Nis 30

Milliyet Sanat’tan Sema Aslan’a göre Türk Şiiri Yükselişte. Şöyle denmiş geniş haberde:

Sırtını böylesi zengin bir kaynağa yaslayan şiirimiz, uzun sessizliğinin ardından yine bir değişimin nüvelerini biriktiriyor içinde. Edebiyat ortamı, bu ‘yeni şiir’in yakın zamanda şiirde dönüştürücü bir etki yaratacağı görüşünde.

Doğası gereği, sesini dizelerinde taşıyan, yüksek sesle konuşmayan şiirin 2000 sonrası kabına sığmaz bir hal aldığı, edebiyat çevrelerinde uzun süredir konuşuluyor. Dahası, yazılı ve görsel medyada çıkan ‘şiir’ haberlerinde de bir artış olduğu dikkatlerden kaçmıyor.

Fiili durum gerçekten “şiirin konuşulduğu” yönünde mi yoksa, şairlerin fazla gevezelik ettiği yönünde mi? Mallarme’nin yazdığı gibi herşey “burada edebiyat enfes bir kriz geçiriyor kökten“.

Yine de karamsar olmaya gerek yok. Ortada şiir yok, göze görünenlerin ve adı duyulanların hiç birini de ciddiye ne kadar alabiliriz bilmiyorum. Ama yine de karamsar olmaya gerek yok.

Türkiye’de şiir ve şair arasındaki bağ genelde “meşru”laşma anlamında bir merkez/çevre ilişkisine sahiptir. Birbirlerini okuyan şairlerin, birbirlerini “şair” diye takdim ettiği bir çevre habitat konumunda şiir şu günlerde. Şiiri bir yazınsal ürün olarak algılamadığımız açık, onu sözlü kültür’ün çevreninde algıladığımız da ortada. Yani şiir hakkında konuşurken konuştuklarımızı seviyoruz, şiiri değil, hatta şiirden nefret ediyoruz.

Nis 30

Milliyet Sanat’tan Sema Aslan’a göre Türk Şiiri Yükselişte. Şöyle denmiş geniş haberde:

Sırtını böylesi zengin bir kaynağa yaslayan şiirimiz, uzun sessizliğinin ardından yine bir değişimin nüvelerini biriktiriyor içinde. Edebiyat ortamı, bu ‘yeni şiir’in yakın zamanda şiirde dönüştürücü bir etki yaratacağı görüşünde.

Doğası gereği, sesini dizelerinde taşıyan, yüksek sesle konuşmayan şiirin 2000 sonrası kabına sığmaz bir hal aldığı, edebiyat çevrelerinde uzun süredir konuşuluyor. Dahası, yazılı ve görsel medyada çıkan ‘şiir’ haberlerinde de bir artış olduğu dikkatlerden kaçmıyor.

Fiili durum gerçekten “şiirin konuşulduğu” yönünde mi yoksa, şairlerin fazla gevezelik ettiği yönünde mi? Mallarme’nin yazdığı gibi herşey “burada edebiyat enfes bir kriz geçiriyor kökten“.

Yine de karamsar olmaya gerek yok. Ortada şiir yok, göze görünenlerin ve adı duyulanların hiç birini de ciddiye ne kadar alabiliriz bilmiyorum. Ama yine de karamsar olmaya gerek yok.

Türkiye’de şiir ve şair arasındaki bağ genelde “meşru”laşma anlamında bir merkez/çevre ilişkisine sahiptir. Birbirlerini okuyan şairlerin, birbirlerini “şair” diye takdim ettiği bir çevre habitat konumunda şiir şu günlerde. Şiiri bir yazınsal ürün olarak algılamadığımız açık, onu sözlü kültür’ün çevreninde algıladığımız da ortada. Yani şiir hakkında konuşurken konuştuklarımızı seviyoruz, şiiri değil, hatta şiirden nefret ediyoruz.

