Mar 31

belki dans etsen ağrım dinerdi
ritme pes dile peşrev dudağa hızma
yok sen daha bol haziranlar peşinde
kulağa düşmüş bir çığla uykuya dal
kayalarını, alüvyonlarını, humuslarını
çelimsiz saksılara yığ artık
belki dans etsen dans etsen
dans etmişliğinde bağrım dinlenir
burlara baharlar gelirdi.

şimdi bin nefeste azgın bir dinamo
bir dülger, bir sağdıç, bir imam
hazır bekliyor cenderesinde gözlerimin
dikilmiş bekliyor yan yatıp bekliyor
beklemeyi beklemiş hallerine bakılmaz
bakılmaz gözlerine şahdamarımdan
bahaneler bahanelerine şahdamarlarından
otağlar dikiliyor, sonra cenk, top, tüfek
bin gırtlak kesmiş olsam da uğruna
utanıyor, sıkılıyor sonra oturuyor
sakalımla siliyorum ayakyolunu odanın
belki dans etsen ağrım dinerdi
potinlerimi bırakmayı severdim
dönerken yanına
arasından
köpekliğime maaş kesen
bu piçlerin.

artık neyi tutsam neye dokunsam
bir böğrü, bir damarı delmeye hazır
hale geliyor, haleleri dökülmüş
kanatlarından fırlayıp gelen
çiçek kokularının yerine. Ve yerine
gök dikilmiş bu kara somunlu yıldız cehennemi
ürkütmüyor da eksi bilmem kaç kalvin kalbimi
terli ekmek içi avuçlarına bıraktığım
suskuların peşinden Babil kaltağına
varmaklığım; bir çöl ardısıra
yürüyüp gittiğin her vahanın,
mektubumu burada kesiyorum
bir vaşağın göğsüne yaslanmış
yine kanlı bıçağım.

Mart 29 2006, Serkan IŞIN

Mar 29

sanat.jpg

“Yarılı Yüz” - Serkan Işın, 2006 Mart Kolaj

Mar 28

Çoğu zaman kakara kikiri, antin kuntin adları olan ve çeşitli blogger yazılımlarının üzerine kurulan tonla blog sitesini geziyorum. Sözlü Kültür Yazılı Kültür ve bir de “bu kültür” diyebileceğim türden birşey ile karşı karşıya kalıyor, kızıyor, hayıflanıyorum. Öyleyse bu bir blog falan değildir.

Öncelikle “şiir blogu” türünden şeyler olduğunu biliyorum, bunların özellikle görsel şiir gibi avangard alanlarda yayın şansı bulamayanlar için çok güzel fırsatlar olduğunu da biliyorum. Zira bir Picasa, bir blogger hesabı ya da flickr.com hesabı ile birilerine ulaşmak hiç zor değil. Hele bir de WEB 2.0 denen meret hayatımıza sokuşturulduktan sonra. (Türkiye’de internete 33600 modemle bağlanan tasarım şirketinde çalıştıysanız, WEB 2.0′dan kastedileni az çok anlıyor olabilirsiniz.)

Bir şair web üzerinde günlük falan tutmaz. Zira şairin -ki ben kendimi şair olarak görüyorum- sizinle paylaşayacak şeyleri yoktur. En akla gelmez postmodern kurgu martavallarına vakit ayıran sonra da paşa paşa işine gidip, para kazanan kakara kikiri kişilerle herhangi bir şairin işi bile olmaz. “Nasıl olsa ölecekler öldürülmeseler de” der geçip gider.

Etiyle butuyla herşeyiyle gösteri şeysinden nemalanan, bir de üzerine yazı yazmaya yeltenen tuhaf blogger türü var. Bu bizim icadımız değil, ama bizim geliştirdiğimiz birşey, güncellediğimiz. Popüler kültürün en ıncık cıncık metalarını beynine falan sokan, acı içinde kıvranan bu acayip yazar türünün anıra anıra bilmem kaç bin dolarlık, gıcır gıcır laptoplarla götünü başını kaşırken yazdığı yazılara da blog falan denmiyor zaten. Az gelişmiş ülkenin ortanın üstü, üstün altı hırt ve aylak kültürünün “kurtlar vadisi” seyretmeyen evlatlarından mürekkep bu Veblenesk ahalînin özgürlük bunalımı ile “vörgito” arası gidip gelen salyalı sümüklü yazıları da beni ilgilendirmiyor. Öyleyse bu bir blog sitesi falan değildir.

