Haşim’i yeniden okumak: “Bir reng-i küdûret ki eder bizi dil-tenk*”
Öyle bir vezin istiyorduk ki seyyal olsun, uzansın, genişlesin; sonra nalân râşelerle dağılsın. (1910)
Kırmızı: Lâkin o zaman doğdu senin çehre-i lâlin
1929’da Edwin Hubble yeni bir güçlü teleskop kullanarak, evrenin daha önce düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu gösterdi. Üstelik, daha önce gözlemlenmemiş bir olguyu da fark etti. Işık, hareket eden bir kaynaktan gözümüze geldiğinde frekansında bir değişim olur. Bu durum, tayf (spektrum) renkleriyle ifade edilebilir. Bir kaynak bize doğru yaklaşırken, bu kaynaktan çıkan ışığın frekansının, tayfın yüksek frekans tarafına (mor renge) doğru kaydığını görürüz. Kaynak bizden uzaklaştığındaysa, tayfın düşük frekans tarafına (kırmızı renge) doğru bir kayma görürüz. İlk defa Avusturyalı Christian Doppler tarafından geliştirilen ve onun ardından “Doppler Etkisi” olarak adlandırılan bu teorinin astronomiye büyük katkıları vardı. Yıldızlar, gözlemcilere karanlık bir zemin üzerindeki bir ışık deseni olarak görünür. Birçok yıldızın tayfının kırmızıya doğru bir kayma gösterdiğini fark eden Hubble’ın gözlemleri, galaksilerin, uzaklıklarıyla doğru orantılı bir hızla bizden uzaklaşmakta olduğu fikrini doğurdu. Hubble evrenin genişlediğini düşünmemiş olsa da, bu yasa Hubble Yasası olarak tanındı.
Hubble, kırmızıya kayma ile galaksilerin görünen parlaklıklarıyla ölçülen uzaklıkları arasında karşılıklı bir ilişkinin [korelasyon] olduğunu gözlemledi. O dönemde gözlemlenebilen en uzak galaksilerin saniyede 25.000 mil hızla uzaklaşmakta oldukları ortaya çıktı. 1960’larda 200 inçlik yeni teleskobun gelişiyle birlikte, saniyede 150.000 mil hızla uzaklaşan çok daha uzak nesneler keşfedildi.
(AKLIN İSYANI, Alan Woods - Ted Grant, Tarih Bilinci Yayınları)
siyah : Zulmet o kadar doldu ki âfâk silindi
Aslında toprağa uzunlamasına kazılmış dar ve düm-düz bir hendek yahut bir değnek veya parmak ile kum üstüne çekilmiş bir çizgi manasına gelirdi. Hatt kelimesi genellikle, uzun ve dar şeklinden dolayı “mezar kazmak” manasına da kullanılır. Sonraları sokak ve yolları ile bir iskan yerini (hitta) belirtmek manasında kullanılmıştır. Nihayet bir kağıt yahut tirşe üzerine çekilen bir çizgi veya bir satır yazı manasını almıştır.
Bu son mânâ galiba, bu kelimenin ilk kullanılışından, bir falcının kum üzerine çizip, kendisinden sorulan şey hakkında müsbet ya da menfi anlam çıkardığı çizgilerden gelmiştir. Bu maksat ile falcı, bir şeriki ile beraber, kum üstüne, adetlerini hatırda tutmağa imkan bırakmayacak bir süratle bir takım çizgiler çizerdi. Sonra çizgileri yavaş yavaş ve ikişer-ikişer siler ve bu sırada şeriki: “Ey İyan’ın iki oğlu, çabuk bize haber ver” diye mırıldanırdı. Eğer sonunda iki çizgi kalırsa, muvaffakiyet muhakkak sayılırdı: biz çizgi kalması, işin olmayacağına delalet ederdi. Böylece kehanet islam şeriatince tahrim edilmiş ise de, başka bir fal tarzı uzun zaman bakî kalmıştır ve belki hala kullanılmaktadır. Bu hatt usulü ile fala bakan falcı kuma yalnız üç çizgi çizdikten sonra, avucuna bir miktar arpa yahut hurma çekirdeği alıp, çizgilerin üstüne düşme şekillerine göre, bir işin olup olmayacağını haber verirdi. (HATT, İslam Ansiklopedisi)
Gül : bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fâm / sisler uzanırken
Sanat eserleri tabiattan kopya edilmiş değildir. Kubbe ve minare, çınar ve selviyi taklit etmez. Ehram, çölün kum helezonlarını örnek tutmamış, gotik tapınak Fransız ormanlarından biçimini almamıştır. Fotoğraf aracının acımasız gözüyle biçimleri, görünümleri, olayları görüp saptayan sinema, bu bakımdan, kökleri ta insanlığın hüzün kaynaklarına kadar uzanan, zamanın başından beri var olan sanatın niteliğiyle taban taban zıt bir amaca uymaya zorunludur.