Nis 30

Kökler‘in Mart-Nisan-Mayıs 2006 tarihli 11. sayısı çıktı. Dergi Türk şiirinde yenilik fikrini ele alan iki başyazıyla açılıyor. Osman Özbahçe, “Türkiye’nin Hayatı” başlıklı panoramik yazısında Türk şiirindeki yenilik fikrini tarihî yenilgimizle ilişkilendiriyor. Murat Güzel, “Günümüz Şiirinde Yenilik Fikri” başlıklı yazısında günümüz şiirinin bir yenilik fikrine sahip olmadığını, bunun temel sebebinin bir kök fikrinden yoksunlukta yattığını dile getiriyor. İkinci Yeninin Doğuşu Kökler‘in dosya bölümündeki ilk yazı Osman Özbahçe’nin, “İkinci Yeninin Doğuşu” başlıklı yazısı. Osman Özbahçe, İkinci Yeninin merkez şairlerinin; Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever ve Ece Ayhan’ın Orhan Veli ve İkinci Yeni yorumlarını inceleyerek İkinci Yeninin doğuşunu netleştirmeye çalışıyor. Bu görüşlere İsmet Özel’in yorumlarıyla açılım kazandıran Özbahçe, İkinci Yeni meselesini olabildiğince somutlayarak belirli bir bütünlüğe kavuşturuyor. Sezai Karakoç: Medeniyet Davasının Şairi Ali K. Metin’in Sezai Karakoç şiirini incelediği, “Sezai Karakoç: Medeniyet Davasının Şairi” başlıklı yazısı, bugüne değin Sezai Karakoç şiiri hakkında yazılmış en iyi yazılardan birisi. Karakoç şiirini, Hızırla Kırk Saat‘i esas alarak iki döneme ayıran Ali K. Metin, Sezai Karakoç’un Mehmet Âkif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl şiirini senteze kavuşturduğunu, şiirindeki medeniyet ideali sebebiyle topluma öncülük vasfı taşıdığını ileri sürüyor. Karakoç şiirini genişçe ele alan bu yazı, Karakoç şiirini kavramada vazgeçilmez bir niteliğe sahip. Cahit Zarifoğlu’nun Şiire Dair Düşünceleri Mehmet Erdoğan, Cahit Zarifoğlu’nun günlüklerini, gazete ve dergi yazılarını, Mavera‘daki “Okuyucularla” köşesini tarayarak, Cahit Zarifoğlu’nun şiire dair düşüncelerini netleştirmeye çalıştığı yazısı Cahit Zarifoğlu’nun poetikasına giriş mahiyetinde. Erdoğan’ın yazısı, Zarifoğlu’nun şiire dair düşüncelerini derli toplu bir şekilde sunan ilk yazı olmasıyla ayrı bir öneme sahip. Cahit Zarifoğlu’nun şair ve yazarlığının yanı sıra ağabeylik vasfını da gündeme getiren Erdoğan’ın, Cahit Zarifoğlu’nun kitaplarının birkaç baskı yapmasına karşılık hâlâ özensiz bir şekilde basılmalarını kabullenemeyişine katılmamak mümkün değil. Sezai Karakoç’un İnci Dakikaları “Şiirin Eşiğinde” bölümünün bu sayıdaki konuğu Sezai Karakoç. Hayriye Ünal, Sezai Karakoç’un, “İnci Dakikaları”nı yakın okumaya tâbi tutuyor. Şiir Kökler‘in 11. sayısında Oğuz Karakaş, Ali Celep, Ali K. Metin, Murat Güzel, Serkan Işın, Suavi Kemal Yazgıç, Osman Özbahçe ve Hakan Şarkdemir’in şiirleri yer alıyor. Mehmet Harmancı’nın “Türk Felsefesi” adlı hikâyesi Türkiye’de felsefenin niçin gelişmediği üzerine kurulmuş. “Öteki Yazılar” bölümünde Mehmet Erdoğan’ın rahmetli Esat Coşan Hoca ve çocuk yayıncılığımızla ilgili iki denemesi bulunuyor. İletişim: Vadi Yayınları, Bayındır Sokak, 36 / B, Kızılay / Ankara, Tel: 0312. 435 64 89 - 405 70 20. e-mail: koklerdergi@yahoo.com koklerdergi@hotmail.com osmanozbahce@ttnet.net.tr

Nis 30

Kökler‘in Mart-Nisan-Mayıs 2006 tarihli 11. sayısı çıktı. Dergi Türk şiirinde yenilik fikrini ele alan iki başyazıyla açılıyor. Osman Özbahçe, “Türkiye’nin Hayatı” başlıklı panoramik yazısında Türk şiirindeki yenilik fikrini tarihî yenilgimizle ilişkilendiriyor. Murat Güzel, “Günümüz Şiirinde Yenilik Fikri” başlıklı yazısında günümüz şiirinin bir yenilik fikrine sahip olmadığını, bunun temel sebebinin bir kök fikrinden yoksunlukta yattığını dile getiriyor. İkinci Yeninin Doğuşu Kökler‘in dosya bölümündeki ilk yazı Osman Özbahçe’nin, “İkinci Yeninin Doğuşu” başlıklı yazısı. Osman Özbahçe, İkinci Yeninin merkez şairlerinin; Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever ve Ece Ayhan’ın Orhan Veli ve İkinci Yeni yorumlarını inceleyerek İkinci Yeninin doğuşunu netleştirmeye çalışıyor. Bu görüşlere İsmet Özel’in yorumlarıyla açılım kazandıran Özbahçe, İkinci Yeni meselesini olabildiğince somutlayarak belirli bir bütünlüğe kavuşturuyor. Sezai Karakoç: Medeniyet Davasının Şairi Ali K. Metin’in Sezai Karakoç şiirini incelediği, “Sezai Karakoç: Medeniyet Davasının Şairi” başlıklı yazısı, bugüne değin Sezai Karakoç şiiri hakkında yazılmış en iyi yazılardan birisi. Karakoç şiirini, Hızırla Kırk Saat‘i esas alarak iki döneme ayıran Ali K. Metin, Sezai Karakoç’un Mehmet Âkif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl şiirini senteze kavuşturduğunu, şiirindeki medeniyet ideali sebebiyle topluma öncülük vasfı taşıdığını ileri sürüyor. Karakoç şiirini genişçe ele alan bu yazı, Karakoç şiirini kavramada vazgeçilmez bir niteliğe sahip. Cahit Zarifoğlu’nun Şiire Dair Düşünceleri Mehmet Erdoğan, Cahit Zarifoğlu’nun günlüklerini, gazete ve dergi yazılarını, Mavera‘daki “Okuyucularla” köşesini tarayarak, Cahit Zarifoğlu’nun şiire dair düşüncelerini netleştirmeye çalıştığı yazısı Cahit Zarifoğlu’nun poetikasına giriş mahiyetinde. Erdoğan’ın yazısı, Zarifoğlu’nun şiire dair düşüncelerini derli toplu bir şekilde sunan ilk yazı olmasıyla ayrı bir öneme sahip. Cahit Zarifoğlu’nun şair ve yazarlığının yanı sıra ağabeylik vasfını da gündeme getiren Erdoğan’ın, Cahit Zarifoğlu’nun kitaplarının birkaç baskı yapmasına karşılık hâlâ özensiz bir şekilde basılmalarını kabullenemeyişine katılmamak mümkün değil. Sezai Karakoç’un İnci Dakikaları “Şiirin Eşiğinde” bölümünün bu sayıdaki konuğu Sezai Karakoç. Hayriye Ünal, Sezai Karakoç’un, “İnci Dakikaları”nı yakın okumaya tâbi tutuyor. Şiir Kökler‘in 11. sayısında Oğuz Karakaş, Ali Celep, Ali K. Metin, Murat Güzel, Serkan Işın, Suavi Kemal Yazgıç, Osman Özbahçe ve Hakan Şarkdemir’in şiirleri yer alıyor. Mehmet Harmancı’nın “Türk Felsefesi” adlı hikâyesi Türkiye’de felsefenin niçin gelişmediği üzerine kurulmuş. “Öteki Yazılar” bölümünde Mehmet Erdoğan’ın rahmetli Esat Coşan Hoca ve çocuk yayıncılığımızla ilgili iki denemesi bulunuyor. İletişim: Vadi Yayınları, Bayındır Sokak, 36 / B, Kızılay / Ankara, Tel: 0312. 435 64 89 - 405 70 20. e-mail: koklerdergi@yahoo.com koklerdergi@hotmail.com osmanozbahce@ttnet.net.tr

