ve de ki!

serkan ışın resmî blog sitesi

Archive for Mart, 2006

Zor Şiir

with one comment

Çiçek kendi sarmalına ekin bandı
Gökdelen bakmayı bizden tonla alır
Tarla çitle bozgun olsa dağa erse
Çarpışan tomofiller kaç baharı yanına alır

Bunca dize otobüse kahır etse
Kavuşmaz fidan öze damak kayış kalır
Çöl imiş güneşe özenen öfke
Açmış ortasında meşin alnın

insan ağaç güneş tutulsa
ak yüzün bin çağa bir saniye gecel kalır

bulunsa başı sona erteleyen haylaz topal
ak dirağın gelse ezse boyun süren yazları
sekip akan balıklı nehirlerin
ortasında bulunsa başı sona erteleyen yazların.

(Dün gece, artık kelime uydurmaya da başladım, sonumuz hayırlı olur inşallah)

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Written by Serkan IŞIN

Mart 27th, 2006 at 1:16 pm

Posted in Şiirler

İki parça

without comments

kiskanc.jpg

sakat.jpg

2 Parça - Serkan Işın, Mart 2006

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Written by Serkan IŞIN

Mart 27th, 2006 at 12:38 am

Posted in Kafama göre

GENÇ TÜRK ŞİİRİ İÇİN ZAPRUDER FİLMİ

without comments

Zapruder serisini 2002′de yazmaya başlamıştım. Abraham Zapruder ilham verici bir adam; düşünsenize bir cinayetle ilgili tek film onunki fakat cinayeti aydınlatmaktan uzak, kanıt değil vs. Toplu halde bir yerden bir yere yürüyen şair görünce aklıma bu şiir geliyor nedense.. Read the rest of this entry »

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Written by Serkan IŞIN

Mart 23rd, 2006 at 9:58 pm

Posted in Şiirler

öykü okurları eşik atlıyor!

without comments

esikcini-2.jpgEşik Cini’nin ikinci sayısı çıktı.

yasakmeyve, Siyahî gibi dergileri edebiyat ve kültür dünyamıza sunan Komşu Yayınları bünyesinde okurlarıyla buluşan Eşik Cini,

. Geçmişinden geleceğe uzanan süreçte -içiyle dışıyla- öyküyü kucaklamak,
. Öykünün etki-tepki noktalarını, inceldiği/kalınlaştığı/kabalaştığı sınırları
anlamak ve anlatmak,
. Olabildiğince ezber bozmak,
. “İnanç” haline dönümüş görüş ve bakış açılarının çevresini temizlemek,
. Önüne serili haritaya değişik açılardan bakarak kalıplaşmış düşünme ve
duyumsama alışkanlıklarından kurtulmaya çalışmak,
. Çoksesliliğin ve çokrenkliliğin beslendiği kanalları açmak,
. Öyküde nitelik çıtasının -olanakları ölçüsünde- yükselmesini sağlamak
amacıyla, öykünün içinden gelen bir ekibin yaşama enerjisiyle hayat buluyor.

Esik Cini’nin ikinci sayısında öyküleriyle Nezihe Meriç, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Yalçın, İlhan Durusel, Tomris Uyar, Ethem Baran, Cem Uçan, Emin Nihad, Pelin Özer, Serin Erengezgin ve Gülce Başer yer alıyor.

Nezihe Meriç’in 80. doğumgünü Seyit Göktepe’nin yazısıyla, Leyla Erbil’in 75. doğumgünü Mahmut Temizyürek, Ayfer Tunç, Tamer Kütükçü ve Müge İplikçi’nin yazılarıyla, Tomris Uyar’ın 65. doğumgünü ise Necip Tosun, Handan İnci ve Cem Erciyes’in yazılarıyla kutlanıyor. Yazıların arasında Nezihe Meriç ve Tomris Uyar’ın kitaplarına girmemiş öyküleri de yer alıyor.

Selim İleri’nin yirmi iki yıl aradan sonra yazdığı Fotoğrafı Sana Gönderiyorum adlı öykü kitabı odağında Selim İleri öykücülüğünü Selim İleri’yle İbrahim Yıldırım, Jaklin Çelik, Murat Batmankaya ve Nalan Barbarosoğlu tartışıyor: “Bir toplum çığlığının içinde biz neyiz ki?”

Ergun Kocabıyık, “gizlide âşikâr, âşikârda gizli” yazısında Mevlânâ’nın bir öyküsüne bakıyor… Gültekin Emre, “bir öykünün öyküsü” yazısında Adnan Binyazar’ın “İri Kanatlı Ak Kuş” öyküsünün yazılış serüvenini mercek altına alıyor.

