Şub 27

1963′te dünyaya gelen Keskin, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. İlk şiirini 1984 yılında yayımladı. 1995-1998 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte Göçebe dergisini çıkardı. Çeşitli yayın kuruluşlarında editör olarak çalıştı. 1991 ile 2002 arasında sırasıyla Delilirikler, Bakarsın Üzgün Dönerim, Cinayet Kışı+İki Mektup, 20 Lak Tablet+Yolcunun Siyah Bavulu ve Yeryüzü Halleri isimli şiir kitapları yayınlandı. Şairin bu ilk beş kitabı 2005 yılında Metis Yayınları tarafından “Kim Bağışlayacak Beni” adıyla tek ciltte toplandı. Bu ciltle eşzamanlı olarak şairin yeni kitabı “Ba” da okurla buluştu. Birhan Keskin’in Y’ol adını taşıyan yeni şiir kitabı da önümüzdeki günlerde Metis Yayınları’ndan çıkacak.

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle, Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl 10′uncusu verilen Altın Portakal Şiir Ödülü’nün yeni sahibi ‘Ba’ isimli kitabıyla Birhan Keskin oldu.

Gülten Akın‘dan sonra Altın Portakal Şiir Ödülü’nü alan ikinci kadın şair olan Keskin’in, “doğayı ve insan doğasını bütün açmazları, sorunları, çatışmalarıyla ürpertici bir şiir diline dönüştürmenin yetkin bir örneğini oluşturduğu” için, ödüle değer görüldüğü bildirildi. Birhan Keskin, ödülünü, 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde gerçekleştirilecek törenle alacak.

Bu yıl dokuzuncusu gerçekleştirilen Altın Portakal Şiir Ödülü Sempozyumu’nda ise “Beni Hiç Göremezsin” adlı eseriyle geçen yılki ödülün sahibi olan Yücel Kayıran’ın şiiri ele alındı. Yazar ve eleştirmen Necmiye Alpay’ın onur konuğu olduğu sempozyum, oldukça hareketli geçti. Sempozyuma Prof. Dr. Mustafa Durak, Necmiye Alpay, Mustafa Koç, Yaşar Güneş, Mehmet Can Doğan, İbrahim Oluklu, Gökhan Cengizhan, Yard. Doç. Dr. Mahmut Babacan bildirileriyle katıldı.

Antalya, Zaman

Şub 26

Türkçe haber sitelerinin siteleri -özellikle merkez medyanın dışında, haberleri derleyen toplarlayan bir çok site mevcut son günlerde WEB 2.0 yardımı ile oldukça arttı. Fakat bu haber bolluğunda haber vermekten de öte, bu haberleri sunarken ya da siteye yerleştirirken ipin ucunu kaçırmaya giden bir bakışları var bu sitelerin. Haber ajanslarından ya da kendi kaynaklarından derledikleri haberleri okura sunmaya çalışırken ÜNLEM’i bu kadar fazla kullanmaları artık bir yerden sonra kabak tadı veriyor. “Manşet” ya da Son Dakika denen kısım içinde yer alan tüm haber başlıklarının ÜNLEM ile bitmesi akıl alabilecek birşey değil. Bir kere bütün haberler bu kadar “şaşırtıcı” olamaz -ki değiller, ikincisi Ünlem bir yerden sonra bize dikte ettirilen birşey haline de geliyor. Örnek vermek kabilinden, lütfen www.haber3.com adresine gidip, ana sayfayı bir gözleyin lütfen. Gelen her haberin sonunda bir tane ÜNLEM zayi edilmiş, yerli yersiz. Bu “şok etkisi yaratma merakı” sıradan bir cümleyi bile şaşılacak bir olaymış gibi takdim etme merakı internet medyasının kendisine olan güvensizliğinin en açık ifadesi. Böyle bir “şok etkisinin” okur tarafından talep edildiğini de zannetmiyorum.