Nis 29

Site açıldığından beri gelen metinlerden kanımca önemli anlar ve dakikalar..

Okumaktaki bakmak, bakışmaktaki bakmaktır. Fakat okumak bakışmaktan dışarıdadır. Sözün ve gözün bu acayip aralıkta karşılaşmasının fiilidir okumak. Sözü görmek ise acayip bir imkansızlıktır. Sözün artık bir şey olduğu hatta harcanan bir şey olduğu bir fiildir. Görmekteki bakmanın ördüğü, metin ettiği, sözün kendisini bir tasarrufa tercüme ettiği iktisadi bir fiildir. Sözün mülkiyeti bu tasarrufta bildirilebilir bir şey haline gelir. Yazışmak bu sayede bir ara görüşmektir. (Bağışıklık, Barış Özgür)

Bütün bu gelişmeler sonrasında şiir “sözlü ile yazılı kültür arasında” kayda geçirilmiş hikmet olarak bir görünür bir de batar. Eski şiirin “insansız” dünyası, kendisini “Hürriyet” pastişlerine boğmuş yeni nesilin iniltileri ile trajik bir hâlde bulur, o daha önce bilinmeyen bazı kelimelerin taşıyıcısı olarak eskinin nurlu biçimleri üzerine kurulan tuhaf bir zihniyetin de taşıyıcısıdır artık. İletişim kurmaya çalıştığı güruh ile ilk yabancılaşmasını belki de bu anda yaşayacaktır. Namık Kemal, buhar kazanlarını ve endüstrileşmenin büyüsünü gördüğü Londra’da ne yazık işçi sınıfı ayaklanmalarını göremeyecek, “biz de yaparız” diyerek “Hürriyet”e esir olmak üzere “harabata” geri dönecektir. (III Yıl sonunda neler oluyor?, Serkan Işın)

Bu noktada belki süsleme ile kolaj arasındaki fark da ortaya çıkmış gibi görünmekte çünkü kolaj genellikle nesnelerin işlevlerini de değiştirir, bağlamlarını kırar. Ancak süsleme daha çok var olanın, kabul görenin güzelleştirilmesi için genellikle de ortak bir estetik anlayışıyla yapılır, oysa bu arabaların içine dışına, sağına soluna iliştirilen nesneler böyle bir estetik bütünlük yaratmazlar, hepsi farklı zamanlardan toplanmış ve ötesi berisi düşünülmeden bir araya getirilmiş gibidir. (Türk-İş-Kolaj, Deniz Tuncel)

Yves Klein’ın arabasının üstüne bağladığı tuvallere hem şekil veren hem de onları deforme eden, yağmur, rüzgâr, güneş ışığı ve kar gibi doğal süreçler, Yves Klein’ın doğadan yardım almasını sağlamıştır. Her ne kadar resmin son hâlini Yves Klein belirlese de doğal etkenlerin yarattığı “maddesel” dokunma durumu, anlamın “diğer” süreçlerden yararlanıp bütünlenmesine olanak vermiştir. (Maddeden Kurtulma Yolları, Efe Murad)

Bu sistem içinde şairin yeri neresidir? Bugünkü şiir anlayışına bakarak şairin bir problem olduğunu söyleyebilir miyiz? Yukarıda tanımlanan kişiden şair ve okuyucu olur mu? Çok satanlar listesiyle bir alakaları var mı? Şair bir sistemin elemanı olabilir mi? Olursa şair olur mu? Kapitalizmin şiiri satın aldığını ve sonra tekrar sattığını düşünebilir miyiz? Diyonizyak olanın bu kadar pohpohlanması kimin yararınadır? Şiir yazmak deyince ne anlıyoruz? Şiir gösterilebilinir mi? Şiir nedir sahiden? (bu soru daha önce sorulmuştu tekrar soralım) Şiir birilerinin tekelinde olan mal mıdır? Fabrikasyon şiirle, el yapımı arasında farkı farkeden okuyucu (şair) var mı? Okuyucu kim? Şiir okunmak için mi yapılır? (Sorular ve Sorular, Derya Vural)

Sonra retorik sorular da sorabiliriz. Estetik bir zevk duygusuna indirgenebilir mi? Bir duyguya indirgenebilir mi? Bu neye yarar? Bu işe yarar da hangi duygu neye yarar? Zevk bir eşyadan duyulan beğeni midir, bir fiil midir? Zevk almaktan ve vermekten başka zevk var mı? Milli eşya diye bir şey var mıdır? Eşyaya duyulan beğeni milli zevk altında işlenemez mi? buna hemen cevap verelim. İşlenemiyor, kurtarmıyor. Milli fiillerimiz var mı? Fiillerimizin hemen hepsi milli. Pekala yazmak sahiden bu kadar lüks bir fiil midir? Yazı, bu kadar lüks bir eşya mıdır? Antika mıdır? Antik midir? Klasik midir? Modern midir? Yazı bu dönemleştirmeler arasında çizgisel olarak gelişimi takip edilebilen ender pratiklerdendir örneğin. (İdmanlar IV -Milli zevk, Zabıt ve Tevkif, Barış Özgür)

