ve de ki!

serkan ışın resmî blog sitesi

Varlık kitap eki: Ekim 2005

yorum yapılmamış

Hz. Hubble ile ilgili söyleşi
Serkan Işın Söyleşiyi yapan: Deniz Tuncel

Hz. Hubble’ın Rüyaları / Şiir
Yom Yayınları
2005 Temmuz
80 sayfa

Ya teleskop bal gibi rüya görüyorsa? Ya orada hiç bir şey yoksa?

1. 2002 yılında çıkarmış olduğunuz Nesnevi isimli kitabınızda yer alan şiirlerin ortak temasını nesneler oluşturuyordu. Bir oda bir ev ve belki bir ofis içindeki nesneler.. Onları imgeleştirerek varlıklarını silikleştirmek yerine onlara belirli bir mesafeden , dışarıdan bakarak anlatıyordunuz. Hz. Hubble’ın Rüyalarında ise benzer bir ‘dışardan’ bakışın dünyaya çevrildiğini söyleyebilir miyiz?

Nesnevi göz için ilk alıştırmaları içeriyor. Lirik kırma indisi diye bir şey var Nesnevi’nin tamamında. Öyle kırmaya çalışsa da, mekanın fiziksel evreninde pencereye doğru giderken görebildiklerimizin bir arkeolojisi. Neden Pencere? Pencerede hem içeriye bakabilirsiniz, hem de dışarıya, hatta biraz şanslı iseniz, doğru gölgelerle içeriden yine içeriye, işte Nesnevi’deki bakış böyle bir bakıştır. Pencere’den uçup gitmeden önceki bakış, oraya, orası neresi?. Sıradan bir oda, bir büro içinde gerçekten görebildiklerimizin kazı alanı. Yani numara yapmadan, fazla bağırmadan, onlara kendiliklerini teslim ettiğimizde “ayrıca”ları ve “çoğunlukla”larıyla gördüğümüz, dokunduğumuz şeyler, biz gitsek de orada olacak şeyler. Hatta pek de “şiirsel” olmayan şeyler. Eşya olarak mevcudiyetimiz de denebilir, saf, oyunsuz. Lirik ben’in bir gövdesi bedeni olduğu gibi nesnelerin de gövdeleri, hacımları var. Gerçekliğin yeni algısı mı, algıların yeni gerçekliği mi? Nesnevi’nin mikro kosmos olduğu da söylenebilir, daha mütevazı imkanlarla çekilmiş ve özel efektlere, pahalı taşlara, büyük okuyanuslara, köşklere, epik bir dekora sahip olmadan kotarılmış “lirik” bir film olduğu da düşünülebilir. Evinizde deneyebilirsiniz, nasıl olsa hepsini bir araya getirebilirsiniz, ne paha biçilmez kalemler, ne de üzerinden yıllar geçmiş simya dolu, efsunlu kutsal kuyum var. Kayyum olan şairlerden değilim sanıyorum..(Galiba böyle mütevazı olduğu için de pek göze batmadı, istenen daha büyük dekor, çığlıklar, efektler vs falandı!).

Hubble’a gelirsek, bu trajik teleskopun neyin dışında ve neyin içinde olduğu tartışması ve bu “hileli” bakışın “uzviyet”i sorunu var ortada. Ona Hz. Hubble dememin sebebi işte burada yatıyor. Hz. Yunus’un Ninova tepelerindeki bakışı var biraz o teleskopta. Sanki tebliğini yapmış ve uzun bir sürgünden sonra geri gelip, korka korka sonuca bakmaya çalışıyor. Makro Kozmos içinde aynalarla donatılmış ve tuhaftır bakışını Dünya’dan –zuhur ettiği yerden- sanki dünyaya küsmüş gibi Evrene çevirmiş… Ve bu aygıta kılavuzluk eden şeylerin hiç biri teknolojik meraklardan oluşmuyor, daha çok 14. yy’dan itibaren başlayan felsefi/bilimsel ve teolojik sorular. Her ne kadar kitabın içinde bu tartışmaların kısmen can alıcı “metinlerine” yer verilse de, elbette Hz. Hubble’ın daha çok “sunumla” ilgili sorular üzerine kurulduğunu söyleyebilirim. Gerçekten de dili olsa neler derdi bu çelik yığını bize, gördükleri ile ilgili? Ve bu konuşma gerçekten “tebliğ”ini nerde bütünlerdi? Bizim oraya gönderdiğimiz bir elçi olarak sürgünlüğünü sadece fotoğraf çekerek geçiren meraklı bir turist mi yoksa görevinin bilincinde bir yalvaç mı? Ya bu ikisinin karışımı ise? Ya teleskop bal gibi rüya görüyorsa? Ya orada hiç bir şey yoksa…dedim ya biraz hileli!