Neyse..

Türkiye’de şiir okuru falan da yok. Bu nadide yaratık artık aramızda gezinmiyor. Grand, grand, grand züppelik var sadece..

Mar 28

www.haberola.com (Medyanın Deccali olarak kendilerine slogan bulmuşlar) okuduğunuz her gazete (istisnasız) sayfasından sonra uygun şekilde tatbik edildiğinde işe yarayabiliyor.

Mar 27
Bir Sanrı İçin Gece Müziği Anti Nostaljik Bir Kolaj
Ahmet Oktay

7,00 YTL
2,00 YTL
Çağdaş Çin Şiiri Antolojisi
Eray Canberk

7,50 YTL
2,00 YTL
Eskiçağ Maddecileri
Paul Nizan

4,50 YTL
2,00 YTL(KDV Dahil)
Hüzün Gondolu
Tomas Tranströmer

5,00 YTL
2,00 YTL
Isidore Comte de Lautreamont’un Romanı
Jeremy Reed

5,50 YTL
2,00 YTL(KDV Dahil)
Kayıp Bağlantı
Gülseli İnal

5,00 YTL
2,00 YTL(KDV Dahil)
Mensonge’un Peşinde Garip Arayışlarım
Malcolm Bradbury

5,50 YTL
2,00 YTL(KDV Dahil)
Melek Kolonisi
Gülseli İnal

5,00 YTL
2,00 YTL
Rehinelik Mesleği
Alain Bosquet

5,00 YTL
2,00 YTL(KDV Dahil)
Sayıklamalar Bir Arthur Rimbaud Yorumu
Jeremy Reed

6,00 YTL
2,00 YTL(KDV Dahil)
Şiirin Dolambaçlı Yolları
Paul Eluard

6,00 YTL
2,00 YTL
Izgara
Philip Kerr

13,00 YTL
3,00 YTL
Mar 27

Çiçek kendi sarmalına ekin bandı
Gökdelen bakmayı bizden tonla alır
Tarla çitle bozgun olsa dağa erse
Çarpışan tomofiller kaç baharı yanına alır

Bunca dize otobüse kahır etse
Kavuşmaz fidan öze damak kayış kalır
Çöl imiş güneşe özenen öfke
Açmış ortasında meşin alnın

insan ağaç güneş tutulsa
ak yüzün bin çağa bir saniye gecel kalır

bulunsa başı sona erteleyen haylaz topal
ak dirağın gelse ezse boyun süren yazları
sekip akan balıklı nehirlerin
ortasında bulunsa başı sona erteleyen yazların.

(Dün gece, artık kelime uydurmaya da başladım, sonumuz hayırlı olur inşallah)

Mar 27

kiskanc.jpg

sakat.jpg

2 Parça - Serkan Işın, Mart 2006

Mar 23

Zapruder serisini 2002′de yazmaya başlamıştım. Abraham Zapruder ilham verici bir adam; düşünsenize bir cinayetle ilgili tek film onunki fakat cinayeti aydınlatmaktan uzak, kanıt değil vs. Toplu halde bir yerden bir yere yürüyen şair görünce aklıma bu şiir geliyor nedense.. Metnin devami burada »

Mar 23

esikcini-2.jpgEşik Cini’nin ikinci sayısı çıktı.

yasakmeyve, Siyahî gibi dergileri edebiyat ve kültür dünyamıza sunan Komşu Yayınları bünyesinde okurlarıyla buluşan Eşik Cini,