Sokak, nesne ve öznelerin kendi kişisellikleri, tarihleri, mizaçları ve imgeleri ile akarak kaydıkları dinamik bir mekan, bir süreç mekan. Bu akma işi bir deneyim alanı yaratır; özneler bireyliklerini kazanırken nesneler eksilerek değer kazanır. Bir İlhan Berk şiiri gibidir kayan mekan olarak sokak. Her nesne ve özne birbirinin üzerinden kayarak değerlenir ve anlam üretir Berk şiirindeki imgelerin birbirlerinden kayarak uzaklaşıp anlam katmanları yaratmaları gibi. Böyle bir mekanda kayganlığa katılamayan her ne ise o çöptür. Kaygan bir mekanda anlam kazanan olarak çöp bir artıktır. Hareket ve verimden uzak kalan, arta kalandır. Ama bir birikim ve istif değildir. Oysa, pürtüklü bir mekan olarak sokak tüm akışkanlığına rağmen tehlike ve entrikalarını da içinde barındırır. (Murat Üstübal, ÇÖP DE KENTE DAHİL (Mİ))

O zaman şöyle diyelim. Şiir, bir yazınsal metin olarak aslında kendisi kendi kendisine “nesne”dir. Şair, kendine konu olarak gördüğü bir şeyi alır, onu işler, birşeyler yapar falan ve bunu yaparken ele aldığı herşeyi “nesneleştirir”, yani onları zihninin önüne getirir, onları önüne getirir, aklına, zihnine getirir. Ele aldığı şeyler sonunda başka bir şeyi ortaya çıkarak belki de kendisine konu olarak aldığı şeyin nesnesi haline getirecektir. Bir şekilde onları önünden, altına alacaktır. (Peki ya nesne nedir biliyor muyuz?, Serkan Işın)

Hegel’ in büyüklüğü geçmişin felsefe dizgelerini kapsayarak aşmasından (Aufhebung) gelir: Geçmişin felsefe dizgelerini çürütürken, onlarda felsefe adına yaraşır olanı kendi dizgesi içerisinde özümler. Ayrıca ilk kez tarihsel olarak gerçekleşmiş insan deneyimini felsefenin kapsamı içerisinde sunmuştur, birlik altında ayrımlaşmış ve dizgeselleşmiş bilgi olarak. (Hegel Defterim : Tinin Görüngübilimi, Ön Notlar, Volkan Çelebi)

Gerçi Hayriye Ünal Mor Takacı’lardan farklı olarak sitenin ismini yazarak en azından bir referans göstermiş. Mor Takacı’lar çok daha şizofrenik bir tablo çizmişlerdi oysa. Diyeceğim şudur ki görsel şiirle, bu siteyle ve görsel şairlerle ilgili yazılacaksa doğru düzgün yazılsın ya da yarım yamalak olacaksa hiç yazılmasın hele de bir tane bile görsel şiirin bahsini geçirmeden . Çünkü vur-kaç taktikleriyle ne beğeni ifade edilebilir ne de bu işin eleştirisi yapılabilir. (Eksik Ya da Eksiltilmiş Niyet, Deniz Tuncel)

şiir, şiirin medyasından ibaret değildir; olmamalı. ama, medya şiiri var kılan, görünür kılan, bir kez daha, görünür kılan boyut. zaten şiiri tam söyleyemiyorduk, söylemeye çalışıyorduk, yazmıyorduk yazmaya çalışıyorduk. günümüz medyaları, şiirin sunumunda, tüm geleneksel ve modern imkanları “aynı anda” şiirsel ifadeye açıktır. sorun, medyayı şiirle özdeşleştiren eski tutumda. eski medyayla yeni şiir mümkün mü? (mümkünler ve daha fazlası, Osman Konuk)

Amerika’daki birçok somutçu şairin, dada, lettirizm ve fluxus geleneklerine baktığını düşünüyorum. Somut şiir burda zaten var fakat vurgu, geleneksel mısralı (lineated), sayfanın sol üstünden aşağıya doğru dize dize okunan, yakın dilbilimsel ve sözdizimsel yapılı şiir (verse) üstünde. Görsel şiire bir yeraltı (underground) şiiri gibi yaklaşılıyor, sanırım bu hep böyle olmuştur.(Jim Leftwich ile söyleşi, Serkan Işın)

Nis 29

Site açıldığından beri gelen metinlerden kanımca önemli anlar ve dakikalar..

Okumaktaki bakmak, bakışmaktaki bakmaktır. Fakat okumak bakışmaktan dışarıdadır. Sözün ve gözün bu acayip aralıkta karşılaşmasının fiilidir okumak. Sözü görmek ise acayip bir imkansızlıktır. Sözün artık bir şey olduğu hatta harcanan bir şey olduğu bir fiildir. Görmekteki bakmanın ördüğü, metin ettiği, sözün kendisini bir tasarrufa tercüme ettiği iktisadi bir fiildir. Sözün mülkiyeti bu tasarrufta bildirilebilir bir şey haline gelir. Yazışmak bu sayede bir ara görüşmektir. (Bağışıklık, Barış Özgür)

Bütün bu gelişmeler sonrasında şiir “sözlü ile yazılı kültür arasında” kayda geçirilmiş hikmet olarak bir görünür bir de batar. Eski şiirin “insansız” dünyası, kendisini “Hürriyet” pastişlerine boğmuş yeni nesilin iniltileri ile trajik bir hâlde bulur, o daha önce bilinmeyen bazı kelimelerin taşıyıcısı olarak eskinin nurlu biçimleri üzerine kurulan tuhaf bir zihniyetin de taşıyıcısıdır artık. İletişim kurmaya çalıştığı güruh ile ilk yabancılaşmasını belki de bu anda yaşayacaktır. Namık Kemal, buhar kazanlarını ve endüstrileşmenin büyüsünü gördüğü Londra’da ne yazık işçi sınıfı ayaklanmalarını göremeyecek, “biz de yaparız” diyerek “Hürriyet”e esir olmak üzere “harabata” geri dönecektir. (III Yıl sonunda neler oluyor?, Serkan Işın)