2. Kitabınızın ilk bölümündeki şiiriniz Locus Delicti’de modern felsefenin başlangıcına kadar uzanıp o zamandan bu yana insanın dünyayı kavrayışını ve bunu yaparkenki eksikliklerini yanlışlarını ve kibrini bambaşka bir dille aktarmış olduğunuzu düşünüyorum. Dünya ve evrenilişkisi içinde düşünerek Hubble’ı seçmenizde onu bir aktarıcı olarak düşünmenizin bir payı olduğunu söyleyebilir miyiz?

“Aktarıcı” ama gerçekten süper-iletken gibi mi davranıyor? Onu “ve”lerle, “de”lerle ve “ki”lerle konuşturduğumuzda galiba biraz fazla heyecanlanıp bize bakmadığını düşündüğümüz anlarda, aslında hep bize baktığını, hem de ta oradan bize baktığını da düşünebiliyor insan. Tebliğ demiştim, ışıkla iş görüyor Hubble. Yani o uçsuz bucaksız karanlık Evren içinde ışık topluyor. Çektiği fotoğraflar gerçekten “gerçek” mi? Somut ile soyut arasında bu gaz bulutları, bu tuhaf renkler içinde bizim de geçmişimizin kalıntılarına bakıyor mu? Evrenin nesneleri diyebileceğimiz bütün bu şeylerin içinde anları çekerken gerçekten bizim şu andaki durumumuzla milyonlarca ışık yılı arasındaki uzaklığı nasıl tarif ederdi? Ve bütün bunları dile getirmeye çalışırken, nasıl bir dil kullanırdı? Şiirsel olarak sadece görülebilir ve bizim için adsız kalan şeyler arasında insan fiiliyatının tuhaflığını ve uzviyetinin evrenin her yerine sinmiş suçlarını görebilir miydi? Ve gerçekten de “yer” neresidir? “Locus Delicti” –ki burada neden Latince seçtiğim sorulabilir, buna kesin bir cevabım yok ama yine de Hubble’ı tepemize diken Batılı referans noktalarına daha fazla vurgu yapmak diyebilirim- “suç mahali” anlamı ile benim için başlangıç noktasıydı. Sîccin ise son nokta. Locus (Yer) işin içine bir teleskop, evren ve dünya girdiğinde neresi olabilir ve buna uygun bir zaman vektörü ve bunları tamamlayacak bir tebliğ biçimi..İşte bütün bunlar kitabın içeriğini bütünlememi sağladı. Oradaki ile buradaki arasında, yani bilinebilen ile tam olarak bilinemeyen arasında bir yerlerde duran bir “aracı”nın iletişim kurma biçimi şiirle nasıl yapılabilirdi? Sanıyorum kullandığım “dil”in bu soru ile birlikte düşünülmesi gerekiyor. Yoğunlukları ve hacimleri bu kadar farklı iki alan arasında Hubble’ın Hazretleşmesi, Hazretleşirken çıkardığı sesler, ortaya fırlattığı metinler, kullanacağı retorik.

3.Kitabınızın girişinde yer alan Hz. Hubble’ın Uzviyet Şeması isimli çalışmanız kitabınızdaki şiirler arası ilişki bağlamında sizin için nasıl bir bütünleyiciliği ifade ediyor?

“Hz. Hubble için Uzviyet Şeması” aslında Hubble’ın görme biçimini az çok taklid etmek için yaptığım bir “görsel şiir” örneği. Burgaçlanan boyutlar içinde “ben”in hem uzay-zaman içinde hem de zaman-hız içinde görüntülenmesi. Az önce bahsettiğim o kazı alanın bir şekilde gösterilmeye çalışılması. Zaten parçalanmış olanın uzviyetini göstermek. Kitabın başında bu tür bir “işe” girişmeye çalışmak, kitabın yukarı saydığım nedenlerden dolayı kaydığı deneysel alanı daha da güçlendirecek diye düşünüyorum. Elbette bu bir risk fakat şunu da söylemek gerek. Deneyselliğin başka türlü uygulanabileceğini düşünmüyorum. Sözü bugüne, bugünkü şiire getirirsek, deneyimlenen “yaşantılar” ve bu yaşantılardan elde edilecek bilgi dışı bilginin “şiire” tahvil edilmesi süreci, lirik şiirde bir patlamaya yol açıyor. İyi kötü bir modern şiir deneyimimiz varken hem de.. Şikayet ettiğimiz 90’lar ve buna bağlı gelişmelerin bireyleri daha ilginç deneyimlere itebildiği bir zamanda, şiirin ortaklanmış deneyimlerden çıkan anlatımcı ve sözlü kültür ağırlıklı yapısı Hubble’da baştan sona tekrarlanan “poetik” deneyi doğurdu. Denebilir ki buradaki retorik her ne kadar sözlü kültür’ün orkestrasyonunu kullanıyorsa da, yazılı kültür öğeleri bu dili kutsal kitap dilinden çıkarıp, kimi yerlerde pi sayısıyla, kimi yerlerde DivX filmleriyle kimi yerlerde de hiçbir sesin duyulamadığı Uzay boşluğuyla ile temsil ediyor. Farkına değiliz ama uzayda hiçbir ses duyulmuyor! Kısaca özetlersek bir şair tipolojisinin kaybolduğunu anlatmaya çalışıyor Hz. Hubble.