Türkçe öykü kültürünün klasiklerinden Müsameretnâme ve yazarı olduğu iddia edilen Emin Nihad, Sabahattin Çağın, Murat Batmankaya ve İbrahim Yıldırım’ın kaleminden anlatılıyor.

Salih Bolat, Sezer Ateş Ayvaz’ın Tamiris’in Gecesuçları adlı kitabına “öykü mektubu” başlığı altında bakarken, “okur mektubu”nda Özen Yula’nın Tanrı Kimseyi Duymuyor kitabı, yazara yazılan bir mektupla açımlanıyor. Hapishanedeki yazarların öykülerine yer veren “duvarları aşan uçurtmalar” bölümünün yazarları, Mehmet Taşdemir ve Ceylan Bağrıyanık.

“Okur Bakışı” bölümünde Eşik Cini okurlarının okudukları kitaplarla ilgili görüşler yer alıyor… Son aylarda çıkan öykü kitaplarını Burcu Işıksaçar Yaylalar tanıtıyor… Öykühaber bölümü ise Amerika ve İngiltere’den küçük haberlerden oluşuyor.

Yekta Kopan’ın hazırladığı “eşiklopedik sözlük” öykü tarihimizde zevkli olduğu kadar, farklı bir gezinti.

Grafik tasarımını Nazlı Ongan’ın yaptığı Eşik Cini, insana ve hayata dair yazılmış, yazılan ve yazılacak öykülere açılan kapının eşiğinde, öykünün soluk alıp verdiği damarlarda dolaşan, içine sindirdiği hayatın parçacıklarını anlamaya, dinamiklerini görmeye çalışan bir öykü kültürü dergisi olarak yoluna devam ediyor… Öykü dünyasını evi bellemiş, eşiğini yurt edinmiş bir “cin”olarak, yazarları kadar okurlarıyla da kendi öyküsünü yazıyor.

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Written by Serkan IŞIN

Mart 23rd, 2006 at 6:48 pm

Posted in Kafama göre

Picus Kapandı

without comments

Picus aslında bir kapandı, tuzak yani. Ama o bile bu gidişata dayanamadı. Bundan birkaç zaman evvel Yüzey Şiir diye bir yazıya başlamıştım. Oradan copy-paste edeyim bari, şimdi yorum yapsam ne olacak? Ne anlayacaksınız? Anlasanız bile ne yapacaksınız? Şairleri -bizleri- kafalarına ustaların (ölü insanların) maskelerini takarak gezen acayip adamlar olarak gördüğünüzü de biliyoruz artık..

(Takriben 2003′te başladım yazıya)