Bu noktada belki süsleme ile kolaj arasındaki fark da ortaya çıkmış gibi görünmekte çünkü kolaj genellikle nesnelerin işlevlerini de değiştirir, bağlamlarını kırar. Ancak süsleme daha çok var olanın, kabul görenin güzelleştirilmesi için genellikle de ortak bir estetik anlayışıyla yapılır, oysa bu arabaların içine dışına, sağına soluna iliştirilen nesneler böyle bir estetik bütünlük yaratmazlar, hepsi farklı zamanlardan toplanmış ve ötesi berisi düşünülmeden bir araya getirilmiş gibidir. (Türk-İş-Kolaj, Deniz Tuncel)

Yves Klein’ın arabasının üstüne bağladığı tuvallere hem şekil veren hem de onları deforme eden, yağmur, rüzgâr, güneş ışığı ve kar gibi doğal süreçler, Yves Klein’ın doğadan yardım almasını sağlamıştır. Her ne kadar resmin son hâlini Yves Klein belirlese de doğal etkenlerin yarattığı “maddesel” dokunma durumu, anlamın “diğer” süreçlerden yararlanıp bütünlenmesine olanak vermiştir. (Maddeden Kurtulma Yolları, Efe Murad)

Bu sistem içinde şairin yeri neresidir? Bugünkü şiir anlayışına bakarak şairin bir problem olduğunu söyleyebilir miyiz? Yukarıda tanımlanan kişiden şair ve okuyucu olur mu? Çok satanlar listesiyle bir alakaları var mı? Şair bir sistemin elemanı olabilir mi? Olursa şair olur mu? Kapitalizmin şiiri satın aldığını ve sonra tekrar sattığını düşünebilir miyiz? Diyonizyak olanın bu kadar pohpohlanması kimin yararınadır? Şiir yazmak deyince ne anlıyoruz? Şiir gösterilebilinir mi? Şiir nedir sahiden? (bu soru daha önce sorulmuştu tekrar soralım) Şiir birilerinin tekelinde olan mal mıdır? Fabrikasyon şiirle, el yapımı arasında farkı farkeden okuyucu (şair) var mı? Okuyucu kim? Şiir okunmak için mi yapılır? (Sorular ve Sorular, Derya Vural)

Sonra retorik sorular da sorabiliriz. Estetik bir zevk duygusuna indirgenebilir mi? Bir duyguya indirgenebilir mi? Bu neye yarar? Bu işe yarar da hangi duygu neye yarar? Zevk bir eşyadan duyulan beğeni midir, bir fiil midir? Zevk almaktan ve vermekten başka zevk var mı? Milli eşya diye bir şey var mıdır? Eşyaya duyulan beğeni milli zevk altında işlenemez mi? buna hemen cevap verelim. İşlenemiyor, kurtarmıyor. Milli fiillerimiz var mı? Fiillerimizin hemen hepsi milli. Pekala yazmak sahiden bu kadar lüks bir fiil midir? Yazı, bu kadar lüks bir eşya mıdır? Antika mıdır? Antik midir? Klasik midir? Modern midir? Yazı bu dönemleştirmeler arasında çizgisel olarak gelişimi takip edilebilen ender pratiklerdendir örneğin. (İdmanlar IV -Milli zevk, Zabıt ve Tevkif, Barış Özgür)

Sokak, nesne ve öznelerin kendi kişisellikleri, tarihleri, mizaçları ve imgeleri ile akarak kaydıkları dinamik bir mekan, bir süreç mekan. Bu akma işi bir deneyim alanı yaratır; özneler bireyliklerini kazanırken nesneler eksilerek değer kazanır. Bir İlhan Berk şiiri gibidir kayan mekan olarak sokak. Her nesne ve özne birbirinin üzerinden kayarak değerlenir ve anlam üretir Berk şiirindeki imgelerin birbirlerinden kayarak uzaklaşıp anlam katmanları yaratmaları gibi. Böyle bir mekanda kayganlığa katılamayan her ne ise o çöptür. Kaygan bir mekanda anlam kazanan olarak çöp bir artıktır. Hareket ve verimden uzak kalan, arta kalandır. Ama bir birikim ve istif değildir. Oysa, pürtüklü bir mekan olarak sokak tüm akışkanlığına rağmen tehlike ve entrikalarını da içinde barındırır. (Murat Üstübal, ÇÖP DE KENTE DAHİL (Mİ))

O zaman şöyle diyelim. Şiir, bir yazınsal metin olarak aslında kendisi kendi kendisine “nesne”dir. Şair, kendine konu olarak gördüğü bir şeyi alır, onu işler, birşeyler yapar falan ve bunu yaparken ele aldığı herşeyi “nesneleştirir”, yani onları zihninin önüne getirir, onları önüne getirir, aklına, zihnine getirir. Ele aldığı şeyler sonunda başka bir şeyi ortaya çıkarak belki de kendisine konu olarak aldığı şeyin nesnesi haline getirecektir. Bir şekilde onları önünden, altına alacaktır. (Peki ya nesne nedir biliyor muyuz?, Serkan Işın)

Hegel’ in büyüklüğü geçmişin felsefe dizgelerini kapsayarak aşmasından (Aufhebung) gelir: Geçmişin felsefe dizgelerini çürütürken, onlarda felsefe adına yaraşır olanı kendi dizgesi içerisinde özümler. Ayrıca ilk kez tarihsel olarak gerçekleşmiş insan deneyimini felsefenin kapsamı içerisinde sunmuştur, birlik altında ayrımlaşmış ve dizgeselleşmiş bilgi olarak. (Hegel Defterim : Tinin Görüngübilimi, Ön Notlar, Volkan Çelebi)