Şub 26

Merdiven Şiir’in bu sayısında (Sayı 7, ocak-şubat 2006) Celal FedaiOF NOT BEING JEWISH YAYINLANMASAYDI KIYAMET KOPARDI” başlıklı bir yazı kaleme almış. Yazının bağlamı ile son iki sayfada değindiği şeyler arasındaki ilgisizlik bir yana bir şekilde vardığı yanlış yargıların odağına da yazdığım bir yazıyı oturtması başka türlü bir talihsizlik. İsmet Özel’in bundan böyle şiir kitabı çıkarmayacak olması kendisinin “veda hutbesi”ne hazırlandığını anlamına mı geliyor bilmiyorum ama bir şairin kitap çıkarmayacak olmasının başka şairlere neden bir “imkan” olduğunu ben çok merak etmeye başladım. Kaldı ki İsmet Özel’le derdimin de bu noktada olması ya da öyle olduğunun düşünülmesi çok can sıkıcı. Hem de sanki böyle “ışınvari” türden bir terimle bu niyetlerin damgalanması?

Celal Fedai özetle diyor ki, İsmet Özel gibi büyük bir şairin ardından kalacak sözde boşluk için genç (ve ona göre üçüncü sınıf) şairler kapışıyorlar, “sahneye atlamaya” çalışıyorlar. Birincisi o sahne tek kişilik oyun kaldırmıyor zaten. Sahne’de olmaktan ne anladığımıza bağlı olarak ben de dergi çıkartan, kitap yayınlayan, fikir beyan eden, şiir yazan, en önemlisi şiir yazmaya devam eden bir şair olarak o sahnede sayılırım. Kimseden “rol” istemedim mesela. Zira “karakter oyuncusu” değilim, karakterimle oynamıyorum ve onu oynatmıyorum. Bu da oyun değil zaten..

Bir ikinci nokta “Savaş Bitti”nin yayınlanmasından sonra yazdığım yazı da hiç öyle bir niyet falan sezilmiyor. Çünkü “İsmet Özel patetik bir aydındır, bu açık artık” dediğim noktada “patetik aydın” ifadesi başka bir kaynağa dayanıyor (İmkansızın Politikası, J.M.Besnier, Ayrıntı Yayınları). Kitap açılıp okunursa ve İsmet Özel’in bugüne kadar ki “entelektüel kariyeri” incelenirse yazdığım kısa yazının bağlamı daha da oturacaktır kafalarda (örneğin Bataille, Foucault, Blanchot ya da soldan sağa savrulan her entelektüel vb gibi). Tabi böyle birşey beklemek Fedai’nin “hayran mektubu” üslubu için fazla ağır ama yine birileri çıkar umarım.

Ayrıca lirik ya da epik hangi kanattan olursa olsun kimse ile “İsmet Özel” konusunda bir fikir/hareket birliği içinde değilim, tıpkı şiirde de kimseyi çok sallamadığım gibi. Celal Fedai önce o yazdığı yazının bağlamının kendisini bir hayran olarak değil, bir derginin bağlamını da belirlediğini düşünmeli. Şimdi öyle bir ayrım çıkıyor ki ortaya, o dergide yer alan isimlerin gizlice İsmet Özel’e Övgü Dışında Hiç Bir Fikir Beyan Etmeme Paktı’nın imzalamış olduğunu düşünmeye başladım ben. Böyle “Kant Reader’s Review” türü bir dergi çıkarıyorsanız bunu Merdiven Şiir başlığının altına yazabilirsiniz mesela, biz de ona göre bilir okuruz.

Son olarak bu yazıyı ben Kitap Postası’nda “Militan İçin Savaş Bitti” yazısını yayınladığım sırada yazsaydı? Neden bu bekleyiş? Neredeyse 6 ay oldu?

Şub 25

hatira.jpg

dada korkut - “kaza tapınağı” 02/2006

Şub 24

Aşağıdaki metni alakasız bir şekilde buldum (internet böyle güzel işte). Aradığım kitap Amil Çelebioğlu’nun Harflere Dair kitabı idi. Karşıma çıkan bağlantılardan birinde Tevrat’ın Şifresi isimli kitapla bağlantılı olarak bir polemik yazısı vardı. Konuyu geçelim, ama yazı ve istatistik konusunda böyle bir anektod duymadıysanız, ÇELinmişAKIL’larınıza duyurulur..

