Ara 29

TCDD’nin banliyö hatları için yeni düzenlemesi, Sirkeci-Halkalı hattında Marmaray denen acayip bir proje ile devam ediyor. Proje’nin özellikle kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkanlar, arkeolojik zenginliğimizin köklerine doğru yanlış kazmaların vurulmasını sağlarken, altı Pagan, üstü Kilise misali tuhaf bilincimizin topraktan fışkıran hallerini de ortaya çıkarmış durumda. Bu ayrı bir blog konusu olarak bir kenarda dursun fakat kent ile ulaşım arasındaki tüm ilişkileri acayipleştiren birkaç birşey not etmek istiyorum.

Akşam saatlerinde Sirkeci-Halkalı banliyö trenlerine binmek, en azindan İstanbul’un orta sınıfı ve bunun ulaşım yaşantısını görmek açısından ilginç bir deneyim. Trenlerin arkaik halleri, istasyonların renklerinden tutun da konumlanışlarına, ahşaplarına, barındırdıkları memur ve güvenlikçi tipine kadar filim konusu. Daha önce “Veli ve Efendi Dışındakiler” isimli uzun, parçalı ve Nesnevi sonrası bir şiir de yazdığım bu banliyö yolculuğu, içinde insan hikayeleri ve aslında herşey barından bir çöl manzarası.

Son aylarda Marmaray Projesi yüzünden seferler bazı yerlerde “tek hat” üzerinde ilerliyor. Bu uygulama yüzünden bir kaza da olduktan sonra işi sıkı tutmuşlar anlaşılan. Şimdi tren önce Sirkeci’den kalkıyor, sonra Cankurtaran civarında diğer treni beklemeye başlıyor. Zaten tıkış tıkış olan tren yaklaşık yarım saat karşıdaki treni beklerken insanlar trenden iniyor, evlerine gitmek için geçen bu talî zamanda sigara içiyor, konuşuyor ve yönetimle kavga ediyorlar. Uzun lafın kısası İstanbul kentinin gerçek yüzü ya da gerçek halkı bu banliyö kendisini kaç yılında hissediyorsa, işte tam da o yılda yaşıyor. Eski’nin üzerine Yeni’yi inşa etmek konusunda 200 yıllık bir geleneğe rağmen, nedense vazgeçemediğimiz bazı tepkiler var. Neden TCDD oturup da yeni bir proje yaparken eskisinin de yarı-zamanlı işlemeye devam etmesini istiyor? Bu yarım yamalak halin, 1.3 YTL ödeyen insanlara ne gibi bir faydası var?

O trenin geçtiği yerlerde görünen renkler ve insanlar ile İstanbul’un ortasında akıp gitmekte olan hayat arasında bir bağ yok. Orası, yani o yol, belki de bir zaman tüneli ya da bir çeşit geçit. Bu geçit kendisi apaçık ortadayken, bizden çeşitli numaralarla saklanan fakir-fukarayı bize açan tuhaf bir yer. Ve canlı tutulduğuna göre, şair için, özellikle sözlü-kültür şairi için bulunmaz bir kaynak.

Bir de şu not: Eski ve devlete ait olan ulaşım araçlarında her zaman tek bir şey iyi çalışıyor. Yani diğer tüm özellikleri ortadan kalksa da, içeride kuruluşundan beri sadece bir tek özellikle ayakta duruyor. Banliyö trenlerinde doğru dürüst çalışan tek şey: “ısıtma”. İmdat kolu, kapılar, döşeme, camlar vb. herşey paslanmış, eskimiş ve bir işgal altı İstanbul’u havası verirken “ısıtma” çalışıyor..Teşekkürler TCDD!

Ara 26

Okumuyoruz! - Bağımsız Eğitimciler Sendikası “5′inci Eğitim Bilişenleri Araştırma Raporu”, Türkiye genelinde 400 kütüphane bulunmasına karşın, kahvehane sayısının 400 bini bulduğunu ortaya koydu. [Haberler]

Ara 26

Hilmi Yavuz’un Zaman’daki köşe yazısının başlığı, her ne kadar içeriğine rağmen alt kısmındaki duyuru ile bağlantılı olarak okunabilecekse de (‘Kurgulanmış şiir’, ya da ’sentetik şiir’ yaveleriyle, şiirin özünün farkında olmayan çokbilmişlere duyurulur…), benim özellikle Somut ve Görsel Şiir’i “iş”e bağladığım noktayla pek alakalı olduğu için ilgimi çekti.