Gerçi Hayriye Ünal Mor Takacı’lardan farklı olarak sitenin ismini yazarak en azından bir referans göstermiş. Mor Takacı’lar çok daha şizofrenik bir tablo çizmişlerdi oysa. Diyeceğim şudur ki görsel şiirle, bu siteyle ve görsel şairlerle ilgili yazılacaksa doğru düzgün yazılsın ya da yarım yamalak olacaksa hiç yazılmasın hele de bir tane bile görsel şiirin bahsini geçirmeden . Çünkü vur-kaç taktikleriyle ne beğeni ifade edilebilir ne de bu işin eleştirisi yapılabilir. (Eksik Ya da Eksiltilmiş Niyet, Deniz Tuncel)

şiir, şiirin medyasından ibaret değildir; olmamalı. ama, medya şiiri var kılan, görünür kılan, bir kez daha, görünür kılan boyut. zaten şiiri tam söyleyemiyorduk, söylemeye çalışıyorduk, yazmıyorduk yazmaya çalışıyorduk. günümüz medyaları, şiirin sunumunda, tüm geleneksel ve modern imkanları “aynı anda” şiirsel ifadeye açıktır. sorun, medyayı şiirle özdeşleştiren eski tutumda. eski medyayla yeni şiir mümkün mü? (mümkünler ve daha fazlası, Osman Konuk)

Amerika’daki birçok somutçu şairin, dada, lettirizm ve fluxus geleneklerine baktığını düşünüyorum. Somut şiir burda zaten var fakat vurgu, geleneksel mısralı (lineated), sayfanın sol üstünden aşağıya doğru dize dize okunan, yakın dilbilimsel ve sözdizimsel yapılı şiir (verse) üstünde. Görsel şiire bir yeraltı (underground) şiiri gibi yaklaşılıyor, sanırım bu hep böyle olmuştur.(Jim Leftwich ile söyleşi, Serkan Işın)

Nis 29

birilerini hep yarım bıraktı

bir yerinden kesti saatı attı

yelkovan hurdaya çıktı

akrep günlerce bir kaza peşinde

saat başı yarımlara geç kaldı

yalvardı bir gonga, bir cıvataya

güneş altında, gölgesini o sandı

koştu zahirine

o vakit an oldu, an hurdaya çıktı

anı oldu, anı hurdaya çıktı Zaman

Zaman hurdaya çıktı, aldı başını

ellerinin arasına

biri gelecekmiş gibi

uzun uzun gövdesine baktı.

DİĞERLERİNİ BULMAK’tan..

Nis 29

birilerini hep yarım bıraktı

bir yerinden kesti saatı attı

yelkovan hurdaya çıktı

akrep günlerce bir kaza peşinde

saat başı yarımlara geç kaldı

yalvardı bir gonga, bir cıvataya

güneş altında, gölgesini o sandı

koştu zahirine

o vakit an oldu, an hurdaya çıktı

anı oldu, anı hurdaya çıktı Zaman

Zaman hurdaya çıktı, aldı başını

ellerinin arasına

biri gelecekmiş gibi

uzun uzun gövdesine baktı.

DİĞERLERİNİ BULMAK’tan..

Nis 26

“Modern vapur klasiğe fark attı”, Radikal’in haberi bu. Dün duyurulmuştu, ben de değinmiştim. İstanbul’daki vapurlar hakkında oylamada modern Model 8 diğerlerine fark atmış ilk günkü oylamalarda. Oylamamanın nereye gideceği belli olmaz, milli hassasiyetler devreye girer de bu haberden sonra “türkler” kafayı yiyip, oy verilecek noktada delirmeye başlarsa diye de düşünmüyor değilim.

“İstanbul Vapurunu Seçiyor” anketinde modern feribotları andıran model 8, dün saat 17.00 itibarıyla kullanılan 24 bin oydan 8 bin 12’sini alarak yüzde 34′lük oranla ilk sırada yer aldı. Model 8′de, tek bacanın yer aldığı üçüncü kattaki kaptan köşkünün arkasında tentesiz üstü açık yolcu bölümü, zemin katın iç kısımdaki salonda oturanların görüş açısını bozmayan açık güverte ve tek yolcu girişi bulunuyor.
Oylamada ikinci sırayı yüzde 20 oy oranı ve 4 bin 713 oyla mevcut vapurlara benzeyen model 4′ün alması, İstanbulluların ‘modern mi, klasik mi?’ sorusuna yanıt aradıklarını ortaya koydu. Şehir Hatları’nda kullanılan 32 vapuru andıran model 4′ün zemin, orta, üst katlarında açık oturma alanları, tenteli yolcu güvertesi ve alt balkonları bulunuyor.

Oy vermek için www.ido.com.tr ve www.ibb.com.tr adreslerini kullanabilirsiniz. Eski vapurlar iyiydi, güzeldi ama kent yaşamı için fazla “alengirli” sayılırlardı. Ulaşımın oldukça fazla önemli bir zaman kaybı olduğu İstanbul’da hele…

Nis 26

“Modern vapur klasiğe fark attı”, Radikal’in haberi bu. Dün duyurulmuştu, ben de değinmiştim. İstanbul’daki vapurlar hakkında oylamada modern Model 8 diğerlerine fark atmış ilk günkü oylamalarda. Oylamamanın nereye gideceği belli olmaz, milli hassasiyetler devreye girer de bu haberden sonra “türkler” kafayı yiyip, oy verilecek noktada delirmeye başlarsa diye de düşünmüyor değilim.