Tevrat’taki şifre basit bir tesadüf mü? (orjinali ve tamamı burada)
Tevrat’ta bazı şifrelerin var olduğuna inanırsak karşımıza şu soru çıkıyor: bu şifreler Tevrat’ta bir tesadüf eseri olarak mı vardır yoksa bunlar bir “Üstün Kalem” tarafından Tevrat metnine bilinçli olarak mı koyulmuşlardır? Pekçok şifre taraftarı bu şifreleri, Tevrat’ın ancak Allah tarafından yazılmış olabileceğinin bir delili olarak görüyor. Tevrat Şifresi’nin yazarı M. Drosnin kitabında bu fikrini pek ortaya koymuyor ama daha sonraki radyo konuşmalarında kendisinin başka gezegenlerden gelmiş üstün varlıklar fikrine daha yatkın olduğunu açıklıyor. Herhalde bu sebeple Satinover, kendisi şifrelere inanmakla birlikte, M. Drosnin’in kitabını “ilahi bir hakikatı zedeler tarzda ortaya çıkmış bir talihsizlik” olarak niteliyor.
Fizik Profesörü Mark Perah bu soruların cevabını alabilmek için öncelikle EAHD’lerin tesadüfi seçilmiş farklı dillerdeki metinlerde ne kadar başarılı sonuçlar verdiklerini araştırmış ve gerek İngilizce gerekse İbranice metinlerde oldukça yüksek EAHD’lere rastlamıştır. Diğer bazı şifre karşıtı kişiler WRR’ın Tevrat’la karşılaştırmak için kullandıkları Savaş ve Barış’ın seçilen isimler değiştirildiğinde Tevrat’tan daha başarılı sonuçlar verdiğini keşfetmişlerdir.
Drosnin 9 Haziran 1997 tarihli Newsweek’de yayınlanan bir meydan okumasında “Beni eleştirenler Moby Dick’de (Herman Melville’nin romanı) herhangi bir başbakanın öldürülmesi ile alakalı bir mesaj bulsunlar onlara inanacağım” demişti. Kritikleri Moby Dick kitabında kodlanmış olarak Hindistan Başbakanı İndra Gandi, Lübnan Başkanı Rene Moawad, Sovyet lideri Leon Troçki, Martin Luter King, John F. Kennedy, Abraham Lincoln, Prenses Diana ve Yitzhak Rabin gibi pek çok ünlünün cinayetlerini hem de teferruatlarıyla buldular. Drosnin ile dalga geçmeyi de ihmal etmeyen karşıtları Moby Dick’de Drosnin’in kendi ölümünü de öngören şu korkunç satırları yakaladı: “M. Drosnin” isminin bulunduğu şifrede adının üzerinden iki defa “yalancı” tabiri geçiyordu. Ve ölüm fermanı; “Öldürülmek üzerine vacib oldu”. Nasıl? “Kalbine bir çivi saplanarak ve büyükçe bir delik açılarak.” Nerede? “Kahire veya Atina şehirlerinden birinde”. Ne zaman? Bilinmiyor. Tek ipucu “ilk gün”. Muhtemelen bu şehirlerden birini ziyaret ettiğinin ilk günü. Kimler tarafından? Kitabında isimlerini zikrettiği iki şifrecinin adı, birininki iki defa olmak üzere aynı sayfada..
Şub 24

Az önce gördüm, televizyonda bir sürü program bu kredi kartı mağdurlarına ayrılmış. Son sözü söyleyen kim? Aradaki reklamlara bir bakın bakalım..Gözünü sevdiğimin medyası..Neye çare olabileceksin ki?

Aslında AKP’nin böyle bankalarla ilgili haşin hareketler yapıp, sıkı şekilde olayı çözdüğünü düşünmüştüm fakat yanılıyor olabiliriz. Birkaç zamandır “kredi kartları borçları” ile ilgili yapılandırma ve bu konudaki yasa tasarısı mecliste görüşülüp duruyor. Her ne hikmetse devlet memuru olan iki polisin kredi kartı borçlarından dolayı intiharları, Hürriyet’e haber olduktan sonra durumun vehametini yazan Yalçın Doğan’ın tespitleri daha da bir korkutucu. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bankaların bizim mevzuatımızı iç etmesine alışmış şekilde bakıyorduk haberlere. Hem de bizi kandırıp, off-shore hesaplarda gecelik yüzde bilmem kaç faiz vaadiyle. Bugünlerde bankalar belki o tür numaralar yapamıyorlar ama yine de “taksitli alışveriş” ve “sokakta herkese dağıtılan kredi kartı” durumları da hiç iç açıcı değil. ATO’nun gösteri ve panayır havası kokan eleştirisi bir yana, durum ciddiye gitmekte. Burada dikkat edilmesi gereken bankaların bu kez bizim mevzuatımızı değil, kendi mevzuatlarını bize kullandırarak bir şekilde bizi hava ile borçlandırması ve bol taksit az ödeme geyiği ile birlikte ota boka para verdiğimiz. Allah sonumuzu hayretsin..Ha bir de “parçalanmış yaşam” falan gibi çok hip ve kool eleştiriler yapıyor ya bizim edebiyatçımız, yazarımız. Bu parçalanmış yaşam, taksitlendirilmiş yaşamdır. Oradan bir okuma yapmanızı rica etmeyi kendime bir göre bilirim albayım..Bizden önceki kuşaklar harbiden bir acayip..