. Geçmişinden geleceğe uzanan süreçte -içiyle dışıyla- öyküyü kucaklamak,
. Öykünün etki-tepki noktalarını, inceldiği/kalınlaştığı/kabalaştığı sınırları
anlamak ve anlatmak,
. Olabildiğince ezber bozmak,
. “İnanç” haline dönümüş görüş ve bakış açılarının çevresini temizlemek,
. Önüne serili haritaya değişik açılardan bakarak kalıplaşmış düşünme ve
duyumsama alışkanlıklarından kurtulmaya çalışmak,
. Çoksesliliğin ve çokrenkliliğin beslendiği kanalları açmak,
. Öyküde nitelik çıtasının -olanakları ölçüsünde- yükselmesini sağlamak
amacıyla, öykünün içinden gelen bir ekibin yaşama enerjisiyle hayat buluyor.

Esik Cini’nin ikinci sayısında öyküleriyle Nezihe Meriç, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Yalçın, İlhan Durusel, Tomris Uyar, Ethem Baran, Cem Uçan, Emin Nihad, Pelin Özer, Serin Erengezgin ve Gülce Başer yer alıyor.

Nezihe Meriç’in 80. doğumgünü Seyit Göktepe’nin yazısıyla, Leyla Erbil’in 75. doğumgünü Mahmut Temizyürek, Ayfer Tunç, Tamer Kütükçü ve Müge İplikçi’nin yazılarıyla, Tomris Uyar’ın 65. doğumgünü ise Necip Tosun, Handan İnci ve Cem Erciyes’in yazılarıyla kutlanıyor. Yazıların arasında Nezihe Meriç ve Tomris Uyar’ın kitaplarına girmemiş öyküleri de yer alıyor.

Selim İleri’nin yirmi iki yıl aradan sonra yazdığı Fotoğrafı Sana Gönderiyorum adlı öykü kitabı odağında Selim İleri öykücülüğünü Selim İleri’yle İbrahim Yıldırım, Jaklin Çelik, Murat Batmankaya ve Nalan Barbarosoğlu tartışıyor: “Bir toplum çığlığının içinde biz neyiz ki?”

Ergun Kocabıyık, “gizlide âşikâr, âşikârda gizli” yazısında Mevlânâ’nın bir öyküsüne bakıyor… Gültekin Emre, “bir öykünün öyküsü” yazısında Adnan Binyazar’ın “İri Kanatlı Ak Kuş” öyküsünün yazılış serüvenini mercek altına alıyor.

Türkçe öykü kültürünün klasiklerinden Müsameretnâme ve yazarı olduğu iddia edilen Emin Nihad, Sabahattin Çağın, Murat Batmankaya ve İbrahim Yıldırım’ın kaleminden anlatılıyor.

Salih Bolat, Sezer Ateş Ayvaz’ın Tamiris’in Gecesuçları adlı kitabına “öykü mektubu” başlığı altında bakarken, “okur mektubu”nda Özen Yula’nın Tanrı Kimseyi Duymuyor kitabı, yazara yazılan bir mektupla açımlanıyor. Hapishanedeki yazarların öykülerine yer veren “duvarları aşan uçurtmalar” bölümünün yazarları, Mehmet Taşdemir ve Ceylan Bağrıyanık.

“Okur Bakışı” bölümünde Eşik Cini okurlarının okudukları kitaplarla ilgili görüşler yer alıyor… Son aylarda çıkan öykü kitaplarını Burcu Işıksaçar Yaylalar tanıtıyor… Öykühaber bölümü ise Amerika ve İngiltere’den küçük haberlerden oluşuyor.

Yekta Kopan’ın hazırladığı “eşiklopedik sözlük” öykü tarihimizde zevkli olduğu kadar, farklı bir gezinti.

Grafik tasarımını Nazlı Ongan’ın yaptığı Eşik Cini, insana ve hayata dair yazılmış, yazılan ve yazılacak öykülere açılan kapının eşiğinde, öykünün soluk alıp verdiği damarlarda dolaşan, içine sindirdiği hayatın parçacıklarını anlamaya, dinamiklerini görmeye çalışan bir öykü kültürü dergisi olarak yoluna devam ediyor… Öykü dünyasını evi bellemiş, eşiğini yurt edinmiş bir “cin”olarak, yazarları kadar okurlarıyla da kendi öyküsünü yazıyor.