Heidegger’in şiire, şiirsel söze, sanat eserine hakikat bağlamında tanıdığı öncelik düşünüldüğünde, ortaya sadece “ebelik” işi değil, bu ebelik işinin yapılış şekli de çıkmakta. O yüzden Hilmi Yavuz’un ya da başkalarının Heidegger’den anladığı şey genelde “Metafizik nedir?” bağlamındaki Heidegger oluyor. Son yıllarda yapılan çeviriler belki de daha çok “bilimsel alandaki dönüşümlerin” tarihine bakan yazıları Heidegger’in. Ama yine de sanat ve sanatçı üzerine, sanat eseri üzerine yazdığı yazılar pek bilinmiyor. Net üzerinde [google: Heidegger] araması ise çok ilginç makalelere ve pasajlara ulaşmaya izin veriyor.

Yine de özel bir okuma olarak “Modernliğin Sonu / Gianni Vattimo / İz Yayınları” incelenebilir.

“Şiir ve Teknik” ve “Şiir ve İş” gibi kavramlar bana göre kendilerini dil bağlamında ancak “somut ve görsel” şiir gibi alanlarda gerçek anlamı ile göstermekte. Fakat bu bizim dilimizde izi sürülebilen bir şey değil, çünkü alfabe değiştikçe, o alfabeye bağlı “yerleştirme” de değişmektedir.

Hadi bir ilginç kaynak daha: http://jefferson.village.virginia.edu/%7Ejjm2f/old/pictograph.html

Ara 26

Bu kitabı bir kare yazmış. Evet, yanlış görmediniz, bir kare. Yani, dört kenarı birbiriyle eşit, kapalı düzlem. Peki, Kare bu kitapta ne anlatmış? Ne anlatacak, bütün yazarların anlattığını; kendi hayatını, ülkesini, ülkesindeki kadınları, yöneticileri. Yazarın Kare olduğu bir dünyanın sakinleri, yöneticileri, rahipleri, işçileri, suçluları ve kadınları nasıl olabilir? Elbette ki üçgenler, daireler, beşgenler, dikdörtgenler, doğrular vs.

Evet, pek çok yönüyle üç boyutlu dünyamızın bir ironisi olan Düzlemler Ülkesi’ne hoş geldiniz!

Düzlemler Ülkesi (orjinal adı FLAT LAND ve daha önce Ayraç’tan çıkmıştı) 1884 yılında ilk yayımlandığında kitabın yazarı gerçekten de “Bir Kare” olarak geçiyordu. Edwin A. Abbott, belki de filoloji ve teoloji alanındaki ciddi çalışmalarının saygınlığını gölgeleyeceği kaygısıyla takma isim kullanmıştı. Ne büyük hata! Yayımlandığı günden beri birçok dile çevrilen, defalarca baskısı yapılan ve “popüler bilim” klasikleri arasında haklı yerini alan kitap, o günden bugüne yazarlara, bilim insanlarına ilham verdi ve yüz yirmi yıldır hiç eskimedi.

Düzlemler Ülkesi gençlere matematik ve geometriyle eğlenceli bir tanışma fırsatı sunuyor. Ama bu sadece kitabın bir boyutu. Diğer boyutunda ise toplumun sosyal, ahlaki ve dini değerlerine karşı zekice yazılmış eğlenceli bir hiciv var karşımızda. Geometrik bir roman(s) olarak, türünün tek örneği…” Düzlemler Ülkesi, Edwin [w:Abbott Abbott], Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları..

Yazı Kitabı: Tüm Yerkürenin, Tüm Zamanların Yazı Göstergeleri ve Alfabeleri adlı bu çalışma yazı yolculuğunun heyecanını yaşamamızı sağlayan kapsamlı bir referans kitabıdır. Yazı Kitabı ilk olarak Viyana Kayser-Kraliyet Saray ve Devlet Matbaası’nda 1878 yılında basıldı. Zenginleştirilmiş ikinci baskısı 1880 yılında okuyucuya sunuldu. 1878 ve 1880 baskıları Viyana ulusal kütüphanesi, Düsseldorf Üniversite kütüphanesi gibi tanınmış kütüphanelerde özel bölümlerde saklanmaktadır. Almanya ve Avusturya’nın ünlü kitap koleksiyoncularında nadiren bulunan ve yüksek fiyatlara satılan Yazı Kitabı, bir asırdan fazla bir zaman tekrar yayınlanmadı. Nihayet 107 yıl sonra 1985 yılında bir tıpkıbasım gerçekleştirildi. Bu kitap 1880 yılında yayınlanan zenginleştirilmiş ikinci baskının çevirisidir ve tek tek bütün sayfaları, içeriği ve biçimiyle kitabın orjinal hali korunmuştur. İletişim kurmak ve bilgilere ulaşmak için eloktronik yöntemlerin kullanılmasının yaygınlaştığı bilgisayar çağında; mektup yazmanın neredeyse unutulduğu, birbirimizi “cepten” aradığımız, kalem kağıt yerine klavye hatta bilgisayara sesle komut veren dikte aletleri kullandığımız şu günlerin, yazıyı ve yazının geçmişini tekrar gözler önüne sermek için uygun bir zaman olduğunu düşündük. ”