Şub 23

snapshot20060223222852.jpgŞu günlerde herşeyden aşırı kıl kaptığım, sabahtan akşama “noolcak noolcak” diye gezdiğim ve kısmen herşey konusunda da bütünlüklü komplo teorileri yaratabildiğim için köşe yazarı konusu da beni oldukça geriyor, üzüyor, sarsıyor, derinden etkiliyor. Gazete alıyor musunuz? Eve fiziksel olarak gazete benzeri birşeyler giriyor. Gazete benzeri diyorum, zira gazetenin (Hürriyet örneğin) içinden çıkanlarla haber değeri olan kısmı arasındaki oransızlık bir yerden sonra insanı yine geriyor. O yüzden ben de daha çok medya eleştirisi sitelerini izliyorum.

Böyle birşey var. Kartel medyası. Bunun karşılığında da TRT tipi, ajans tipi habercilik var; kamu yararına haber. Yalnız Kamu Yararına haber genellikle “fındık taban fiyatı” gibi şeylerden oluşan renksiz bildirilerle ilgilenmek zorunda kaldığı için pek ilgi çekmiyor. O yüzden biz de sabah akşam “dezenformasyon haberciliği” denen türdeki “diğer” medyayı izliyoruz. Bu konuda televizyon, radyo, internet ortak çalışıyorlar. Medya eleştiri siteleri de işin tadı, tuzu biberi. Onlar olmasa bu medya çekilmez. Zira yaptıkları eleştirinin ne kendilerine ne de başkalarına hayrı yok. Neden yok? Çünkü “habercilik” yapmıyorlar kanımca. Haber yaratmıyorlar. Ortada ne dönüyorsa onunla ilgili yorum üzerine yorum. Bu da bir yerden sonra “ee Hürriyet yazmasa siz ne yaparsınız abiler?” sorusunu beraberinde getiriyor ki, bu acı bir soru.

Neyse, birbirimizi kandırmayalım, ülkenin hali belli, zenginin ve fakirinin arasında kalan ortalamanın da yaşam tarzı belli. Zenginin de belli aslında. Asaletten ve soyluluktan nasibini almamış bir sürü acayip insan. Ne üretiler ne yerler ne içerler nerde yaşarlar ne kadar vergi verirler, bir acayip. Ekonomi ya da sınıfsal şeyler değil, toplam maliyetimiz ne kadar eder yani, ederimiz nedir diyeceğim o. Bugün Süper Poligon’a taşmış bir yazıdan bahsetmek istiyorum. Harbiden canıma tak etti de o açıdan. Oray Eğin -ki aşırı gereksiz aşırı saçma sapan bir karşılaştırma yapmış- Amerika’lı gazeteciler ile buradaki köşe yazarları arasında bir karşılaştırmaya gitmiş. Yazı şurada, okursunuz. Köşeyazısında adı geçen gazeteci Cıvaoğlu ise, geçen zaman içinde önce Kanal D’de haber sonrası yorum gibi birşey yapanlar kervanındaydı, daha sonra Habertürk’te parlak takımı ile yaz kış bronz halde siyaseti değerlendiriyordu. Ülkemizin aydınının, ortalama zekalısının, gencinin yaşlısının bir yerden sonra üç kuruş parayı bulunca “heryere arabayla” gitmeye başlaması gibi ultra-lümpenleşme diyebileceğim bir süreç var. Bu süreç içinde Oray Eğin kusura bakmasın ama bu ülkede yazısında adı geçen gibi bir dergi ya da gazete yok. Belki harcadığı kaynaklar ve ihaleler ile çok daha fazlasını harcayan gazeteler vardır ama satış olarak ortada böyle bir gazete dergi yok. Amerika’da yılda ortalama 230 Milyon dergi satılıyor. Bunların %60 kadarı aboneye gidiyor. (Abonet‘te çalışırken bazı araştırmalar yaptım da oradan biliyorum.) Rakamları kafadan yazdım, isteyen buraya bakabilir örneğin 2004 istatistikleri için.

