı, 24 saat açık ve her türlü yaranın ya da eksikliğin hem etimolojik hem de fiziksel olarak karşılanabileceği bir arz havuzu olarak böyle bir ağ, karşısındaki ekrana bakanın “tamamlanmamışlığının” “yamukluğunun” peşindedir. Sosyal yaşantının hiçbir evresi “bilgi” ile “söylentinin” birbirlerinin yerini aldığı ve ikisinin de eşit ölçülerde ulaşılabilir olduğu bir şekli almamaktadır . Bu yüzden de “burası” ile “gerçek hayat” arasındaki ayrım her zaman gerçek hayatı da dönüştürme eğilimindedir. Buradaki konuşma, karşılaşma, gerçek hayatta “kazara” olabilecek şeylerin, fantastik, rastlantısal, hayalî vb. terimlerle karşılanacak şeylerin hükümranlığı altındadır. Öyle ki internet ağlarında gerçekleşebilecek tek iletişim “ancak kendisi ile iletişim” olarak kullanıcıya geri dönmektedir. Söz ile yazının birbirine hem anlam hem de içerik olarak bu kadar karıştığı, imkanlarının sınırsızlığının imkansız bir dilsizleşmeyi, bunun karşısında gazetede, televizyonlarda “chatte kavga ettiler, birbirilerini bıçakladılar” ya da tam tersi “chat’te tanıştılar, evlendiler” haberlerini sıradanlaştıracak, arzu ile şiddet arasındaki sınırı da ortadan kaldırabilecek bir noktaya indirgenecektir. Ötekini dillendirmenin ve temsil etmenin hayali içinde yanıp tutuşan, muhafazakar edebiyatçı tipine karşı, “ötekiliklerin” karnavalı.

Sonuç ya da Janus = Şiddet ve Arzu “Tatmin edilemeyenin ötekindeki tezahürü”

Bataille üzerinden söylersek, “iletişime geçiren tamamlanmamışlık, harcamanın azdırılması” yönünde tekrar pazarlanır ve önümüze konar. Sistem kendi inşasını ötekinin değil, onun gövdesiz ötekilikleşmişlerinin içinden sağlar. Bu da geleneksel edebiyatçı tipini ortadan hem dil, hem de biçim olarak kaldıracaktır ve önlem alınmazsa, ortaklanma “onlar”ın istediği gibi olacaktır. Adorno gibi söylersek, günümüzde iletişimin altın kuralı “En bireysel olan, en gelen olandır”. Nazi Partisi’nin ifadeler sadece renk ve şekil değiştirmiş gibidirler. Internet, televizyon, cep telefonu vb. gibi tüm iletişim araçları, fiili olarak iletişim fikrinin topyekün sonlanmasına hizmet eder gibidirler, onu bir an, bir heyecan ya da bir arzunun yanına iliştirerek. Yazarı biricik kılan iletişimsizlik arzusu ortadan kaldırılmaktadır. Bilgiye yeniden biçim verme kudretini elinde bulunduran tüm o “küresel” yapıya karşı, edebiyatçının elinde kalan “karşıt-bilgi” üretme tekniklerini, bu anlamda hem yazıyı, hem sözü hem de bunların mecralarını dönüştürmekten başka çare yoktur: “Üye ol, mutlu ol” dışında bir çaremiz olabilmesi için en azından. Mükemmel ülfet  anı, artık cemaat içi bir söylemi dillendirmekten öte, “en genelin” “en bireyseli” içine aldığı küresel bir utku haline gelmiştir zira..

Varlık, Temmuz 2006 Dosyasına verdiğim yazı.. 

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Yazan Serkan IŞIN

Eylül 13th, 2006 at 10:33 pm

Klasör Yazı

Bir yorum da senden

Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.