Yayın hayatına birkaç ay önce başlayan Picus dergisi, kapaklarında popüler bir yazar ve popüler kültürün başka alanlarında yer alan diğer ‘ünlü’ başka bir kişiyi alıp, birlikte fotoğraflarını yayınlamakta. Daha çok haftalık bir magazin dergisinin kapağını andıran bu “kitap dergisi” daha çok yazı işleri kadrosu değil, halkla ilişkiler ve reklamcı kadrosu barındırmakta. Popüler kültürünün kendi işleyiş mekanizmaları açısından bu tür uygulamaların kanıksandığı bu günlerde, okurların tepkileri beni şaşırtacak düzeye geldi. Kapakta, örneğin, son sayılarından birinde, Ayşe Kulin ve Ayşe Arman birlikte poz veriyorlardı. Kitapçıda derginin kapağına bakarken, yanımda duran iki bayan kendi aralarında konuşurlarken şunları söyledi, bir tanesi: “aa, baksana ana kız gibiler, ne kadar birbirlerine benziyorlar.” Aynı mağaza içinde başka iki bayan da Tuna Kiremitçi hakkında konuşuyorlardı, biri hatırladığım kadarı ile şunu söyledi, kitaplara bakarken: “bu da birden parladı.”, diğer ise şu cevabı verdi: “valla ben bütün kitaplarını okudum, güzel, ama tabi böyle hafta sonu programlarına çıkarsa, biraz da eli yüzü düzgün olunca, konuşuluyor işte..”. Elbette okur, nadide bir yaratıktır, ama burada normal olmayan bir davranış var. “Ana-kız” gibi görünmek, “eli-yüzü düzgün olmak” gibi deyimlerle çekiştirilen ve dedikodu malzemesi yapılan yazar, okura ne gibi görünmektedir gerçekten. Yani okurun aradığı ile derginin yüzeyine, kitabın yüzeyine yerleştirilen arasındaki karşılaşma, nasıl bir anda gerçekleşmektedir ki, yazarın görünüşü, eli ayağı, fiziksel tarafları onu hemen bizim evin kızı ya da oğlu, damatlık delikanlısı yapmaktadır. Adorno “Kültür endüstrisi, müşterileri tarafından yönlendirildiğine ve onlara istedikleri şeyleri sunduğuna yeminle inandırmaya çalışır bizi. Ama özerk olduğunu kesinlikle yadsır ve kurbanlarını yargıç ilan ederken, özerk sanatın bütün aşırılıklarını kendi örgütlü otokratlığıyla fersah fersah geride bırakır. Kültür endüstrisinin yaptığı, müşterilerinin tepkilerine uyarlanmaktan çok, onları kalpazanca imal etmektir. Kendisi de onlardan biriymiş gibi davranarak biçimlendirir müşterilerinin tavırlarını” demekte.(*) Yayın dünyasını saran bu sürtünmesiz yüzeylerde gezinme ve metaları, önce okurları (alıcıları) yaratarak hayatı tümden kontrolü altına alma eğilimi yeni değil. Ama buralarda azmanlaşmasını son günlerde gerçekleştirdi. Şiir de bundan nasibini aldı elbet. Yeni bir yazar tipi ile birlikte aslında yeni bir şair ve şiir tipi de ortaya çıktı. Belki bilerek erteledi intiharını, ama yine de ölümünü ilan ettiği anda “sonsuzluk yerine yaşamı” seçtiğini de açık seçik belli etti. Reklamcı şair olgusunu şiirimizde görmeye başladığımız andan itibaren, Virilio’nun çözümlemeye çalıştığı ve Guy Debord’un tüm anatomisini önümüze serdiği bir çiftlenimler dünyasıyla -yaşamın kendisi ile, yaşamın yeniden üretimi- karşılaşıyoruz. Bu andan itibaren, reklamcı-şair ya da “olumlayıcı” diyebileceğimiz, uzlaşmaz olanla uzlaşır gibi yapan, uzlaşmaz onları uzlaştıran bir sanat/meslek erbabı çıkmaktadır ortaya. Sonuçta reklam da bir şeylerin propagandasını yapar, ama örneğin Mayakovski’nin ya da Sürrealistlerin kes-yapıştır kolajlarından daha farklı bir yerinde yakalar izleyicisini. Yüzeyde, tam da her şeyin sanat yapıtındaki işlerliğinden çok daha farklı bir içerikle, yüzeyde yakalar. Bu ister aşırı kapitalistleşme olsun, ister zenginleşmenin o seçkinci kinizmi olsun, isterse harcamanın sınırsız olduğu fütursuz bir sınıfın sanatı olsun, ne olursa olsun, kendini yüzeyde teslim alacak gözler yaratmaya devam edecektir. Bu da şiir sanatının ya da kısaca şairin uyarlanmasını getirmiştir. Son yirmi yıldır, kültürel birikim devamlı artmıştır ve artık bir birikim olarak, tıpkı sermaye gibi, dolaşıma sokulmuş bir meta halini alana kadar da, ötesi berisi çekiştirilmiş, tekdüzeleştirilmiştir. Piyasaya çıkan her yeni kitap, aç dimağları ya da anlamsız bir dünya karşısında anlam arayan devasa bellekli okurları değil, alışverişe çıkmış, öte beri ihtiyacını gidermeye çalışan bir orta/zengin sınıfı kandırmaya yönelik, kültürel nesnelerdir. Olumlayıcı olan’ın yanına Olumsuzlayıcı bir sanat yapıtı koyabilmek, bazı anlarda, öyle bir diyalektik sorun yaratmaktadır, öyle bir alanda, kendisini fesh etmektedir ki, insan her şeyin, her türlü sanatsal yapıtın, her değerlendirmenin, kültürün, bize ait olan her türlü yeniden-üretimin, tablonun karşısında kendisini çaresiz hissetmektedir. Olumsuzun gücü de, artık kendi metalarını üretmeye başladıktan sonra (özgün müzik, detayda kaybolan eleştiri, televizyondaki tartışma programları, ölçütsüz edebiyat dergileri, kuratörlü sergiler, sponsorlu sanat etkinlikleri, sivil toplum kuruluşları, yaylım olarak dağıtılan ödüller vs) geriye yapacak fazla şey kalmıyor gibidir.

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Written by Serkan IŞIN

Mart 23rd, 2006 at 12:25 am

Posted in Kafama göre