Psikiyatr [google:Bilgin Saydam], bir psikimitoloji denemesi olarak tanımladığı bu yapıtında, yöreselde evrenseli, tekilde tümeli yakalama kaygısı ile eski Türk halk edebiyatının ustalık ürünü eserlerinden Dede Korkut Kitabı’nda yer alan “Deli Dumrul Boyu”nu Türklerin tektanrılı dine geçiş sürecinde yaşananların yansıması olarak ele alıp yorumluyor…

İdeefixe.com’da daha tonla kitap var, buyrun..

Ara 26

Ali Ural, Bünyamin K. Mehmet Erte, Ali Günvar, Alper Gencer, Baki Aynan T., Cafer Keklikçi dergide şiirleriyle dikkati çeken imzalar. Merdivenşiir ‘aslında nasıl yazıyorsun?’ sorusuyla çok özel bir alana giriyor. Şair Ahmet Murat “İlk dize can suyumdur benim için.” derken Şeref Bilsel, “Sadece bulduklarımla değil daha çok kaybettiğim şeylerle yazarım.” cevabını veriyor. “Gece on ikiden sonra yazarım.” diyen İhsan Deniz ise şu satırlarda ‘şiirde işçiliğin’ altını çiziyor: “Damıtmak, içinde bulunduğum his yoğunluğunu filtre etmek, süzmek, en iyisini bulmak noktasında adeta kendimi tüketirim, şiirle didişmekten hiç bıkmam, yorulmam.” Nilay Özer’in şiirlerini kağıt kalemle değil de bilgisayarda yazdığını yine bu dosyadan öğreniyoruz.

Zaman’ın haberine göre, Merdiven Şiir enteresan bir ruh hali içinde şu günlerde. İhsan Deniz’in Yeni Şafak’ta “meşruluğunu” ilan ettiği dergi, şiir alanında tuhaf tuhaf işler yapıyor. Şairlere “nasıl yazdıklarını” soruyor mesela. Verilen cevaplar çeşitli. Kimse Pessoa gibi “ayakta yazmıyormuş” bunu öğrendik. Nasıl yazıyorsunuz sorusunu cevaplayanlar arasında artık abartanlar da olmuş. Bu tür sorulara denk geldiğinizde, birisinin bunu merak mı ettiğini yoksa sizi daha da mı deşifre etmek istediğini anlamak zorlaşıyor. Zaten ortaya çıkan ürün ile onu nasıl yaptığınız arasındaki bağ da mizacınız üzerinden kuruluyor. Mesela siz çok lirik bir şair iseniz, bu sorunun cevabı da ona göre şekilleniyor. (Pessoa o yüzden ilginç bir adamdır belki de.) Bir kültür eğer şairin şiirinden çok onu nasıl yazdığına odaklanıyorsa, “iyi edebiyatı” “iyi kanepe” ile karıştırmaya başlıyordur demektir. Hele daha ortaya “yapıt” ortaya koymamış bunca genç şairi de böyle “didiklemek” ayrı bir sorun. İnsan ortaya bir yapıt koyar ve ondan sonra karşısındakiler bu yapıtın “nasıl ortaya koyulduğunu” merak eder. Sanıyorum Merdiven Şiir işe kendi meşruluğunu diğerlerinin meşruluğunu parlatarak başlamış. Merkez dergi olmak konusu şiirde işleyen bir iş olsaydı, sanıyorum şimdi hepimiz Hürriyet Gösteri’deki şiire benze şiirler yazardık. Ama yine de burada Nilay Özer’in cevabına dikkat etmek gerekiyor. Hakkaniyetli olmak gerekirse, “nâme yapmadan” söylemiş ne söyleyecekse. Diğerlerine bakarsanız her biri bir Bach ya da Mozart falan..

Eskinin terimleri ile konuşursak, bir iş ile o işin nasıl yapıldığı arasında -hele bir de o iş sanat eseri kabilinden birşey ise- “olağanüstü” kategorisi yatıyor. Bu olağanüstü kategorisi için “nasıl” aramak sanıyorum “modern” bir huy. Nasıl’ın çözümü eleştiri denen şeyin gelişmesi ile bulunmuş. Zira doğal bir yetenek de olsa, bir kayra da olsa, modern sanat, olağanüstünün keşfini de yine akıl yolu ile anlamaya çalışmış falan. Hatta psikanaliz gibi yardımcı dallar keşfederek, bir anlamda yazarı kendi yazdığı şeyin karşısına da yerleştirmiştir çoğu zaman. Blanchot‘ya kulak verirsek “nasıl yazdığımız” çok devasa bir sorun. Çünkü “artık yazılmış” olan ile aramızdaki bağı kuran şey nedir onu bile bilmiyoruz..

