ve de ki!

serkan ışın resmî blog sitesi

Manifestolar üzerine..

yorum yapılmamış

YKY‘de geçen Salı gerçekleştirilen konuşmaya (Şiir ve Manifesto: Ahmet Sosyal & Serkan Işın) gitmeden önce baya bir not aldım. Ama ne yazık ki ne notlarımı doğru dürüst serimleyebildim ne de kısacık bir saatlik sürede konuya hakimliğimi gösterebildim. Bu yüzden de uyuz bir şekilde şimdi burada konuyu biraz daha açmaya çalışacağım.

Öncelikle kimsenin hatası değil ama kıl tüy bir şekilde adımın Serkan Işık olarak yazılması ilginçti. Sadece afişe değil, masadaki konuşmacı levhasına, bana verilen ufak zarfın üzerine. Gerçekten Serkan Işık’ın (bununla birlikte Serdar Işın da vardı, daha önce) kim olduğunu merak etmedim değil. Öyle ya bu kadar önemli biri olduğuna göre, orada kendimi yalnız hissetmem tuhaf değildi. Neyse elimde Serkan Işık’a ait bir zarf var. (Tamam fazla uzatmayalım.)

Ahmet Soysal ile ilk kez o gün tanıştığım için elbette “nasıl bir konuşma hazırladığını” bilmiyordum. Zira pek konuşma gibi de geçmedi. Her zamanki gibi kafam öne eğik, kağıtlara yazdığım şeyleri toparlamaya ve onları “anlatmaya” çalışıyordum. Belki hiç bir zaman öğrenemeyeceğim bu şeyleri, yani bu “söyleşi” ritüellerini. 20-25 kişilik kitlenin karşısında durmadan yazan ve düşünen bir şair olarak nasıl konuşulur unutmuşum açıkcası. Bunda gocunacak bir şey yok, öyle bu. Mizan’ın ilk sayısı çıktığında da “çıkış metnini” okumak bana düşmüştü. Bağıra çağıra -biraz da hızlı bir şekilde- metni okuduydum. Bu kez de Ahmet Güntan‘ın “Parçalı Ham Manifesto“sunu örnek kabilinden maddeler halinde okudum karşımdaki insanlara.

Batı’da Manifestoların gelişme ve serpilme ve artık haddini aşma zamanları 1900′lerin başı ile 1930′lu yıllara kadar devam eder. Şu günlerde her web sitesinde, her blogda bir manifesto ile karşılaşmak mümkün. Bunun sebebi sanıyorum manifestoların bir grubun diğerlerine, bir sanatçı grubunun diğerlerine “hayat ve sanat” konusundaki sert önerilerini içermesi. Yani ton olarak manifesto metni her zaman usul usul değil, ağır ağır, bağır çağır bir şekilde gelmiş Batı’da insanların önlerine. Hem sanatsal rekabet ortamının gelişmesi sanatçıları mallarını pazarlamaya çalışan reklamcılara çevirmiş hem de manifesto metinleri tek sefer değil, 1. ve 2. seferler sunulmuş, geliştirilmiş şekillerde. Tzara ve Breton manifesto konularında “eski dil” ile “yeni yönelişler” arasında kaldıklarından olacak edebi değerleri yüksek manifestolara da imza atmışlardır.

Konuşmamın başında bir film göstermek istedim: Fernand Leger‘in Ballet Mécanique filmiydi bu. Her ne kadar daha sonra toparlayamasam da, Leger’in filminde eski ile yeninin işlenmesi, endüstrileşme ve hızlanma sonrasında sanatçının bakış açılarını bu ikili değerler -ve karşıtlıklar- üzerinden göstermesi ve bunun “yeni” olarak 20.YY’ın başında manifestoların temel estetik kaygılarını da yönlendirdiğini belirtmekti. Leger’i seçmemin sebeplerinden bir de bu sanatçının Avrupa merkezlerinden değil, oldukça öteden, periferiden, Arjantin‘den gelmiş olmasıydı. Lafı Benjamin üzerinden “eski/yeni” tartışmasına, Bülent Kahraman üzerinden de “görsellik” konusunda getirecektim falan filan. Fakat ne yazık ki bir saatlik konuşmada, bana düşen hepi topu 20 dakika ile bunu yapmak mümkün değildi. Olmadı da..

Ahmet Soysal, Ece Ayhan‘ın “Bir Ölünün Ardından Konuşmak” isimli metnini bizdeki manifesto örneği olarak gösterdi. Bir bildiri metni değildi bu, daha çok Ece Ayhan’ın kendi şiirini şiir tarihinde paftalama çalışması olarak anılabilir. Fakat buna rağmen Garip, Fecr-i Ati Beyannamesi, Tasfiye Hareketi gibi bildiriler sanatsal alandaki çıkışların “manifestasyonu”na örnek gösterilebilir. Bizde sanatsal akımlar genelde “resmi iktidarın” gölgesinde geliştiği için -özellikle 30′lu 40′lı yollarda- manifestoların da Batı’da olduğu gibi “bir avuç sanatçı toplumun hepsine karşı” durumuna gelmemiştir. Şu günlerde bile manifestoların -ister edebiyat ister güzel sanatlar vb.- o düzeye gelemediği açıktır.

Şiir ve manifesto konusu ise, manifestonun bu çok eklemli ve zorlayıcı yapısı yüzünden biraz muğlak. Bizde şiir = şairin mizacı olduğu için, birisinin çıkıp size “bu şartlara göre şiir yazsana” demesi çok olası değil. Zaten hiç bir şekilde de Garip’ten sonra bu kolektif hareketler hiç ilgi görmemiştir. Çünkü Manifesto metni özünde “herşey ile hiç bir şey” arasında sallanmaktadır ve bizde “her şey ile hiç bir şey” arasındaki alan uçlar gidilmediği sürece kamusal alan denen cehennemi çıkardıktan sonra kalandır: yani hiç. İlerleme, çağdaşlaşma, yenilenme hareketlerinin kültürel devrimlerle tepeden dayatıldığı bizimki gibi toplumlar için “sanat = hayat” ancak iktidarın gözü ve dili ile fişlendikten sonra mümkündür. Bu yüzden de manifesto, sanatçının bireyselliğinin ve onun kendine göre “resmi görüşünün” devletin resmi görüşü ile çatışmasından doğamaz.

Dediğim gibi daha çok şey var söylenecek, ama bir not daha var ki bu da Edebiyat Eleştiri tayfasına olsun. Modenizm karşıtı ve Aydınlanma konularında resmi tezi bir an önce terkediniz. Bizim Rönesans’ımız yok, bu yüzden de Aydınlanma fikri bizler için muğlak sonuçlar ve sallantıda başarılar getirmiştir. Cemil Meriç ya da Shayegan okumak kafi. Çünkü eğer Rönesans’ı yaşamış olsaydık -pek gerekmese de- bir burjuva romancısı olan Orhan Pamuk’un çıkışlarını ve romanlarını “diyojen davası” çerçevesinde görmeyi hayırlı bir şey olarak görür ve kendinize “sağcı” dizgeleri kılavuz almazdınız!

Rating: 0.0/5 (0 oy(lar))

Yazan Serkan IŞIN

Aralık 19th, 2005 at 12:17 am

Klasör Kafama göre

Bir yorum da senden

Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.

BilkentKampus.com