Tamam Amerika büyük kapitalizm, büyük şeytan. Ama Oray Eğin’in çizdiği tablo ile burada herhangi bir gazetecinin, editörün, köşe yazarının hangi birikim, hangi eser, nasıl bir geçmiş ve nasıl bir kariyer ile oradaki yaşam tarzını yakalama şansı olabilir? Bu köşe yazarı ne ayaktır? Yazar mıdır mesela? Yazar ise, yapıtı var mıdır? Yok yapıtı yok ise, neye göre yazar? Murat Birsel, Reha Muhtar şu bu, bu insanların okurları var mıdır? Haysiyet.com’un bir ara yaptığı “Köşe Yazarı Nedir?” yazı dizisini tekrar okumamız dileği ile..

Şub 23

Yasakmevye’nin geçen sayılarından ikisi “şair kadınlar”a ayrıldı. Her ne kadar Betül Tarıman ve Emel İrtem elinden çıksa da, bu “kadın şair kadın” konuları pek kapanacağa benzemiyor. Yasakmeyve’den sonra Alanya’da çıkan Etken dergisi de konuyla ilgili bir dosya yapmış. Başlığı “Şair Kadın”a ilişkin “erkek şair”ler ne dedi?” Biraz alengirli bir başlık. Yazılar, isimler derken, bugüne kadar bu konuda söylenmiş en doğru şeyleri Güven Turan söylemiş (elbet teoride): “Kadın şairler, kadın eleştirmenlerini, kadın incelemecilerini çıkartmalıdırlar. Ben kendi dergilerini çıkartmalarını, kendi yayınevlerini kurmalarını da bekliyorum.” (Güven Turan, Kadın Şairler Şiiri Zorluyor, sayfa 12, etken dergisi, sayı 5-6)

O kadar zamandır kadın şairlerin -ki bu tanımlama cinsiyetçi bir ayrımdan çok bir yerden sonra cemaatçi bir havaya da bürünüyor- erkek şairlerin yayınevlerinden, dergilerinden uzak duramadıklarını (belki zorunluluk, belki de kolayı bu olduğundan) işin yayıncılık kısmını hiç denemediklerini de görüyorum. Elbet yayın işinde bir sürü kadın çalışmaktadır, ama kendine ait bir yayın organı, şiir yayını yapabilecek ve kadın şairleri derleyip toparlayacak bir imkan denememişlerdir de. Bu yüzden Güven Turan’ın önerisi her ne kadar zorlayıcı bir öneri olsa da, hiç mırın kırın etmeden eldeki imkânları göz edip yayın işine -özellikle şiir yayıncılığı- girmeliler..

Şub 23

kampanya.jpg

dada korkut - “kredili yaşam” şubat 2006, serkan the 5 taksit

Şub 22

sozler.jpg

dada korkut - “Lirik Söylem Otopsisi” - serkan han 2006*2

Şub 21

Erasmus’un türkçeye çevrilmiş doğru dürüst tek metni sanıyorum “Deliliğe Övgü“. Oysa üstadın 1530′da yayınladığı “De civilitate morum puerilium (Çocukta Geleneklerin Nazikleşmesi)” isimli kitabın oldukça büyük etkisi olmuş Batı’da. “Uygarlaşma” konusunda Elias’ın (Norbest Elias, Uygarlık Süreci, İletişim Yayınları) ele aldığı bu metin 16. YY’da özellikle temizlik ve sofra adabı konusunda soylular ile ayaktakımı arasındaki farkları işaret etmeye başlaması açısından bir dolu tespitle dolu ve kitap 131. baskı yapmış Elias’ın kitabı yazdığı zamana kadar. Masada yemek yeme alışkanlığımızın (bkz. Edip Cansever, Masa da Masaymış) Tanzimat modernliği ile İstanbul ahalisinin gündemine girdiğini hepimiz az çok biliyoruz -aynı şekilde damak zevki konusunun da. Evde ananem sinide yemek yerdi. Hiç de vazgeçmedi bundan. Ona kısaca “barbar” demek gerekiyor, Erasmus’a göre. Fakat sorun, “masada yemek yemek” ile “temizlik” arasında seçim yapamayan ecdadımızda da yatmakta. Ananem sinide yemek yiyordu ama “elle yemiyordu”. Ellerini temizliyordu çünkü temiz olmak ona dini tarafından emredilmişti. Çatal kullanımının 16. YY’da yaygınlaştığını söylüyor Elias. Oysa bunun dibinde yatan etken de “ortada herkesin yediği kaptan kendisi için parça alırken yere dökmemek”. Bu ve bunun gibi tespitlerin yer aldığı bir çok postmodern söylem (bunlar modernlik projesine geçirmek için yazılıyorlar da) mevcut. Fakat bizde yine tuhaf bir haller oluyor. Bakıyorsunuz iyi okumuş, iyi yaşayan bir sürü üst-sınıf yazar ve akademisyen saçma sapan bir anarşizim uğruna hiç de alışık olmadığımız bir otantiklik türünü bizim “geleneğimizden” saymak konusunda ısrar ediyor. Biz Batı’nın 16. YY çok keskin olarak belirmeye başlayan soylu/ayak takımı yarılması sonucunda kendisine koyduğu “ahlak normlarına göre” barbar sayılıyoruz. Oysa bizde ölçüt “soylu ile ayaktakımı” arasında gözetilmez. Temizlik (su ile temizlik) herkes içindir vs.