Mar 23

Picus aslında bir kapandı, tuzak yani. Ama o bile bu gidişata dayanamadı. Bundan birkaç zaman evvel Yüzey Şiir diye bir yazıya başlamıştım. Oradan copy-paste edeyim bari, şimdi yorum yapsam ne olacak? Ne anlayacaksınız? Anlasanız bile ne yapacaksınız? Şairleri -bizleri- kafalarına ustaların (ölü insanların) maskelerini takarak gezen acayip adamlar olarak gördüğünüzü de biliyoruz artık..

(Takriben 2003′te başladım yazıya)

Yayın hayatına birkaç ay önce başlayan Picus dergisi, kapaklarında popüler bir yazar ve popüler kültürün başka alanlarında yer alan diğer ‘ünlü’ başka bir kişiyi alıp, birlikte fotoğraflarını yayınlamakta. Daha çok haftalık bir magazin dergisinin kapağını andıran bu “kitap dergisi” daha çok yazı işleri kadrosu değil, halkla ilişkiler ve reklamcı kadrosu barındırmakta. Popüler kültürünün kendi işleyiş mekanizmaları açısından bu tür uygulamaların kanıksandığı bu günlerde, okurların tepkileri beni şaşırtacak düzeye geldi. Kapakta, örneğin, son sayılarından birinde, Ayşe Kulin ve Ayşe Arman birlikte poz veriyorlardı. Kitapçıda derginin kapağına bakarken, yanımda duran iki bayan kendi aralarında konuşurlarken şunları söyledi, bir tanesi: “aa, baksana ana kız gibiler, ne kadar birbirlerine benziyorlar.” Aynı mağaza içinde başka iki bayan da Tuna Kiremitçi hakkında konuşuyorlardı, biri hatırladığım kadarı ile şunu söyledi, kitaplara bakarken: “bu da birden parladı.”, diğer ise şu cevabı verdi: “valla ben bütün kitaplarını okudum, güzel, ama tabi böyle hafta sonu programlarına çıkarsa, biraz da eli yüzü düzgün olunca, konuşuluyor işte..”. Elbette okur, nadide bir yaratıktır, ama burada normal olmayan bir davranış var. “Ana-kız” gibi görünmek, “eli-yüzü düzgün olmak” gibi deyimlerle çekiştirilen ve dedikodu malzemesi yapılan yazar, okura ne gibi görünmektedir gerçekten. Yani okurun aradığı ile derginin yüzeyine, kitabın yüzeyine yerleştirilen arasındaki karşılaşma, nasıl bir anda gerçekleşmektedir ki, yazarın görünüşü, eli ayağı, fiziksel tarafları onu hemen bizim evin kızı ya da oğlu, damatlık delikanlısı yapmaktadır. Adorno “Kültür endüstrisi, müşterileri tarafından yönlendirildiğine ve onlara istedikleri şeyleri sunduğuna yeminle inandırmaya çalışır bizi. Ama özerk olduğunu kesinlikle yadsır ve kurbanlarını yargıç ilan ederken, özerk sanatın bütün aşırılıklarını kendi örgütlü otokratlığıyla fersah fersah geride bırakır. Kültür endüstrisinin yaptığı, müşterilerinin tepkilerine uyarlanmaktan çok, onları kalpazanca imal etmektir. Kendisi de onlardan biriymiş gibi davranarak biçimlendirir müşterilerinin tavırlarını” demekte.