(Sinema, Ahmet Haşim)
Mavi : Gürültüsüz ve uzak mâi diğer âhûlar…
Uluslararası bilimadamlarından oluşmuş bir ekibin yaptığı araştırmalara göre Kainat’ın şimdiki rengi beje yakın fakat yaşı 2.500 milyon yılken yani çok uzak bir geçmişte açık maviydi.
(The Colour of the Young Universe, ESO 2003 araştırma sonuçları)
Altın rengi: Şimdi zer gözleriyle tâ öteden
Şeytansı bir alevin dokunuşuyla her yanı ateş kırmızılığına boyanan çağdaş kadın yüzü yanında, uzun sarı saçlı ve mavi gözlü “melek” şimdi aptal bir halayık yüzünden daha fazla çekici değil.
(Kelimelerin Hayatı, Ahmet Haşim)
Beyaz : bir reng-i küdûret ki eder bizi dil-tenk
Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. Güneş, hayale izin vermeyecek tarzda her şeyi açık ve parlak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik. (…) Onun ışığında eğlenmenin ve mutlu olmanın hiç imkânı var mı? (…) Artık her şeyi açıkça görmek acısından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve hayal etmek imkânının sarhoşluğu, vücudumuzu yavaş yavaş bir afyon gibi uyuşturuyordu. (…)Dünyanın güzelliğinden korkmaya başlamıştık.
(Ay, Ahmet Haşim)
Simîn: Vahşi karaltılardaki sîmîn kuşların
Gerçekten, kanatları kırık bir leylek, beyaz elbiseler giyinmiş bir hasta gibi, uzakta, ağaçların arasında boynu büyük dolaşıyor ve ikide bir, dallar ve yapraklar arasında görünen mavi ve serbest gök parçalarına kırmızı yuvarlak gözleriyle durup bakıyordu.
(Gurebâhâne-i Lâklâkan, Ahmet Haşim)
Pembe: Bu penbe gül, bu karanfil ağır ağır erimiş
Fotoğraf adesesine hiç güvenim yoktur. Onun için de, fotoğraf aracının bulunmasıyla portre ressamının görevine son bulmuş gözüyle bakanlara hak vermek bence güçtür. Biçim ve madde, ışığın yansımalarına göre, her an değişir. Bu bakımdan, hiçbir yüzün nitelikleri değişmeyen, tek bir görüntüsü yoktur. Fırça sanatçısı, çizeceği yüz üzerinde, uzun süre hayatın alçalıp yükselişlerini gözlemek ve onu birçok değişmelerinde yakalamak yoluyla, sonunda gerçek kimliğinin gizli çizgilerini sezmeyi ve görmeyi başarır. Fotoğraf, beynin bu çözümleme ve birleştirme gücüne sahip değildir. Onun için duyarlıklı cam üzerinde resimleşen biçime bir belge değeri yakıştırılamaz.
(Gazi, Ahmet Haşim)
Esmer: (…)Kocaman bir fil leşi gibi, havada çürüyüp gitmektedir
[Piyale’de] Anlatım, enikonu plastik ve pitoresk bir kimliğe ulaşmıştır. Sanki karşımızda şair değil de kızıl renklere tablolar çizen bir ressam vardır. Fırçasını kanayan ruhuna daldırarak oradan aldığı çağrışımları doğadan aldığı duyumlarla birleştirmekte, sözcükleri müzikle yoğurarak boya gibi kullanmaktadır. Sonunda, nesnel gerçeğe pek benzemeyen, ama bizi ondan çok etkileyen öznel bir gerçek ortaya çıkmaktadır.