Bunları neden yazıyorum? Dikkat ederseniz, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’da bir “uygarlar” “barbarlar” (Mestrovic’in kitabı dilimize nihayet çevrildi bu arada) kavram çifti dipten dibe dillendiriliyor. Doğu’yu “medenileştirmek” projesi Batı’nın kendi soylularının kendi ayak takımına dikte ettirmeye çalıştığı “ahlak normlarının” yeniden düzenlenmiş hallerine çok benziyor. Uygar ile barbar arasında kalmamızı sağlayan bir başka unsur da “ultra-otantizmi ve ilkelliği” sanki modernlik karşıtı bir alt-kültür ülküsü olarak tanımlamaya çalışanlar. Uygar ile Barbar arasında “ar” kelimesinin yer aldığını not edeyim ve geçeyim…

Şub 20

Jim Leftwich, Geof Huth, Jessica Smith ya da Bennett gibi görsel şiiri fiili olarak Batı’da şimdilerde minör olarak geliştirmeye ve 60′lardaki İtalyan dalgasından sonra, internet ile buna boyut katmayı sağlayan -hem yayıncı hem de sanatçı olarak- kişilere ve işlerine baktığımızda Görsel Şiir konusunun bizde her ne hikmetse sanki “merkezi bir yer edinmek” isteyen bir çıkışmış gibi görülmesini anlamıyorum. Hem imkanları hem de imkansızlıkları ile görsel şiirin (ve buna bağlı diğer avangard işlerin) bir yayılma sürecinde olduğunu, internetin imkanları ile birlikte daha da fazla görülme imkanına sahip olduğunu biliyoruz. Ama modernin postmoderne geçişini neredeyse “ışık hızı” ile sağlayan Fluxus ile birlikte düşünüldüğünde belki bu süreç anlamlı hale gelebilir. Görselliğin bir dil olgusu olması da bunun tarihsel avangard içinde kullanımından çok, şimdilerde gözümüzün içine sokulan herşeyi ile birlikte tam da bir bela olmaya başlaması farklı farklı şeyler.

“Görsellik Kendi için dildir”

Görselliğin şiirin içine yapı, tipografi ve yerleştirme ya da kolaj olarak girmesi meselesi bugünü ilgilendiren bir köken değil. Eskilerde, dilin gelişmesi sırasında aktarılmamış deneyimi hor gören modern algıyla birlikte yiten bir yerlerde. Bu yüzden bugünlerde eğer görsel şiir konusunda yazı yazanları görürseniz, bunların korkusunun sadece ve sadece “merkezi bir yer edinmeye karşı haset” olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ben zinhar’a yayıncı bulamazken, bu dergi satılıp doğru dürüst dağıtılamazken bütün bu eleştiri pratiğini “şairin deneyimi” olarak değil de kendilerine tehtid olarak algılayanlara bu not. Merak etmeyin yani.

Öğrenilmiş çaresizlik mi eleştiri mi?