“İstanbul Vapurunu Seçiyor” anketinde modern feribotları andıran model 8, dün saat 17.00 itibarıyla kullanılan 24 bin oydan 8 bin 12’sini alarak yüzde 34′lük oranla ilk sırada yer aldı. Model 8′de, tek bacanın yer aldığı üçüncü kattaki kaptan köşkünün arkasında tentesiz üstü açık yolcu bölümü, zemin katın iç kısımdaki salonda oturanların görüş açısını bozmayan açık güverte ve tek yolcu girişi bulunuyor.
Oylamada ikinci sırayı yüzde 20 oy oranı ve 4 bin 713 oyla mevcut vapurlara benzeyen model 4′ün alması, İstanbulluların ‘modern mi, klasik mi?’ sorusuna yanıt aradıklarını ortaya koydu. Şehir Hatları’nda kullanılan 32 vapuru andıran model 4′ün zemin, orta, üst katlarında açık oturma alanları, tenteli yolcu güvertesi ve alt balkonları bulunuyor.

Oy vermek için www.ido.com.tr ve www.ibb.com.tr adreslerini kullanabilirsiniz. Eski vapurlar iyiydi, güzeldi ama kent yaşamı için fazla “alengirli” sayılırlardı. Ulaşımın oldukça fazla önemli bir zaman kaybı olduğu İstanbul’da hele…

Nis 25

İstanbul Belediyesi ilk kez bize birşey seçmemiz için seçenekler sunuyor. Vapurlarla ilgili bu seçimi kaçırmamanız dileği ile. Yeni Vapur modelleri ise burada.

http://www.sirketihayriye.com/?page=Anket

Nis 25

İstanbul Belediyesi ilk kez bize birşey seçmemiz için seçenekler sunuyor. Vapurlarla ilgili bu seçimi kaçırmamanız dileği ile. Yeni Vapur modelleri ise burada.

http://www.sirketihayriye.com/?page=Anket

Nis 22

Ayşe Arman, Ali Taran ile söyleşi yapmış. Ayşe Arman’ı bu yüzden seviyorum, yani “İnanılmaz şaşırıyorum” gibi şeyleri yazabildiği için. Gözümüzün içine baka baka bunları yaptığı için. Ali Taran’ı da seviyoruz galiba zira kendisi;

“- Evet ama vahiy şeklinde gelmesi yetmez, çalışmak da gerekiyor. Ben bir konuya odaklanmışsam, başka hiçbir şeyle ilgilenmem. Bunu isteyerek yapmıyorum. Zaten genelde kitap-mitap okumam. Sinemadan hoşlanmam, film izlemem. Çünkü etkileniyorum…” gibi samimi şeyler söylemiş.

Hilmi Yavuz Zaman’daki köşesinde buna kızmış, demiş ki ;

“Hayatta büyük başarı sağlamış, reklamcılık alanında ‘milyon dolarlık’ bütçelerle dilediği gibi oynama imtiyazına sahip olmuş birinin, zaten kitap okumayan bir ülkede, bu açıklamayı yapması, bir ahlaki sorumsuzluk örneği değilse nedir? Bay Taran, onun gibi milyon dolarlarla oynayıp Dubai’deki bilmem kaç yıldızlı ‘Burj el Arap’ otelinde keyif çatmayı hayal eden milyonlarca genç insana, hiçbir entelektüel donanıma sahip olmadan da bunu elde edebilecekleri imajını vermiyor mu?”

Evet, doğrudur veriyor. Ama düşünelim bir de Ali Taran, “zaten her gün her saat kitap okuyorum” dese kim inanırdı. Yalancıktan entelektüel görünmeye çalışmak kötü bir reklam olurdu. Taran, başka bir şeyi anlatmaya çalışıyor belki. Bakın şunları söylemiş:

“Bu efsane meselesinden fena halde sıkılmış durumdayım. Ben ne efsaneyim, ne de efsane olabilmek için özel bir çaba sarf ediyorum. Yaptığım reklamlara ilgi duyanlar, beni bir kalıba oturtmaya çalışıyorlar. Reklamcı dendiği zaman “Herhalde şöyledir…” diye bir kanı var insanlarda. Mesela bana iş başvuruları oluyor, diyor ki: “Ben sizin dinamik ve kim bilir nasıl yaratıcı fikirlerin uçuştuğu o ortamda olmak ve bunu yaşamak istiyorum.” İyi ama böyle bir ortam yok ki. O hayal ediyor sadece. Bunun disiplinli bir iş olduğunu, bir reklam ajansının birilerinin milyon dolarlarına yön verdiğini unutuyor. Benim reklamcılık stilimde, “Emaneti bize bırakacaksın yönetimi” var. Tam teslimiyet yani. Şimdi böyle bir şey söylemişken, orada uçuş, burada bilmem ne, denemelerle- menemelerle bu iş olmaz. Deneme, milyon dolarla yapılabilir mi? Yapılamaz. Ama nedense insanlar, reklam ajansıyız ya, uçtuğumuzu ve uçuk kaçık tipler olduğumuzu düşünüyor. Öyle olmadığımızı bir şekilde bir yerden öğrenince de, işler “Ya herifin boyu 1.40′mış ama potaya smaç basıyormuş”un enterasanlığıyla büyüyor. “Herif, kitap okumuyormuş, zaten lise mezunuymuş, üniversiteyi bırakmış…” Ben aslında beklenilen gibi bir adam olsam, hiç ilginç olmayacağım. Herhalde hakkımda üretilen “efsaneler” ondan diye düşünüyorum. Rahmetli Kemal Sunal bile telefon edip geldiydi…”

Ali Taran “olayı” çözmüş. Kitap falan okumaya gerek yok, kendisini bir nesne seviyesine yükseltmiş zira. Bir beklenti yaratmıyor mu şu hali ile “zaten lise mezunuyum, kitap mitap da okumuyorum ama milyon dolarlarla oynuyorum” gibi birşeyi duyduğunuzda reklam işinizi kime verirsiniz? Türkiye’de reklamcı şair ve reklamcı solcu sayısının kaç olduğunu biliyorsanız, Ali Taran’a hak verirsiniz.