4. Kısa bir süre sonra Kış 2005 sayısını çıkaracağınız Zinhar Poetik Har(s) isimli dergide ve bu derginin internet sitesinde görsel ve somut şiir çalışmaları ile birlikte bu şiir türü ile ilgili teorik yazılar da yayınlamaktasınız. Yukarıdaki açıklamanız da göz önünde bulundurulursa görsel şiir, günümüz şiirinin imkanlarının yetersizleştiği bir noktada bir imkan mı yaratmakta?

Cumhuriyet dönemi ile birlikte görselliğin, en azından Batılı Modern Sanatın uğraştığı türde bir görselliğin şiirimizde dil üzerinden endam ettiğini belirtmek zor. Bu yüzden somut şiirin civarına kadar gelinmiş ve Tarık Günersel’i ve İlhan Berk’i bir kenara bırakırsak “görsellik” bir dil imkanı olarak görülmemiştir hiç. Dada ve Sürrealizm rüzgarını arkasına alan Modern Şiir tarihimizin başlangıcı, Orhan Veli’nin deyimi ile Apollinaire’in kaligramlarına biraz “dalavere” olarak bakmıştır da. Ercümend Behzad Lav’ın fonetik olanı tipografik olarak göstermeye çalışması bile “ayrıksı” olarak nitelenmiştir. Nazım Hikmet’in Mayakovski’nin şiirini “gördüğü” ve ondan sonra şiir yatağını tamamen değiştirdiği de belirtilebilir, Asaf Halet Çelebi’nin –hani biraz da oryantalist- şiiri de bu tür bir denemedir. (“Şiir kelimelerle resim yapmaktır” falan gibi klişeleri bir kenara koyalım hemen!) Biçimsel kaygılar güdüldüğü sürece görsellik (ki bu yazılı kültür’e giriştir ve basılı kültür’e bir geçiştir) bir dil olarak hep önümüze gelecektir. Bu söyleşinin hacmını aşacaktır ama dergide 2003’ten beri yapmaya çalıştığımız budur. Zinhar şimdilik çok küçük bir kitleye ulaşabiliyor basılı olarak, ama internet üzerinde –ki bizim edebiyat kamumuz hiç haz etmez internetten- açık bir kaynak olarak her geçen gün gelişmektedir. Görselliğin bir imkan olduğu doğru fakat reklamcı ile aynı aracı kullanıp da, ticari olmayan ve verili kodları –hatta şiirsel kodları- tarumar etmeye çalışan “şiirler” yapmak kolay değil. Ben Zinhar’ı ve görsel/somut şiir denemelerimizi iletişim ve teknolojinin ideoloji denen şeyin yerini almasına ve bizim coğrafyamızdaki feci tahakkümüne bağlıyorum. Yani artık “modern avangard” bir tat yok görsellikte. Daha çok semiyotik bir gerilla savaşı imkânı var. Tabi değerlendirmek isteyen için. Şiirimizin Lirik bir tabanı olduğunu da söyleyebiliriz, ya da Mehmet Akif üzerinden okursak Epik bir kaidesi olduğunu da, fakat bugüne kadar Türkçe’nin bir dil olarak “söz” dışında bir alandaki “somutluğunu” denemiş değiliz. Ben dilin bir organizma olarak “yaşam” karşısında bu tür değişimler ve gelişimler göstereceğini düşünüyorum ve şiirin dilin en güçlü uygulama alanı olarak bu tuhaf gelişmeye “karşı koyabilecek” imkanlarının görsellikte olduğunu düşünüyorum. (Bu konuda derinlemesine okuma yapmak isteyenler için sitede oldukça fazla kaynak ve iş var. Adresi http://www.zinhar.com/)

daha fazlasi için zinhar.com

Technorati : , , ,

Rating: 0.0/10 (0 oy(lar))

Yazan Serkan IŞIN

Kasım 1st, 2005 at 8:01 pm

Klasör Kafama göre

Bir yorum da senden

Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.