Picus Kapandı
Picus aslında bir kapandı, tuzak yani. Ama o bile bu gidişata dayanamadı. Bundan birkaç zaman evvel Yüzey Şiir diye bir yazıya başlamıştım. Oradan copy-paste edeyim bari, şimdi yorum yapsam ne olacak? Ne anlayacaksınız? Anlasanız bile ne yapacaksınız? Şairleri -bizleri- kafalarına ustaların (ölü insanların) maskelerini takarak gezen acayip adamlar olarak gördüğünüzü de biliyoruz artık..
(Takriben 2003′te başladım yazıya)
Yayın hayatına birkaç ay önce başlayan Picus dergisi, kapaklarında popüler bir yazar ve popüler kültürün başka alanlarında yer alan diğer ‘ünlü’ başka bir kişiyi alıp, birlikte fotoğraflarını yayınlamakta. Daha çok haftalık bir magazin dergisinin kapağını andıran bu “kitap dergisi” daha çok yazı işleri kadrosu değil, halkla ilişkiler ve reklamcı kadrosu barındırmakta. Popüler kültürünün kendi işleyiş mekanizmaları açısından bu tür uygulamaların kanıksandığı bu günlerde, okurların tepkileri beni şaşırtacak düzeye geldi. Kapakta, örneğin, son sayılarından birinde, Ayşe Kulin ve Ayşe Arman birlikte poz veriyorlardı. Kitapçıda derginin kapağına bakarken, yanımda duran iki bayan kendi aralarında konuşurlarken şunları söyledi, bir tanesi: “aa, baksana ana kız gibiler, ne kadar birbirlerine benziyorlar.” Aynı mağaza içinde başka iki bayan da Tuna Kiremitçi hakkında konuşuyorlardı, biri hatırladığım kadarı ile şunu söyledi, kitaplara bakarken: “bu da birden parladı.”, diğer ise şu cevabı verdi: “valla ben bütün kitaplarını okudum, güzel, ama tabi böyle hafta sonu programlarına çıkarsa, biraz da eli yüzü düzgün olunca, konuşuluyor işte..”. Elbette okur, nadide bir yaratıktır, ama burada normal olmayan bir davranış var. “Ana-kız” gibi görünmek, “eli-yüzü düzgün olmak” gibi deyimlerle çekiştirilen ve dedikodu malzemesi yapılan yazar, okura ne gibi görünmektedir gerçekten. Yani okurun aradığı ile derginin yüzeyine, kitabın yüzeyine yerleştirilen arasındaki karşılaşma, nasıl bir anda gerçekleşmektedir ki, yazarın görünüşü, eli ayağı, fiziksel tarafları onu hemen bizim evin kızı ya da oğlu, damatlık delikanlısı yapmaktadır. Adorno “Kültür endüstrisi, müşterileri tarafından yönlendirildiğine ve onlara istedikleri şeyleri sunduğuna yeminle inandırmaya çalışır bizi. Ama özerk olduğunu kesinlikle yadsır ve kurbanlarını yargıç ilan ederken, özerk sanatın bütün aşırılıklarını kendi örgütlü otokratlığıyla fersah fersah geride bırakır. Kültür endüstrisinin yaptığı, müşterilerinin tepkilerine uyarlanmaktan çok, onları kalpazanca imal etmektir. Kendisi de onlardan biriymiş gibi davranarak biçimlendirir müşterilerinin tavırlarını” demekte.(*) Yayın dünyasını saran bu sürtünmesiz yüzeylerde gezinme ve metaları, önce okurları (alıcıları) yaratarak hayatı tümden kontrolü altına alma eğilimi yeni değil. Ama buralarda azmanlaşmasını son günlerde gerçekleştirdi. Şiir de bundan nasibini aldı elbet. Yeni bir yazar tipi ile birlikte aslında yeni bir şair ve şiir tipi de ortaya çıktı. Belki bilerek erteledi intiharını, ama yine de ölümünü ilan ettiği anda “sonsuzluk yerine yaşamı” seçtiğini de açık seçik belli etti. Reklamcı şair olgusunu şiirimizde görmeye başladığımız andan itibaren, Virilio’nun çözümlemeye çalıştığı ve Guy Debord’un tüm anatomisini önümüze serdiği bir çiftlenimler dünyasıyla -yaşamın kendisi ile, yaşamın yeniden üretimi- karşılaşıyoruz. Bu andan itibaren, reklamcı-şair ya da “olumlayıcı” diyebileceğimiz, uzlaşmaz olanla uzlaşır gibi yapan, uzlaşmaz onları uzlaştıran bir sanat/meslek erbabı çıkmaktadır ortaya. Sonuçta reklam da bir şeylerin propagandasını yapar, ama örneğin Mayakovski’nin ya da Sürrealistlerin kes-yapıştır kolajlarından daha farklı bir yerinde yakalar izleyicisini. Yüzeyde, tam da her şeyin sanat yapıtındaki işlerliğinden çok daha farklı bir içerikle, yüzeyde yakalar. Bu ister aşırı kapitalistleşme olsun, ister zenginleşmenin o seçkinci kinizmi olsun, isterse harcamanın sınırsız olduğu fütursuz bir sınıfın sanatı olsun, ne olursa olsun, kendini yüzeyde teslim alacak gözler yaratmaya devam edecektir. Bu da şiir sanatının ya da kısaca şairin uyarlanmasını getirmiştir. Son yirmi yıldır, kültürel birikim devamlı artmıştır ve artık bir birikim olarak, tıpkı sermaye gibi, dolaşıma sokulmuş bir meta halini alana kadar da, ötesi berisi çekiştirilmiş, tekdüzeleştirilmiştir. Piyasaya çıkan her yeni kitap, aç dimağları ya da anlamsız bir dünya karşısında anlam arayan devasa bellekli okurları değil, alışverişe çıkmış, öte beri ihtiyacını gidermeye çalışan bir orta/zengin sınıfı kandırmaya yönelik, kültürel nesnelerdir. Olumlayıcı olan’ın yanına Olumsuzlayıcı bir sanat yapıtı koyabilmek, bazı anlarda, öyle bir diyalektik sorun yaratmaktadır, öyle bir alanda, kendisini fesh etmektedir ki, insan her şeyin, her türlü sanatsal yapıtın, her değerlendirmenin, kültürün, bize ait olan her türlü yeniden-üretimin, tablonun karşısında kendisini çaresiz hissetmektedir. Olumsuzun gücü de, artık kendi metalarını üretmeye başladıktan sonra (özgün müzik, detayda kaybolan eleştiri, televizyondaki tartışma programları, ölçütsüz edebiyat dergileri, kuratörlü sergiler, sponsorlu sanat etkinlikleri, sivil toplum kuruluşları, yaylım olarak dağıtılan ödüller vs) geriye yapacak fazla şey kalmıyor gibidir.
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.