Şimdi Merdiven Şiir, bu şairlere “nasıl yazıyorsunuz” sorusunu sorduğunda aldığı cevaplarla ne yapacak merak ediyorum. Bunları dosyalayıp, daha sonra kötü şiir yazdıklarında ya da bu işi bıraktıklarında mahkeme celbi gibi kapılarına bırakacak mı? Yoksa Merdiven Şiir’de görünmek tüm bu ihtimalleri ortadan kaldırıyor mu? Yazılan şeyden o kadar ümid kesilmiş ki, yazma sırasındaki o temaşa sunulmaya falan çalışılıyor..Kaldı ki sınıfsal olarak bu şairlerin hepsi senin benim gibi bir hayat yaşıyor. Akıl dışına kaçar gibi yaptıkları tek yer de şiir olmuş. Orada ürettikleri de öyle bir “nasıl?” hayretini içeriyor mu, tartışılır..

Ara 26

Ahmet Mithat‘ın kitaplarından birini Paris’le ilgili bir broşüre bakarak yazdığı bilinir. Bunu postmodern bir iş olarak işaretleyebiliriz. Çünkü örneğin Paris, zaten bünye olarak “medeniyet”le ilişkili olduğu için makro ölçekte alınabilir. Bu minyatür okuma kültürünün bir uygulamasıdır. Harita kavramı, belki de bizde bakışın donukluğunu, şeylerin değişmezliğini göstermeye yeter. Ayrıca hakim bakışı ifade eder. Paftalama, görsel işaretleme, gözle işaretleme..

Bu konudaki literatürün en can alıcı ve kafa karıştırıcı örneği de Piri Reis’in ünlü haritasıdır. Osmanlı’nın denizlerdeki hakimiyetinin acayip bir yansıması olan harita kafa karıştırmaya devam etmektedir çünkü o zamanlar pek de gidilip görülmeyen yerleri de göstermektedir. (Harita için Yusuf Akçura’nın geniş izahatı için bkz.). Haritacılık bir imkân olarak hem matemetiğin (geometri) hem de deneyimin/bilginin birleştiği bir alan olarak zaman/mekan içinde ileri geri gitmeyi sağlar. Lafı Sitüasyonistlere getireceğim için, “deneyim” kelimesini özellikle kullandım.

Sitüasyonistlerin bir kanadının özellikle Psychogeography kavramına kafayı taktıklarını biliyoruz. Psikocoğrafya konusu hâlâ gündemdedir ve özellikle “boş zaman paftalaması” olarak kapitalist düzenekte oldukça fazla kullanılmaktadır. Yani hile şudur, alışveriş merkezi içinde merdivenler hep bütün katı size dolaştırdıktan sonra sizi bir yerden bir yere taşırlar, yemek satılan yerler belirgindir ve o katta giysi satılmaz vs vs. Binaların “poetika”ları vardır ve tıpkı binaların poetikası olması gibi bu binalardan oluşan yerlerin de poetikaları vardır. Bunların hepsi oyuna dahildir. Alışveriş kavramına geri dönersek, tüketim toplumu denen şey kendisini talep yaratmak ve bu talepleri doğallarmış gibi kültürel ürünlerin içine gömmekle yükümlüdür. Modern kent denen şey, merkezini çoğaltmıştır. Dikkat edin, örneğin Sultanahmet’te gezintiye çıktığınızda karşınıza her zaman bir cami çıkacaktır, cami, imarethane, medrese vs. böylelikle merkezilik ideolojik bir yapının orada, mihenk olarak ikame edilmesi sağlanırken, modern kentte bu dağılmıştır. Trilyonlarca merkez, haz ve tatmin ölçüsünde ihtiyaçların karşılanması amacıyla orada durmaktadır. Bunları da boş zaman üzerinden yapacaktır. Konu Simmel tarafından çok fazla tartışılmıştır, o yüzden kısa geçiyorum. Ahmet Mithat’a dönersek, minyatür bağlamında okunan mekansal düzenleme ile bu yerlerin İmpartorluk toprağı olarak her zaman İktidar’ın gözü altında olmasını ve dıştan bakışın hem ölçüde, hem de içerikte karşıda duran -örneğin kenti- dümdüz göstermesi birlikte düşünüldüğünde, Şakir Özüdoğru’nun işi, Psikocoğrafya’dan öte bir yerde durmaktadır çünkü Paris ya da diğer Batılı kentlerde olduğu gibi bizde kent kendisi gelişip serpilemez. Daha önce Deniz Tuncel‘in de bir işine konu olan bu tür bir “yerleştirme” hallenmelerin kentin üzerine geçirilmesini ya da ikincil bir okumadaki ilişkisizliklerini de belgelemekte. Gündelik olarak gezdiğimiz dolaştığımız hiç bir yer “çöl”e ya da “bayır”a açılmadıkça, bu kente düşmek zorundayız. Burada düşmek, içinden geçmenin bir kipidir.