(*) Yayın dünyasını saran bu sürtünmesiz yüzeylerde gezinme ve metaları, önce okurları (alıcıları) yaratarak hayatı tümden kontrolü altına alma eğilimi yeni değil. Ama buralarda azmanlaşmasını son günlerde gerçekleştirdi. Şiir de bundan nasibini aldı elbet. Yeni bir yazar tipi ile birlikte aslında yeni bir şair ve şiir tipi de ortaya çıktı. Belki bilerek erteledi intiharını, ama yine de ölümünü ilan ettiği anda “sonsuzluk yerine yaşamı” seçtiğini de açık seçik belli etti. Reklamcı şair olgusunu şiirimizde görmeye başladığımız andan itibaren, Virilio’nun çözümlemeye çalıştığı ve Guy Debord’un tüm anatomisini önümüze serdiği bir çiftlenimler dünyasıyla -yaşamın kendisi ile, yaşamın yeniden üretimi- karşılaşıyoruz. Bu andan itibaren, reklamcı-şair ya da “olumlayıcı” diyebileceğimiz, uzlaşmaz olanla uzlaşır gibi yapan, uzlaşmaz onları uzlaştıran bir sanat/meslek erbabı çıkmaktadır ortaya. Sonuçta reklam da bir şeylerin propagandasını yapar, ama örneğin Mayakovski’nin ya da Sürrealistlerin kes-yapıştır kolajlarından daha farklı bir yerinde yakalar izleyicisini. Yüzeyde, tam da her şeyin sanat yapıtındaki işlerliğinden çok daha farklı bir içerikle, yüzeyde yakalar. Bu ister aşırı kapitalistleşme olsun, ister zenginleşmenin o seçkinci kinizmi olsun, isterse harcamanın sınırsız olduğu fütursuz bir sınıfın sanatı olsun, ne olursa olsun, kendini yüzeyde teslim alacak gözler yaratmaya devam edecektir. Bu da şiir sanatının ya da kısaca şairin uyarlanmasını getirmiştir. Son yirmi yıldır, kültürel birikim devamlı artmıştır ve artık bir birikim olarak, tıpkı sermaye gibi, dolaşıma sokulmuş bir meta halini alana kadar da, ötesi berisi çekiştirilmiş, tekdüzeleştirilmiştir. Piyasaya çıkan her yeni kitap, aç dimağları ya da anlamsız bir dünya karşısında anlam arayan devasa bellekli okurları değil, alışverişe çıkmış, öte beri ihtiyacını gidermeye çalışan bir orta/zengin sınıfı kandırmaya yönelik, kültürel nesnelerdir. Olumlayıcı olan’ın yanına Olumsuzlayıcı bir sanat yapıtı koyabilmek, bazı anlarda, öyle bir diyalektik sorun yaratmaktadır, öyle bir alanda, kendisini fesh etmektedir ki, insan her şeyin, her türlü sanatsal yapıtın, her değerlendirmenin, kültürün, bize ait olan her türlü yeniden-üretimin, tablonun karşısında kendisini çaresiz hissetmektedir. Olumsuzun gücü de, artık kendi metalarını üretmeye başladıktan sonra (özgün müzik, detayda kaybolan eleştiri, televizyondaki tartışma programları, ölçütsüz edebiyat dergileri, kuratörlü sergiler, sponsorlu sanat etkinlikleri, sivil toplum kuruluşları, yaylım olarak dağıtılan ödüller vs) geriye yapacak fazla şey kalmıyor gibidir.

