Bir soru üzerine
Selçuk Orhan Eylembilim grubunda son dönemde şiir ve kuram arasındaki ilişki ile ilgili bir mesaj attı, üzerime alındım. Verdiğim cevap aşağıdadır.
Sanıyorum konu ile ilgili olarak burada kayda değer birkaç laf edebilirim. Zira, hem çoğu şair tarafından “şiir olarak” kabul edilmeyen ya da edilemeyen bir şeye şiir demekle “kötü” bir iş yapıyor, hem de kuramsal kaynakları çok muğlak (bu anlamda ne Batılı ne Doğulu ne de buralı) bir bebeye don biçmeye uğraşıyorum. Bahsettiğimiz şey Görsel Şiir’dir. Yani Teori ve Pratik ilişkisi acayip mi acayip bir şeylerle iştigal ediyorum.
Ancak ortaya öncelikle galiba, kendimize kurduğumzu sözlüğü dökmem gerekiyor. Öyle olduğunda hem Edebiyat Tarih ilişkisi bir kalıba oturuyor, hem de şiirin muğlak doğası dolayısıyla birbirine karışması pek muhtemel konuları bir kenarda sakin sakin tutabiliyoruz.
Örneğin şiir kelimelerle mi yazılır, yoksa harflerin her biri kendi başlarına gösterge olabilirler mi? Bu soruya türk şiirinin verebileceği cevap öğrenilmiş çaresizliktir. Elbette Kelimeler.
Bu basit soru ile birlikte en zorlu işe giriş yapılıyor. Zira “şiir” teknik bir terim olarak başka türlü birşeye dönüşüyor, bir çıktıya (buna sonra geleceğiz).
Modern türk şiiri için söz ile sözün mecrası arasında bir ayrım var mıdır? Yani söz/ses ilişkisi yeniden kurulabilmiş midir? Yoksa güncellenmiş midir? Sonuç her ne olursa olsun -sosyolojinin alanına giriyoruz, biraz da politika- Şiir, kitlelere yedirilen bir çok “kültürel dönüşüm hapı” gibi dönüştürülmüştür. Bu küçükken az içtiğiniz sütün yerine, büyüdüğünüzde kemoterapi tedavisine mahkum kalmanız gibi birşeydir. (Abartmıyorum). Kelebek etkisi.
Aslında hiç bir şey, yönetici kadro, Kazım Karabekir ya da Prens Sabahattin’in verdiği kararlardan ayrı ya da bağımsız değildir. Gazete Tanzimat aydınını, yazarını çizerini nasıl baştan yarattı / ayarttı ise, işin içine katılmış bir değişken olarak durmaktadır, hâlâ. Öyleyse harflerin değişimini es geçmek mümkün değildir, zira yazılı harfler ile kurduğumuz fonetik bir ilişki varsa bile bu “budanmış” ya da “güncellenmiş”tir. Güzel. En azından bir değişken olarak elimizde harfler var. “Kültürel” demiştim değil mi, evet işte o kültürel dönüşümün içinde en önemli yeri harfler tutar. Ve bu sizi örneğin Hurufiliğin yaklaşık 250.000 Işık yılı uzağına fırlatır. Bir şair için değil, ama bir sanatçını Tini için ihtiyaç duyabileceğiniz çoğu başlangıç noktası, çoğu kez “Sevgili” yazmak yerine size 62′den tavşan yaptırır. Bu “gösterge”nin ölümüdür. tüm alegori ölmüştür. Zira simgesel ile imgesel ve buna bağlı olarak “anlam” katmanı çoktan suyu kaynatmıştır. Kültür size bir matris verir, ama her matrisin çözdüğü denklemler aynı değildir. Lonca sistemi size asla “çip” yapmayı öğretmez ya da tımar, sosyal güvenlik yasalarının yerine geçemez. Demek ki “medeniyet” dönüştürülemez. Nokta.
O zaman eğer örneğimizdeki gibi “harfler”e kafayı takmış ve bunların yazının katmanları ve taşıyıcıları olarak diğer tüm “kültür alanları” ile ilişkili olduğunu hükmetmişseniz işiniz “kuram”a bakar. Sizi kurtaracak şey, “edim içinde karşılaşacağınız” teknik ile “türkçe” adı altında tuttuğumuz “dil” yetinizi birleştirmektir. Matbaayı yeniden keşfetmeli, baskı makinalarını evde denemeli ve en önemlisi tipo baskıda ne halt edeceğinizi düşünmeyi de akıl etmelisiniz.
Ben en büyük darbeyi şair olarak kendime vurduğum zaman görsel şiire bulaştım. Ve tam da o anda en büyük darbe olarak “şiirime” çarptım. Şiir bir sanat türü olarak, belki de sanatların sanatı olarak sizden en büyük mizaç manyaklığını bekler. Mizacınızın tamamen dağılacağı birşeyi yapmayı, akıl etmeyi. Yani sizden kendisini yok edebileceğiniz bir yetenek sahibi olmanızı ister. Bu en büyük yetenek olarak bir kenarda durur. Bu şairin kendine karşı cihadıdır da denebilir.
Görsel şiire bir “eyleyen” var mıdır? Örneğin bir “vatandaş” var mıdır, biri ya da? Bunu kim yazdı bile diye soramayacağımız bir eserin sahibi olmak, kuramın her piksel darbesinde kendini ortadan kaldırmayı seçmektir. Eh bu da az birşey değildir.
Kendi kuşağım ve etrafımda olan bitenler arasında çizdiğim en büyük ayrım buraya yatıyor. Dil ve şiir, bana bir merdiven vermişti. Kelimeler, sözler, imgeler, yapılar, anahtarlar. Ve ben bunların tepesine çıkıp merdivene tekmeyi bastım. Şiir, Türk Şiir’i, bir adamın Türkçe içinde yazabileceği, yapabileceği, çizebileceği ve saçmalayabileceği bir alana bu sayede çıktı. Ve buraya varırken, Cöntürk’ü yeniden keşfettim, Uyar ile Yunus Emre arasındaki bağı tekrar kat ettim örneğin ve işin içine bir sürü yeni şey katmayı düşündüm, düşünmekteyim. Görsel ve Plastik sanatları olmayan bir ülkede, şiir ile plastik olanı birleştirmeye gayret ederken, “şiir” diye adlandırılan birşeyin baskısından kurtulmayı istemek herhalde ona bakmak için en uzak noktalarda gezinmek gerekiyordu.
Bu anlamda örneğin Sözlü Kültür Yazılı Kültür ve Basılı Kültür ayrımını ortaya koyduğunuz an, şiirin aslında Şiir olarak yazılan ve söylenen ve basılan şiirin ötesinde birşey olduğunu da görmekten kendinizi alamayacaksınız. Bu ayrımın, bir ayrım olarak Türkçe’yi Şiir için daha güçlü kılacağını düşünüyorum. Örneğin Dada Korkut diye bir seri yaptım, örneğin “iş” kelimesini şiir içinde yeniden anlamlandırdım, örneğin İLetişim kelimesinin sözlüğümüze girmesinin 70′li yıllara rastgelmesi karşısında şaşırdım vs.
O zaman şu söylenebilir, sanıyorum ki şiirde pratik ve teorik ancak “eylem” içinde barınır. Bunlar Baudelaire’in üstümüze sıvayıp kaçtığı Fransız yalanları gibi değildirler. İlerleme şiir için gereklidir, zira Dil Şiir’in bilgi rotorudur.
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.