Hastalıklı bir kent dokusu içinde yaşıyoruz, yani aslında karmaşık bir katlanmanın ufuk çizgisine doğru nasıl diziliğini bilmediğimiz anlarına ve hallerine bakıyoruz. İstanbul, bir Dublin olmadığı için Taksicilerin bize anlattığı hikayelerde, sokak aralarında yaşananlarda, sıraya girmelerde ve sıradan çıkmalarda hiç bir tarihsel ana vurgu yapamıyoruz. Şimdi ve buradayız. Hiç orada ve hiç başka zaman olmadık.Ahmet Hamdi‘nin bizim için ifade ettiği şey, örneğin Huzur’un parlak paragraflarında anlatılan Beyazıt Meydanı ile bağımız bir anlatıdan ibaret. Herşey kurgusallaştırılıyorsa, kendimizi “feyk” gibi hissetmemiz o kadar doğal…

Ara 23

Web 2.0 konusunda, Tim O’Reilly’nin makalesi türkçe olarak yayınlandı. Her ne kadar ben işin “yazın” alanında ne gibi etkileri olacağını düşünürken, daha önceki web’den ne kadar farklı bir web ile karşı karşıya olduğumuzu da gözden kaçırmamak gerek. 468×60 piksellik renkli reklam bantlarında sınırlar ilk zorlanmaya başladığında ve yahoo.com bu işlerin b*kunu çıkarmaya adımlar attığında, google.com doğmuştu. Internet erişimi arttıkça ve hızlar ortalamada görece daha da geliştikçe internetin sözlü kültüre dahil olma olasılığı daha da yükseliyor. Bunu bir kenara not etmek gerek. Web’in daha çok “yazılı kültüre” doğru gelişmesini gözden kaçıracağımızı da düşünmüyor değilim. Web’in semantik imkânlarının “edebiyat dili” ile yakınlaşmaya başlaması belki de “hiper-metin” ya da “interaktivite” numaralarını bir kenara bırakan, net’i alttaki şeffaf sunum alanı olarak büyük bir “mecra” olarak düşünen, 100 Dolarlık bilgisayarlar sayesinde artık bilgisayarın bir kitap olarak hayatımıza gireceğini de hesap eden “small press” yayıncılığı hayal ediyorum ben. Açıkcası kitaplarımın “mülkiyetini” değil “içeriğini” sunmak istediğimden WEB’i şiir için en büyük mecra, bir kaçış mecrası olarak görmek istiyorum, bir mülteci adası değil.

Kimi hıyar şairlerimizin oturup da “internet şairi” değilim laflarını buraya not ediyorum. Çünkü bu daha sonra “yazınızı internette okudum”a dönüştüğünde kaçacak delik aratacak türden bir laf ebeliğinden başka birşey değil..

Ara 19

YKY‘de geçen Salı gerçekleştirilen konuşmaya (Şiir ve Manifesto: Ahmet Sosyal & Serkan Işın) gitmeden önce baya bir not aldım. Ama ne yazık ki ne notlarımı doğru dürüst serimleyebildim ne de kısacık bir saatlik sürede konuya hakimliğimi gösterebildim. Bu yüzden de uyuz bir şekilde şimdi burada konuyu biraz daha açmaya çalışacağım.

Öncelikle kimsenin hatası değil ama kıl tüy bir şekilde adımın Serkan Işık olarak yazılması ilginçti. Sadece afişe değil, masadaki konuşmacı levhasına, bana verilen ufak zarfın üzerine. Gerçekten Serkan Işık’ın (bununla birlikte Serdar Işın da vardı, daha önce) kim olduğunu merak etmedim değil. Öyle ya bu kadar önemli biri olduğuna göre, orada kendimi yalnız hissetmem tuhaf değildi. Neyse elimde Serkan Işık’a ait bir zarf var. (Tamam fazla uzatmayalım.)