Mar 21

H�rriyet Ele�tirisi - Biz Kimiz?: “Kimimiz hâlâ medyanın kritik noktalarında çalışmayı sürdürüyor, kimimiz ise kendi isteğiyle sektörün dışına çıktı.Bu siteyi kurarken ortak noktamız şuydu: Hepimiz gazetecilik mesleğinde önemli noktalarda görev almıştık. Deyim yerindeyse, basının “ciğerini” biliyorduk. Bu ortak noktayı “eylem”e geçirmek istedik. Bugün Türkiye’de, haftada bir gün yazan ve gazete yönetimiyle okur arasında denge kurmaya çalışan okur temsilcilerinin dışında, gazeteleri, gazetecilik standartları açısından değerlendiren ve bu değerlendirmeyi kamuoyuna aktaran oluşumlar yok denecek kadar azdır.İşte, biz, Türkiye basının lokomotifi olan Hürriyet gazetesi özelinde, bu boşluğu doldurmak için bir araya geldik. ”

Hürriyet’in yanında bir de Hürriyetsiz versek? Buyrun okuyun.. Her gün güncelleniyormuş..

Mar 20
Anarşist Banker
Fernando Pessoa

Can Yayınları, Mart 2006, 2. Hamur
20. yüzyıl edebiyatının en ilginç kişiliklerinden Fernando Pessoa, kendi adının yanı sıra kendisinin farklı yanlarını yansıtan hayalî şairlerin adlarıyla yazdığı yapıtlarıyla dünyanın en gizemli şairlerinden, yazarlarından biridir. 1935 yılında ölen Pessoa, ancak ölümünden bir yıl sonra, olağanüstü zengin düş dünyasıyla üne erişti. Yazarın şiirleri dışında sağlığında yayınlanan biricik anlatısı olan Anarşist Banker’de, iki arkadaşın bir yemek sonrasında başlayan sohbeti, okuru burjuva toplumu’nun derinliklerine sürükler. İki arkadaştan biri, hem banker, hem de anarşist olduğunu söyler. Ona göre, bankerlik, gerçekleşebilir tek anarşist eylemdir. Pessoa, ilk basımı 1922’de yapılmış olan Anarşist Banker’de, antik çağ felsefesinin diyalog yöntemini izleyerek, günümüz burjuva toplumunun ikiyüzlülüklerini, haksızlıklarını gözler önüne serer, ince bir alay içeren, zekice akıl yürütmelerle paranın iktidarını sorguya çeker.
(Tanıtım Yazısından)
Malraux bu anı kitabını, ressamın ölümünden kısa bir süre sonra Picasso’nun eşinin isteği üzerine kaleme aldı. Obsidiyen Kafa’da, sanat dünyasının en büyük isimlerinden birinin özel bir portresini okurken, Malraux ile Picasso arasında gerçekleşen, sanatın önemine dair samimi bir sohbete de tanık olacaksınız.
Bu sohbette Picasso ile Malraux, Malraux’un ortaya attığı bir kavram olan Düşsel Müze’den ve burada yer alacak her bir eseri neden seçtiklerinden söz ediyorlar. Bu değerli kitap, insanın kendi müzesini düşünmesine olanak sağlıyor.
Bir dönem Fransa Kültür Bakanlığı görevinde bulunmasının yanı sıra, bir filozof ve bir romancı da olan Malraux, bu kitapla Picasso’nun yaratıcı zihninin labirentlerinde dolaşıyor. “Aynadan geçen bulutlar donup kaldı; obsidiyen, onların külrengi fonlarında ışıyordu. Sel gibi yağan yağmurun, dev vitraya sürüklediği bir kâğıdın sesi geldi dışarıdan. Fırtınanın bahçeden kovduğu yerliler içeri girdi; uyuşuk kalabalık aynadan geçti. Ölen yerliler, kasvetli simgelere kayıtsız, önceleri dinozorların üzerine yağan yağmurla birlikte, ölü yerlilerin kutsal iminin önünden geçiyordu.”
(Tanıtım Yazısından)
Müzakereler

Gilles Deleuze

Norgunk Yayıncılık, Mart 2006, 2. Hamur

Deleuze’e göre filozof kavramlar üreten, düşüncenin alanını ürettiği yeni kavramlarla genişleten kişidir. Bunu yaparken yeni sözcükler türettiği gibi, kimi zaman da kullanılagelen yerleşik sözcükleri yuvalarından oynatarak başka çehrelere büründürür.

Müzakereler, Deleuze’ün tüm felsefi yapıtını kateden söyleşiler ve kimi metinlerle kurulmuş bir derleme. Sayıklamadan, kekelemeden birbirine eklenerek akıp giden bir akarsu-metin.

