Şairin Uzviyeti / Şakir Özüdoğru
Ahmet Mithat‘ın kitaplarından birini Paris’le ilgili bir broşüre bakarak yazdığı bilinir. Bunu postmodern bir iş olarak işaretleyebiliriz. Çünkü örneğin Paris, zaten bünye olarak “medeniyet”le ilişkili olduğu için makro ölçekte alınabilir. Bu minyatür okuma kültürünün bir uygulamasıdır. Harita kavramı, belki de bizde bakışın donukluğunu, şeylerin değişmezliğini göstermeye yeter. Ayrıca hakim bakışı ifade eder. Paftalama, görsel işaretleme, gözle işaretleme..
Bu konudaki literatürün en can alıcı ve kafa karıştırıcı örneği de Piri Reis’in ünlü haritasıdır. Osmanlı’nın denizlerdeki hakimiyetinin acayip bir yansıması olan harita kafa karıştırmaya devam etmektedir çünkü o zamanlar pek de gidilip görülmeyen yerleri de göstermektedir. (Harita için Yusuf Akçura’nın geniş izahatı için bkz.). Haritacılık bir imkân olarak hem matemetiğin (geometri) hem de deneyimin/bilginin birleştiği bir alan olarak zaman/mekan içinde ileri geri gitmeyi sağlar. Lafı Sitüasyonistlere getireceğim için, “deneyim” kelimesini özellikle kullandım.
Sitüasyonistlerin bir kanadının özellikle Psychogeography kavramına kafayı taktıklarını biliyoruz. Psikocoğrafya konusu hâlâ gündemdedir ve özellikle “boş zaman paftalaması”
olarak kapitalist düzenekte oldukça fazla kullanılmaktadır. Yani hile şudur, alışveriş merkezi içinde merdivenler hep bütün katı size dolaştırdıktan sonra sizi bir yerden bir yere taşırlar, yemek satılan yerler belirgindir ve o katta giysi satılmaz vs vs. Binaların “poetika”ları vardır ve tıpkı binaların poetikası olması gibi bu binalardan oluşan yerlerin de poetikaları vardır. Bunların hepsi oyuna dahildir. Alışveriş kavramına geri dönersek, tüketim toplumu denen şey kendisini talep yaratmak ve bu talepleri doğallarmış gibi kültürel ürünlerin içine gömmekle yükümlüdür. Modern kent denen şey, merkezini çoğaltmıştır. Dikkat edin, örneğin Sultanahmet’te gezintiye çıktığınızda karşınıza her zaman bir cami çıkacaktır, cami, imarethane, medrese vs. böylelikle merkezilik ideolojik bir yapının orada, mihenk olarak ikame edilmesi sağlanırken, modern kentte bu dağılmıştır. Trilyonlarca merkez, haz ve tatmin ölçüsünde ihtiyaçların karşılanması amacıyla orada durmaktadır. Bunları da boş zaman üzerinden yapacaktır. Konu Simmel tarafından çok fazla tartışılmıştır, o yüzden kısa geçiyorum. Ahmet Mithat’a dönersek, minyatür bağlamında okunan mekansal düzenleme ile bu yerlerin İmpartorluk toprağı olarak her zaman İktidar’ın gözü altında olmasını ve dıştan bakışın hem ölçüde, hem de içerikte karşıda duran -örneğin kenti- dümdüz göstermesi birlikte düşünüldüğünde, Şakir Özüdoğru’nun işi, Psikocoğrafya’dan öte bir yerde durmaktadır çünkü Paris ya da diğer Batılı kentlerde olduğu gibi bizde kent kendisi gelişip serpilemez. Daha önce Deniz Tuncel‘in de bir işine konu olan bu tür bir “yerleştirme” hallenmelerin kentin üzerine geçirilmesini ya da ikincil bir okumadaki ilişkisizliklerini de belgelemekte. Gündelik olarak gezdiğimiz dolaştığımız hiç bir yer “çöl”e ya da “bayır”a açılmadıkça, bu kente düşmek zorundayız. Burada düşmek, içinden geçmenin bir kipidir.
Hastalıklı bir kent dokusu içinde yaşıyoruz, yani aslında karmaşık bir katlanmanın ufuk çizgisine doğru nasıl diziliğini bilmediğimiz anlarına ve hallerine bakıyoruz. İstanbul, bir Dublin olmadığı için Taksicilerin bize anlattığı hikayelerde, sokak aralarında yaşananlarda, sıraya girmelerde ve sıradan çıkmalarda hiç bir tarihsel ana vurgu yapamıyoruz. Şimdi ve buradayız. Hiç orada ve hiç başka zaman olmadık.Ahmet Hamdi‘nin bizim için ifade ettiği şey, örneğin Huzur’un parlak paragraflarında anlatılan Beyazıt Meydanı ile bağımız bir anlatıdan ibaret. Herşey kurgusallaştırılıyorsa, kendimizi “feyk” gibi hissetmemiz o kadar doğal…
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.