Ahmet Soysal ile ilk kez o gün tanıştığım için elbette “nasıl bir konuşma hazırladığını” bilmiyordum. Zira pek konuşma gibi de geçmedi. Her zamanki gibi kafam öne eğik, kağıtlara yazdığım şeyleri toparlamaya ve onları “anlatmaya” çalışıyordum. Belki hiç bir zaman öğrenemeyeceğim bu şeyleri, yani bu “söyleşi” ritüellerini. 20-25 kişilik kitlenin karşısında durmadan yazan ve düşünen bir şair olarak nasıl konuşulur unutmuşum açıkcası. Bunda gocunacak bir şey yok, öyle bu. Mizan’ın ilk sayısı çıktığında da “çıkış metnini” okumak bana düşmüştü. Bağıra çağıra -biraz da hızlı bir şekilde- metni okuduydum. Bu kez de Ahmet Güntan‘ın “Parçalı Ham Manifesto“sunu örnek kabilinden maddeler halinde okudum karşımdaki insanlara.

Batı’da Manifestoların gelişme ve serpilme ve artık haddini aşma zamanları 1900′lerin başı ile 1930′lu yıllara kadar devam eder. Şu günlerde her web sitesinde, her blogda bir manifesto ile karşılaşmak mümkün. Bunun sebebi sanıyorum manifestoların bir grubun diğerlerine, bir sanatçı grubunun diğerlerine “hayat ve sanat” konusundaki sert önerilerini içermesi. Yani ton olarak manifesto metni her zaman usul usul değil, ağır ağır, bağır çağır bir şekilde gelmiş Batı’da insanların önlerine. Hem sanatsal rekabet ortamının gelişmesi sanatçıları mallarını pazarlamaya çalışan reklamcılara çevirmiş hem de manifesto metinleri tek sefer değil, 1. ve 2. seferler sunulmuş, geliştirilmiş şekillerde. Tzara ve Breton manifesto konularında “eski dil” ile “yeni yönelişler” arasında kaldıklarından olacak edebi değerleri yüksek manifestolara da imza atmışlardır.

Konuşmamın başında bir film göstermek istedim: Fernand Leger‘in Ballet Mécanique filmiydi bu. Her ne kadar daha sonra toparlayamasam da, Leger’in filminde eski ile yeninin işlenmesi, endüstrileşme ve hızlanma sonrasında sanatçının bakış açılarını bu ikili değerler -ve karşıtlıklar- üzerinden göstermesi ve bunun “yeni” olarak 20.YY’ın başında manifestoların temel estetik kaygılarını da yönlendirdiğini belirtmekti. Leger’i seçmemin sebeplerinden bir de bu sanatçının Avrupa merkezlerinden değil, oldukça öteden, periferiden, Arjantin‘den gelmiş olmasıydı. Lafı Benjamin üzerinden “eski/yeni” tartışmasına, Bülent Kahraman üzerinden de “görsellik” konusunda getirecektim falan filan. Fakat ne yazık ki bir saatlik konuşmada, bana düşen hepi topu 20 dakika ile bunu yapmak mümkün değildi. Olmadı da..

Ahmet Soysal, Ece Ayhan‘ın “Bir Ölünün Ardından Konuşmak” isimli metnini bizdeki manifesto örneği olarak gösterdi. Bir bildiri metni değildi bu, daha çok Ece Ayhan’ın kendi şiirini şiir tarihinde paftalama çalışması olarak anılabilir. Fakat buna rağmen Garip, Fecr-i Ati Beyannamesi, Tasfiye Hareketi gibi bildiriler sanatsal alandaki çıkışların “manifestasyonu”na örnek gösterilebilir. Bizde sanatsal akımlar genelde “resmi iktidarın” gölgesinde geliştiği için -özellikle 30′lu 40′lı yollarda- manifestoların da Batı’da olduğu gibi “bir avuç sanatçı toplumun hepsine karşı” durumuna gelmemiştir. Şu günlerde bile manifestoların -ister edebiyat ister güzel sanatlar vb.- o düzeye gelemediği açıktır.

Şiir ve manifesto konusu ise, manifestonun bu çok eklemli ve zorlayıcı yapısı yüzünden biraz muğlak. Bizde şiir = şairin mizacı olduğu için, birisinin çıkıp size “bu şartlara göre şiir yazsana” demesi çok olası değil. Zaten hiç bir şekilde de Garip’ten sonra bu kolektif hareketler hiç ilgi görmemiştir. Çünkü Manifesto metni özünde “herşey ile hiç bir şey” arasında sallanmaktadır ve bizde “her şey ile hiç bir şey” arasındaki alan uçlar gidilmediği sürece kamusal alan denen cehennemi çıkardıktan sonra kalandır: yani hiç. İlerleme, çağdaşlaşma, yenilenme hareketlerinin kültürel devrimlerle tepeden dayatıldığı bizimki gibi toplumlar için “sanat = hayat” ancak iktidarın gözü ve dili ile fişlendikten sonra mümkündür. Bu yüzden de manifesto, sanatçının bireyselliğinin ve onun kendine göre “resmi görüşünün” devletin resmi görüşü ile çatışmasından doğamaz.