Deleuze, bu kitabı yapmasının nedenlerini kısa giriş metninde şöyle açıklıyor:

Neredeyse yirmi yıla yayılan müzakere metinlerini biraraya getirmek neden? Müzakereler o kadar uzun sürebilir ki, hâlâ savaşa mı yoksa artık barışa mı ait oldukları hiç bilinmez. Felsefenin çağa karşı duyulan bir öfkeden olduğu kadar, bize sağladığı bir dinginlikten de ayrı düşünülemez olduğu doğrudur. Felsefe yine de bir Güç değildir. Dinler, devletler, kapitalizm, bilim, hukuk, kamuoyu, televizyon birer güçtür, ama felsefe değildir. Felsefenin büyük iç çarpışmaları olabilir (idealizm - gerçekçilik, vs.), ama bunlar gülmek için girişilen çarpışmalardır. Felsefe bir güç olmadığı gibi, güçlerle bir çarpışmaya da girişemez, yine de onlara karşı çarpışmasız bir savaş, bir gerilla mücadelesi sürdürür. Ve onlarla konuşamaz, onlara söyleyecek, onlara iletecek bir şeyi yoktur, yalnızca müzakereleri sürdürür. Güçler, dışımızda kalmayıp aynı zamanda her birimizi katettiğinden, her birimiz, kendimizi kendimizle sürekli müzakere ve gerilla mücadelesi halinde buluruz, felsefe sayesinde.

Daha önce yayınladığımız İki Konferans ve Spinoza. Pratik Felesefe’nin ardından yine titiz bir çeviri ve özenli baskı kalitesiyle okurlara sunduğumuz bu yapıtın ilgiyle karşılanacağına inanıyoruz.
(Tanıtım Yazısından)

Pablo Picasso

Mary Ann Caws

Güncel Yayıncılık, Mart 2006, 2. Hamur

Yaratıcı aklın sınırlarını zorlayan ve kalıplara sokulamayan dahi bir ressamın sıra dışı yaşamı…

Kübizmin yaratıcısı Pablo Picasso’nun ilham kaynağı, ressamın uzun ve aktif hayatının çeşitli dönemlerindeki merkezi mekânlar ve karakterlerdi. Mary Ann Caws, bu kitapta alışılagelmiş biyografilerin dışına çıkarak, Picasso’yu bir türlü kopamadığı yakın arkadaşları ve uğrak mekânlarıyla birlikte ele alıyor.

Barselona’yı; Paris’te ‘bande à Picasso’ grubunun merkezi olan Bateau-Lavoir’deki zamanlarını; Provence’deki çalışmalarını; Gertrude Stein, Max Jacob, Apollinaire, Pierre Reverdy, Jean Cocteau, Breton, sürrealistler ve ardından Dalì, Eluard ve eleştirmen Roland Penrose ile olan arkadaşlıklarını, kısacası Picasso’nun yaşamının ince ama önemli ayrıntılarını gündeme getiriyor. Kitap aynı zamanda Picasso’nun kadınlarla olan ilişkilerinin, özellikle eşleri Dora Maar, Françoise Gilot ve Jacqueline Roque’nin de izlerini sürüyor.

Bu kitap tamamen üretken ve değişken bir hayatı ve yirminci yüzyılın en etkili figürlerinden birinin sanatını yansıtan özlü ve canlı bir çalışma.

Mary Ann Caws New York City Üniversitesi’nin Mezunlar Merkezi’ndeki İngilizce, Fransızca ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde profesördür.
(Tanıtım Yazısından)

Mar 18

Türkiye Yazarlar Sendikası, 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde “Şairler Yürüyor” başlıklı bir etkinlik gerçekleştirecek. Saat 14.00’te Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi’nin önünde, Arif Damar’ın kaleme aldığı Dünya Şiir Günü Bildirisi’ni okuyacak olan şairler, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Orhan Veli, Edip Cansever, Ahmed Arif, Cahit Sıtkı Tarancı gibi şiirimizin büyük ustalarının maskelerini takarak Tünel’e kadar yürüyecek ve şiir dağıtacak.

TYS’nin ikinci etkinliği, Kadıköy Moda Kulübü’nde saat 17.30’da başlayacak. İsanbul’da yaşayan şairlerin şiirler okuyacağı etkinlik, yine aynı yerde bir akşam yemeğiyle son bulacak.