(Asım Bezirci)
Nirân: dökmüş suya ezhâr-ı ziyâ, dillere nîran;
Mekansızlaştırma ya da daha geniş bir tanımla, mekan-yokluk ilişkisi şiirin kendisini ve onu aşkınlaştıran özneyi var olan mekandan çıkararak, diyelim nesneler dünyasından kopararak, şiirin mekanına taşıması eylemidir.
Derrida’nın “körlerin resim yapması” üstüne geliştirdiği söylem ve oluşturduğu yorum da gene bir tür yoklukla sınırlandırılmaktadır. Derrida, çizmek, hatta genel olarak yazmak için görmenin “çok da” gerekli olmadığını söylemektedir. Dolayısıyla “gönül gözüyle görmek bu konuda yeterlidir, ki bu da görselliğin dahi bir yoklukla çevçevelenebileceğini göstermektedir.
(Hasan Bülent Kahraman, Şiir, Sihir mi, Büyü mü ki, Fal mı ki? Türk Şiiri Modernizm Şiir, içinde)
tehî: tehî ufuklara reddetti dâima sesimi.
Somut şiirin “belirsiz işaret”i son olarak dilin “sadece bir uzamı kapladığı; metaforik olarak okurun bunu sabitleyemeyeceği, ona bir anlam yükleyemeyeceği, diğer terimlerden oluşan bir zincire metonimik bir seyahate gönderemeyeceği” bir tiksinme ve dışlamayı anlatan şiirdir.
“belirsiz işaret” olarak somut şiir, tutkulardan biri olmayan, tersine kuvvetli bir tepki ve reddetme olan aşkınlığın formülasyonunun şiiridir. Modern somut şiirin tersine çağdaş somut şiir sloganlaştırma ve reklamcılığın evrensel dilinden uzak durur. Aktif bir şekilde işaret ve yazıbirimin demontaj ve yeniden montajıyla dilin kapitalist değer yapmasını kırmaya çalışır. Somut şiir anlık göndergesiz bir harita olarak, anlam yaratımının bağına yakalanmış söylenmemişin (inarticulation) imkansız sistemidir. (Sözcüklerden Sonra Sonsöz, Derek Beaulieu, http://poetikhars.com/belgeler_61 çeviren: Suzan Sarı)
Nîlî: o gözlerindeki nîlî sükût-i istifham
“A” harfinin sıralanmasıyla yukarıya doğru gelişen üslubu, öte yandan dumanlı ve sınırı bilinmez sözlerin etkisiyle yanlamasına bir genişleme alırdı. Bundan dolayı, bu dil, bazan düşünceye hiç gerek duymadan, salt kelimenin büyüsüyle, gök ve denizin baş döndürücü yükseliş ve genişliğini almayı başarırdı.
(Son Doğulu, Ahmet Haşim)
Lâl: Onların hüzn-i lâl ü müştereki
Şimdi biz, tıpkı Faust gibi, tozlu bir kitaplıkta iskeletler, inbikler, küreler arasında, çapraşık eski bir yazının anlaşılmazlığı üzerine eğilmiş iken, aşağıda, bir bahar gecesinin ayışığı içinde, kokulara ve rüzgarlara karışmış, ürpertili aşk ve neşe şarkıları dolaşıyor ve genç bir insanlık, ışıklı bir ırmak gibi, yeni gün doğuşlarının aydınlıklarına doğru koşuyor.
(Yıkıntı, Ahmet Haşim)
lacivert: bu ses kamerlerin altında…
Eski saz sandalyelere uzandık, güzel bir Çin çayından yudumlar içerek çevrede yoğunlaşan akşam lacivertliğine ve bir köşesine ince bir yeni ayın çizildiği yeşil göğe daldık ve sustuk.
(Gurebâhâne-i Lâklâkan, Ahmet Haşim)
* Yazı Kitap-lık dergisinin Ahmet Haşim dosyasında yayınlanmıştır.
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.