Dediğim gibi daha çok şey var söylenecek, ama bir not daha var ki bu da Edebiyat Eleştiri tayfasına olsun. Modenizm karşıtı ve Aydınlanma konularında resmi tezi bir an önce terkediniz. Bizim Rönesans’ımız yok, bu yüzden de Aydınlanma fikri bizler için muğlak sonuçlar ve sallantıda başarılar getirmiştir. Cemil Meriç ya da Shayegan okumak kafi. Çünkü eğer Rönesans’ı yaşamış olsaydık -pek gerekmese de- bir burjuva romancısı olan Orhan Pamuk’un çıkışlarını ve romanlarını “diyojen davası” çerçevesinde görmeyi hayırlı bir şey olarak görür ve kendinize “sağcı” dizgeleri kılavuz almazdınız!

Ara 14

1) Sözcük simgesi: Bir kuruluşun adının özgün bir yazı biçimiyle yansıması

2) Harf Simgesi : Bir kuruluşun baş harfinden ya da harflerinden oluşmuş simge

3) Resimsel Simge: Kuruluşun Çalışma alanını dolaysız bir yoldan çağrıştıran simge

4) Kuruluşun çalışma alanını dolaylı bir yoldan çağrıştıran simge

5) Kuruluşun çalışma alanıyla hiçbir anlam, çağrışım, ilgi bağlantısı olmayan simge.

6) Genel simge: Tarihsel, toplumsal ya da kentsel bir özelliği yansıtan simge.

SAİT MADEN / SİMGELER / 1990 / 1995′TEN 1990′A KADAR KURULUŞ/ŞİRKET/YAYINEVİ SİMGELERİ

Ara 14

Eşyalarımızın yer değiştirirken yanımızda olacağını bilmek ancak Krallara, Mısırlılara özgü bir perspektif, bir ulviyet kurgusu ister. Dünyanın mümkünlerinin tükenmesi nesne ile kelime, kelime ile biz arasındaki bağı zedelemekte. İnce ayarlı sözlükler, artık ifade edilecek şeyi kalmadığından “namevcutlaştırılmış” “mücerretleştirilmiş” bir dil’in o kara kuru nesneleri, eşyaları, kapı kaçağı, ihtişamından yekûn olarak hesapsızca kaybetmiş kral odalarını simgeler. Dünyanın yüzüne yayılmış ve her denkin yavaş yavaş azalttığı orjinallik, tıpkı sanat eserinin adileşmesi, sefihleşmesi ve avamlaşması gibi kelimeleri - o el değmemiş sandığımız olasılıkları- de tüketir. Müzelerimizde gördüğümüz bunca alelade şey, toplandıkları anın ve Dünyanın görüntüsünün, gündelik yaşamın telaşlarını değil, kopmakta olan fırtınadan son anda kurtarıldıkları hissi ile gözlerimizi kamaştırır (onlar sığınmış, müze de onları sığıntı olarak almıştır). Büyük Padişahların kitaplıkları, odaları bu zamanın içinde de aynı başıboşlukla görünürler gözümüze. Bağlamları olmadığı için gözlerimiz, onları bağlamın o iç çukuruna çeker, meydan okur onlara. Az sonra evde kullanacağımız yüksek teknoloji telefonun, ilk telefona olan afrası tafrası bizim dilimize pelesenk olur. Bilimkurgu yazarının kendine vehmedemediği bu böbürlenme, bizi “ilerlemiş” kılar..

Ara 14

“Bir gün bir adam onu zengince döşenmiş bir eve soktu ve şöyle dedi: “sakın yerlere tükürme”. Canı tükürmek isteyen Diogenes, adamın suratına bir balgam attı ve ona, bulduğu tek pis yerin orası olduğunu ve oraya tükürdüğünü haykırdı.” (Diogenes Laertios)