Zinhar’da ve poetikhars.com’da birçok kişi bu deneyimle yüzyüze geliyor. Ellerine makas alıyorlar, silgi alıyorlar, kolaj ya da baskı işleri yapıyorlar ve bunu yaparken dille uğraşıyorlar. Bunların şiir ile ilişkileri elbette sorgulanabilir bir ilişkidir ama yine de şiirin ne olabileceği konusu da hala önümüzde dururken, birilerinin çıkıp da bu şiir değildir demesi oldukça saçma -zaten eleştiri pratiğinin çıkış kaynağı bu tepki, başka bir şey de yok. Daha önce bu tür işleri deneyip de, daha sonra günün büyük başları tarafından sindirilmiş, susturulmuş olanların “öğrenilmiş çaresizlikleri” beni ilgilendirmiyor. Bir şairin kolajdan tutun da origamiye kadar bir çok dalda -sınırsız sayıda dalda- ürün verebilme ve bunları “şiir” adı altında toplama özgürlüğü, modernliği ıslıklayan ve ondan nefret eden birinin ilk elde düşünmesi gereken şeyken, bizde “kraldan daha kralcı” bir sürü adam ve kadın anlamadan dinlemeden kaleme sarılıyor. Zinhar, dergi olarak “merkez bir dergi” olma derdinde olsa bunu yapabilir miydi bilmiyorum ama bu hali ile yaptığı herşeyi sınır koymadan paylaşmak isteyen bir yayın etkinliği. Ve bir yayıncısı ya da bir hamisi de yoktur. Üstadı da yoktur, sadece şiiri at gözlüğü ile görmeyen bir sürü şairi vardır. Bugüne kadar hiç bir deneyin bu kadar açık ve net şekilde geliştiğini gördüğümü de sanmıyorum. Ne toplumcu şiir ne de diğer türler, hep kendi aralarında “sahneyi” paylaştırdıktan sonra işe başlarken, burada yapılan iş sahnesizliği paylaştırmaktır. Evet belki getirilen eleştiri, ortaya konulan argümanlar açısından eksiği gediği olabilir ama 3 yıllık süreç düşünüldüğünde “ilham verici”dir zinhar’ın yaptıkları.

Deneyin, görsel şiiri deneyin, kendinizi kasmayın yani. Evde deneyin, kimseye göstermeyin.

Şub 20

Bir Geyşa’nın Anıları - Memoirs of a geisha” bir sinema filmi olarak kitap hakkında az çok bilgi veriyor. En azından yorumlanan malzeme kitabın yazılışı hakkında bilgi veriyor demek istiyorum. Geyşalar ya da geyşalık konusunda bilginiz olmasa bile, size bir Amerikan Filmi ya da Amerikan Romanı mutlaka bir fikir edindirmek için çabalıyor ve bunu yaparken tamamen kendi estetiğini dayatmaktan da geri durmuyor. Belki Amerikan Tarzı Roman denen şey, aslında bir çeşit roman yazma kılavuzu. Herhangi bir şekilde tanımlanmış, ana hatları çizilmiş bir roman estetiği bu. Belki de kendisini Yapıbozum çalışmalarında ortaya çıkan roman yazımı ile ilgili bilgiye ya da Dilbilim Çalışmalarının odak noktası olan başka türlü bir bilgi birikimine dayandıran ve bizde pek karşılığı olmayan “roman nasıl yazılır, bestseller nasıl yazılır” türü birşeyden beslenmiş gibi görünüyor.

“Bir Geyşa’nın Anıları” sanıyorum başarısını bu tür yazma kılavuzlarının temel kurallarını aşırı iyi uygulamasından alıyor. Zira, karakterlerin ve kaderlerinin kesişme anları trajik diyebileceğimiz olay örgüsü bir yerden sonra kestirilebilirliğin hiç şaka yapmayan -ve bu yüzden yaşanmışlık hissi veren- yapısı, “plot” denen şeyin aklımızı çok fazla zorlamadan geliştirilmesi, “başarılı/başarısız” “çalışmak/çalışmamak” “geyşalık kariyeri” gibi etkenler..Bestseller nasıl yazılır türü kitaplar net üzerinde bolca mevcut. Bunlara bakarak siz de etrafınızdaki “trajik bakkaların, hamalların” tahmin edilebilir ve yerel hayat örgülerini kolayca “Anılar” seviyesine çıkarabilirsiniz. Örneğin kendini gerçekleştirme konusunda onu yüreklendirebilir ve büyük bir marketler zinciri karşısındaki değişimlerini yardımcı karakterler ve karakter yapıları ile desteklereyek. Dediğim gibi karşımızda Hemingway yok, sadece “yazma teknolojisi” var.