Mar 15

Dibimizde seyredip giden savaş konusunda olasıdır pek bir bilgimiz yok. Bize söylenenler, dayatılanlar arasında ömrümüz geçiyor. Karşımızda duran soru “kim yönetecek? kim yönetilecek?” şeklinde formüle edilebilir sanıyorum. Doğumuz ile Batımız arasındaki coğrafyanın mekân ve zaman süreksizliklerini ve ivmelenmelerini anlayabilmek için kitap okumamız, kendimize göre bir harita, zihinsel düğüm noktaları çizmemiz gerekiyor belki de. Bunu yapabileceğimiz kaynaklar oldukça geleneksel; kitaplar ve okumak.

Bunca giriş yazısından sonra aşağıdaki kitaplar ilginizi çekebilir diye düşünüyorum.

Arap Coğrafyacılarının Gözünden 1000 Yılında İslam Dünyası ve Yabancı Diyarlar

Andre Miquel

Kitap Yayınevi, Ekim 2003, 2. Hamur
Dünya Benimdir! Avrupa Ekolojik Emperyalizmi 900-1900

Alfred W. Crosby

Kitap Yayınevi %70 İndirimli Kitaplar, Şubat 2004, 2. Hamur
Sultan İçin Bir Saat Yakındoğu’da Avrupa Sanat ve Saatçileri

Otto Kurz

Kitap Yayınevi, Şubat 2005, 2. Hamur
Cristoforo Colombo’nun Maceraları

Paolo Emilio Taviani

Kitap Yayınevi, Mart 2003, 2. Hamur
Filistin / İsrail Barış veya Irkçılık

Marwan Bishara
Kapitalizmle Derdim Var!

Harry Shutt
Küba Devriminin İçinden

Julia E. Sweig

Kitap Yayınevi, Mayıs 2004, 2. Hamur
Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu 1908-1914

Tobias Heinzelmann

Kitap Yayınevi, Haziran 2004, 2. Hamur
Yeni Bir Demokrasi İflas Etmiş Dünya Düzenine Alternatifler

Harry Shutt

Kitap Yayınevi, Kasım 2003, 2. Hamur
Yeni Dünyalar Eski Metinler Geleneğin Gücü ve Keşiflerin Yarattığı Şaşkınlık

Anthony Grafton

Kitap Yayınevi %70 İndirimli Kitaplar, Ocak 2004, 2. Hamur
Yıldızların Efendisi Rönesans Astroloğu Giordano Cardano

Anthony Grafton

Kitap Yayınevi, Eylül 2004, 2. Hamur
Mar 14

re_huzur.jpgZinhar’ın ilk zamanlarında RLV (Random Verse Lab) programına kafayı takmıştım. Program hakkında detaylı açıklama yapmayacağım ama adı üzerinde işte, rastantısal olarak “dize” üretiyordu. Bunu yaparken Türkçe kelimeler kullanıldığında -çeşitli şablonları mevcut ve bunları geliştirebiliyorsunuz- durum ne olurdu diye iki deneme yaptıydım. Bunlardan biri “re-huzur”dur. Kısaca, RLV’nin Huzur’u okuması olarak görülebilir. Huzur’un tüm metni bu programa verilmiş ve rastgele şablonlar üzerinde metni yeniden dizmesi istenmiştir. İkinci örnek ise ZinDİK isimli bir derlemeydi. Bu da 2002 Şiir Yıllığı (Mehmet H. Doğan’ın hazırladığı) içinde yer alan tüm şiirlerin, Enis Batur’un Operası’nın kelime sığası ile çarpıştırılmasından (daha birçok metin vardı) ve aynı rastgele düzenek içinde dizilmesinden oluşuyordu. İkisi de aşağıda.

re_huzur.zip | Rastgele Huzur, PDF, Serkan Işın 2003

zindik.zip | Rastgele Şiir, PDF, Serkan Işın, 2003

« Öncekiler