Hasımlarımızın bir tahlini yapmak istediğimiz her sefer kendimizi, yetişkin biri olarak “vicdan” hesapları içinde buluruz. Yanımıza düşmüş bir taşın kaderin bir cilvesi olup olmadığına verdiğimiz -ya da veremediğimiz- cevap, hep kendisini anlatılamayan içinde konumlandırır.(ya onu bir hasmımış atmış ve tutturamamışsa). Hiç kuşku yok ki, taşların düşmesi doğaldır ve “yanımız” sadece uygun ölçeğe göre bize yakınlığı tasvir edilmiş, kabul edilmiş bir uzaklıktır. Dünya yanı başımızdadır ve onun içinde ilerlemenin yorgunluğunu, mükemmel kurguların verdiği heyecan ya da vecd içinde bulmaktayız. Kendimize kurduğumuz kumpasların, artık edebiyatçıyı heyecanlandırmayan “konuşması”dır bu. Herkes Mutlak’a olan yakınlığı derecesinde, bu kent duvarlarında, vatandaş olma hakkını kazansaydı, belki o Asr-ı Saadet ülkesinde kalmamıza izin verilirdi. Arab’ın dansı, şiirle birleştiğinde ortaya çıkan şey, üzerinden Peygamber geçirilmeye layık bir suçtu. Zaten bütün peygamberlerin ortak hareketi, bu dünyaya “şevk” ile kapılma anlarının bir refleksten öte, gerçeğin ta kendisi olarak bizi tanımlamaya başlaması ile değil midir?

Konuşma balonları, içleri doldurulamayan bazı “içselliklerin” uzviyette bıraktığı arazların nişanlarıdır. İletişim, aramıza girdiği andan itibaren o muazzam boşluğu ve hiçliği ile vakumlar, soğurur bizi. Fakat yazı, simgeler, gösterenler, şekiller yine de kendi gizleri ile ifade edilemeyen şeylerin “şifreleri” olarak hizmet verirler. Ne ona aittirler, ne bize. Bir kartvizit, tanımlayamadığı şeyler açısından önemlidir, pazarlamacının bize anlatamadığı şeyler yerine koyduğu “ürün” özellikleri, bir yerden sonra canını en çok acıtan hakikatlerin kendini gösterdiği, dilsel bir işkenceye döner. Aldığınız ya da almak için “azdırıldığınız” ürün, o söylenmeyen ama gizli bir mutabakat doğrultusunda satışçı ile aranızda kurduğunuz gerçek (ölümsüz) diyalogun eğrilmesine ve gündelik alışverişlerin, çıkarların ağırlığını karşılayacak bir destek olmasına sebep olur. Suratına tükürmekten kendiizi alamadığımız kişilerle, bir keşiş kıvamında konuşmamız, gülmemiz, eğlenmemiz, harcamanın mümkünlerini henüz sapkınca tüketememizden cesaret bulur. Şurası kesindir ki, harcama, asla tükenmeyecek olan şeylerde beslenir. Ve bu yüzden dolaylı olarak şiirin yerini alan nesnelerle (metalar) aramıza giren bu “eğrilmiş” konuşmalar, hakikatin üzerinde at oynattığı, bir görünüp battığı, bizi adeta esir alan “psikosomatik” tiyatronun canlı tezleridir, kılavuzlarıdır.

Ara 9

Hz.Hubble’ın -diğer tüm YOM kitapları birlikte- dağıtılmadığı konusu hakkında birşeyler yazmıştım. İbrahim Halil Baran konuda bir gelişme olmadığını söyledi ve “şiir kitabı dağıtmıyorlar” diye de umutsuzluğunu belirtti. Geçenlerde hatırlarsınız yine YOM’dan çıkan kitaplardan biri ödül aldı. YOM’um ödüllü başka kitapları da var. Sitelerini ziyaret edip, kendiniz de görebilirsiniz. Durum giderek enteresanlaşıyor..

Dağıtılmamış bir kitap için Varlık‘ta (Deniz Tuncel söyleşisi), Virgül‘de (Baki Asiltürk yazdı) ve bu ay Kılavuz dergisinde söyleşiler ve yazılar yayınlandı. Ne diyelim kısmetmiş?

Kitabın içinden birkaç dize ile bugünkü oturumu kapatalım:

BİRBİRİMİZİ MEZUN EDELİM ‘den

İnsaf!, Orda, odada çarpan bir yürek vardı;
Rimbaud

mazmun edelim önce, memur belki
sen saçlarına bigudiler sardır
ben gelirim açarım kıskaçlarını
fiyonk fiyonk demirlemiş
mahzun edelim birbirimizi önce,
sonra maşuk belki

buralara ikinci gelişim, belki beşinci
ilkini sorma çok sancılı geçti
sen mağrur kal, ben meşgul
başımda burgaçlaşmış çelik otağ
atlarımızı birbirine dik çivileyelim
sonra muzaffer belki

kağıdıma bakma küfr ederim
soruları tersten oku, eline bak
öyle kuruydu aşkımızın masalı
kabardı avuçlarına jiletlerle
yazdım yanıtları, sen terle
ben tek ayak üstünde sek sek
c)ezalı

sen alışmışsın, alışkanlıklara
bak avucunda bir fonksiyon
parmaklarından bilek hizana
kanıyor, pıhtılaşır az sonra
yürek şeklini alırsa fal