Şub 20

Şaşırtıcı derecede sözlü kültür ve yazılı kültür arasında “hayret makamını” bilen çok az şairimiz var. Ve bunların içinde Güntan, en azından geçen yıl bir manifesto yayınlayarak (Parçalı Ham, Kitap-lık) sessiz sedasız bir tartışma başlattı. Bundan sonra da “Mahkeme Kitap” çıktı. Hayret Makamı’nı çalıştırmak ve bunda hiç bir kâr amacı gütmemek..Güntan’ın yaptığı bu.

Mahkeme Kitap.
Kategori: Şiir
Yazar: Ahmet Güntan
Sayfa: 47
Ölçü: 16 x 16 cm
ISBN 975-08-1054-6
YKY’de
1. Baskı: 2006

“Bir Edebiyat Türü Olarak Şiir’i değil, Bir Karın Ağrısı Olarak Şiir’i” seçen Ahmet Güntan, Mahkeme Kitap.’la, okurlarıyla buluşuyor. “Bir şair haz için yaratmaz, hayret için yaratır” diyen şairin Mahkeme Kitap.’ı, 2005′te kitap-lık dergisinde yayımlanan “Parçalı Ham Manifesto”sunu hazırlayan şiirlerini içeriyor

Ahmet Güntan (İzmir, 21 Mayıs 1955), ilköğrenimini İzmir Güzelyalı Müdafa-i Hukuk İlkokulu’nda, ortaöğrenimini İzmir Bornova Maarif Koleji’nde tamamladı; ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Şiirleri ilk olarak Kasım 1977′de Birikim dergisinde çıktı. Aynı yıllarda Yeni İnsan dergisinde müzik yazıları yazdı. İlk kitabı İlk Kan (1984) ile adını duyurdu. Altı yıl aradan sonra 1989′da çıkan, kendi yayımladığı Köpüklü Bir Kan, Bir Duman, kitapçılarda satılmadı, yaklaşık 200 kişiye postalandı. Nezle, Lale Müldür’le birlikte 1990′da yayımladığı paydaş kitap Voyıcır 2′de yer aldı. Çeşitli dergilerde şiir üstüne yazıları yayımlandı. Haldun Bayrı’nın İki Şahit ve Diğerleri (Metis, 1997) kitabında bir okuma notu yer aldı. Deneme kitabı Esrârîler 2003′te, yeni bir şiir ihtiyacını dile getirdiği “Parçalı Ham Manifesto” 2005 yılında kitap-lık dergisinde yayımlandı.

Şiir kitapları: İlk Kan (1984); Köpüklü Bir Kan, Bir Duman (1989); Voyıcır 2 (Lale Müldür ile birlikte, 1990); Romeo ve Romeo. (YKY, 1995); İlk Kan. (İlk Kan ve Köpüklü Bir Kan, Bir Duman’ın birlikte basımı, YKY, 1998); İkili Tekrar. (YKY, 1999)
Deneme: Esrârîler (YKY, 2003)

Şub 20

YASAKMEYVE’NİN 18. SAYISI ÇIKTI

Yasakmeyve dergisinin 18. sayısı çıktı. Bu sayısıyla 4. yılına giren derginin “Şair ve Okuru” bölümünün “şair”i Metin Eloğlu. “okurları” ise Turgay Anar, Tahsin Yıldırım ve Mehmet Erte. Bu ayın dosyası “Kötülük Problemi Karşısında Şair” başlığını taşıyor. Dosyada Yücel Kayıran, Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay, Ataol Behramoğlu, Hayati Baki ve Mehmet Can Doğan’ın yazıları var. Dergide ayrıca yazılarıyla İsmet Özel,Barış Müftüoğlu, Baki Asiltürk, Tozan Alkan, Salih Bolat, Tahir Abacı, Altay Öktem; şiirleriyle Özdemir İnce, İzzet Yasar, Suna Aras, Arife Kalender, Mustafa Köz, Zeynep Uzunbay yer alıyor.

“Şiirin Ayak İzleri”ni Gülce Başer hazırladı, “Şiyir Sevişgenleri”ni ise Metin Üstündağ çizdi.

Yasakmeyve Sayı: 18 İki Aylık Şiir Dergisi

Kolektif

Komşu Yayınları, 2005, 2. Hamur

« Öncekiler