Nis 22

Ayşe Arman, Ali Taran ile söyleşi yapmış. Ayşe Arman’ı bu yüzden seviyorum, yani “İnanılmaz şaşırıyorum” gibi şeyleri yazabildiği için. Gözümüzün içine baka baka bunları yaptığı için. Ali Taran’ı da seviyoruz galiba zira kendisi;

“- Evet ama vahiy şeklinde gelmesi yetmez, çalışmak da gerekiyor. Ben bir konuya odaklanmışsam, başka hiçbir şeyle ilgilenmem. Bunu isteyerek yapmıyorum. Zaten genelde kitap-mitap okumam. Sinemadan hoşlanmam, film izlemem. Çünkü etkileniyorum…” gibi samimi şeyler söylemiş.

Hilmi Yavuz Zaman’daki köşesinde buna kızmış, demiş ki ;

“Hayatta büyük başarı sağlamış, reklamcılık alanında ‘milyon dolarlık’ bütçelerle dilediği gibi oynama imtiyazına sahip olmuş birinin, zaten kitap okumayan bir ülkede, bu açıklamayı yapması, bir ahlaki sorumsuzluk örneği değilse nedir? Bay Taran, onun gibi milyon dolarlarla oynayıp Dubai’deki bilmem kaç yıldızlı ‘Burj el Arap’ otelinde keyif çatmayı hayal eden milyonlarca genç insana, hiçbir entelektüel donanıma sahip olmadan da bunu elde edebilecekleri imajını vermiyor mu?”

Evet, doğrudur veriyor. Ama düşünelim bir de Ali Taran, “zaten her gün her saat kitap okuyorum” dese kim inanırdı. Yalancıktan entelektüel görünmeye çalışmak kötü bir reklam olurdu. Taran, başka bir şeyi anlatmaya çalışıyor belki. Bakın şunları söylemiş:

“Bu efsane meselesinden fena halde sıkılmış durumdayım. Ben ne efsaneyim, ne de efsane olabilmek için özel bir çaba sarf ediyorum. Yaptığım reklamlara ilgi duyanlar, beni bir kalıba oturtmaya çalışıyorlar. Reklamcı dendiği zaman “Herhalde şöyledir…” diye bir kanı var insanlarda. Mesela bana iş başvuruları oluyor, diyor ki: “Ben sizin dinamik ve kim bilir nasıl yaratıcı fikirlerin uçuştuğu o ortamda olmak ve bunu yaşamak istiyorum.” İyi ama böyle bir ortam yok ki. O hayal ediyor sadece. Bunun disiplinli bir iş olduğunu, bir reklam ajansının birilerinin milyon dolarlarına yön verdiğini unutuyor. Benim reklamcılık stilimde, “Emaneti bize bırakacaksın yönetimi” var. Tam teslimiyet yani. Şimdi böyle bir şey söylemişken, orada uçuş, burada bilmem ne, denemelerle- menemelerle bu iş olmaz. Deneme, milyon dolarla yapılabilir mi? Yapılamaz. Ama nedense insanlar, reklam ajansıyız ya, uçtuğumuzu ve uçuk kaçık tipler olduğumuzu düşünüyor. Öyle olmadığımızı bir şekilde bir yerden öğrenince de, işler “Ya herifin boyu 1.40′mış ama potaya smaç basıyormuş”un enterasanlığıyla büyüyor. “Herif, kitap okumuyormuş, zaten lise mezunuymuş, üniversiteyi bırakmış…” Ben aslında beklenilen gibi bir adam olsam, hiç ilginç olmayacağım. Herhalde hakkımda üretilen “efsaneler” ondan diye düşünüyorum. Rahmetli Kemal Sunal bile telefon edip geldiydi…”

Ali Taran “olayı” çözmüş. Kitap falan okumaya gerek yok, kendisini bir nesne seviyesine yükseltmiş zira. Bir beklenti yaratmıyor mu şu hali ile “zaten lise mezunuyum, kitap mitap da okumuyorum ama milyon dolarlarla oynuyorum” gibi birşeyi duyduğunuzda reklam işinizi kime verirsiniz? Türkiye’de reklamcı şair ve reklamcı solcu sayısının kaç olduğunu biliyorsanız, Ali Taran’a hak verirsiniz.

Nis 21

Linux tabanlı işletim sistemleri, son 10 yılda oldukça büyük bir gelişme kaydetti. Bu gelişme, daha çok Linux’un korkulacak birşey olmamasının ve “user-friendly” hale getirilmesi ile sağlandı. Artık birçok Linux dağıtımı var ve bunlar her ülkede üniversitelerce de desteklenen ciddi yatırımlar sonucunda daha da yaygınlaşıyor.

Türkiye’de de oldukça geniş bir Linux merakı var. Önceleri Turkaz vardı (Red.Hat tabanlıydı), daha sonra Gelecek Linux iddialı bir şekilde devam etti. Şimdi de Pardus var. Pardus, Uludağ Üniversitesi ve Tübitak tarafından geliştirilen bir işletim sistemi projesi..İlginç çıkışları ile Amerika’nın kıçında yumurta pişiren Chaves de bu konulara ağırlık vereceğini ifade etti.

Neyse, eğer nedir diye merak ediyorsanız, bilgisayara kolayca yüklenebilecek iki linux dağıtımını size önerebilirim. Birincisi Knoppix. http://www.knoppix.org/ İkincisi de DSL http://www.damnsmalllinux.org/

http://www.linux34.com/ adresinden de daha fazla bilgi alabilirsiniz.

« Öncekiler