Kas 28

2 Aralık 1891′de Almanya’nın Gera-Untermhaus kasabasında doğan (ö.1969) Otto Dix bir döküm işçisinin en büyük çocuğuydu. Dix bir işçi ailesinde yetişmişti ama, büyüdüğü ortam tipik bir işçi sınıfı ortamı değildi. Annesi müzikten ve edebiyattan hoşlanıyor, şiir yazıyordu. Yeğeni ressamdı. Dix sanatla erken yaşlarda tanışmıştı. Dix’e göre sanat onun doğasında vardı:

ben her zaman resim yapabildim, gerçekte öğrenime hiç gereksinim duymadım, ama elbette öğretmenim Schunke beni sanatsal özgürlüğe giden yola sokarak çok yardımcı oldu.”

Schunke, Dix için Dresden Sanat ve El Sanatları Okulu’nda bir burs sağladı; Dix öğretmenlerden öğrenebileceği her şeyi orada öğrendi. Ayrıca sık sık Dresden Sanat Galesi’ine gidiyordu. Orada öncü Alman ve Fransız ressamlarını tanıdı. Yağlıboya ve guvaş tekniğiyle yaptığı ilk resimleri o tarihlere rastlar; pek çok da desen çalıştı.

Dix ilk yapıtlarından başlayarak konularının seçiminde çağdaş eğilimlerden bağımsız bir yol izledi. Manzara resimlerini, öz çözümleme için yeğlediği ve meslek yaşamı boyunca süren kendi portreleri izledi. Ardından Dix’in sanatının odağında yer alan Eros ve ölüm konusu geldi. Bu, Dix’in insan yaşamının çok çeşitli yanlarını işlemesini, resmetmesini sağlayan bir konuydu; Dix’in 1920′lerde ve daha sonra yaptığı resimlerin ana konularının çıkış noktası sonraki tarihsel ve biyografik etkilerle belirgin biçimini alacaktı.
Eros ve ölüm arasındaki kararsız gerilim Dix’i büyülemişti. Görsel bir oburlukla bakışlarını insan varlığının her yönüne dikti.

Dix’in yaşama bakışıyla Nietzsche’nin felsefesi arasında kesin bir bağ vardır. Nietzsche gibi Dix de dünyayı güçler canavarı (monster of force) olarak görüyordu: İyinin ve kötünün ötesinde, doğumla ölüm arasında sonsuz devirli hareketlerle yaşamı yaratan ve yıkan bir güç. Ama bu kaderci bir kabullenişi değil, tersini gösteriyordu: Birey için ölümün ve yıkımın karşısında bile yaşama “evet” diyebilmek için bir fırsattı.
Dix’in ilk resimlerinden Çiçek ve Çürüme (1911) bir kafatasını ve vazo içinde çiçekleri gösteriyor. Ölüdoğa resimlerinin bu iki geleneksel motifi yaşamla ölüm arasındaki zıtlığın klasik simgelerinden. Resim Dix’in ana konusunun çıkışını gösteren bir belge gibi: Eros ve ölüm arasındaki kopmaz bağ.
Eros, şehvet ve yaşam deneyimiyle birlikte yaşam değiştirdi. Cinsel sapıklık, fahişelik, fiziksel bozulma Dix’in yapıtlarına hakim olmaya başladı. 1914 yılında pek çok çağdaşı gibi Dix de gönüllü olarak savaşa katıldı.

Dix’in savaş önce resimlerinde de kavgayı, acıyı, ölümü işlediği görülür, ama 1914-1915 yıllarının desenlerinde ve resimlerinde bu konu çok daha yoğunlaşmış bir biçimde karşımıza çıkar.
Dix savaşın yaptığı yıkımı betimlerken tekil durumlar üzerinde yoğunlaşmak yerine olayları bütün olarak yakalamak ve resmetmekle ilgilendi. O dönemden kalan pek çok resim Dix’in bir savaş kurbanı olarak dünyanın kendi imajıyla nasıl büyülendiğine tanıklık eder. Parçalanmış yüzeyiyle, bombalar, mermi kovanlarıyla iç organları görünen dünya… Yıkı Çiftlik, Top Ateşiyle Yerle Bir Edilen Köy, Çiçekli Siper gibi desenleri, Alev ve Akşam Güneşi gibi guvaşlarının ortak özelliği, kimi yerde kalınlaşarak kübist bir görünüm veren köşeli, kesik çizgiler kullanılmış olması, genel bir parçalanmışlık duygusu uyandırıyor. Konturlar, kesin çizgilerle belirtilmek yerine taramalarla yumuşatılmıştır; böylece yapıtın plastik değeri azalıyor ama uzamsal olarak yayılan bir etki yaratılıyor. Savaşın vahşeti, patlayan mermilerin, bombaların aniden uyandırdığı dehşet, gece saldırıları, pusular doğrudan teknikle canlandırılıyor: Desenlerin kırık, keskin çizgileri sanki bir patlamanın sonucu. Savaşan insan figürleri onları doğanın, kendilerini çevreleyen yıkımının bir parçası olarak gösteren geometrik çizgilerle kuşatılıyor. Askerlerin hemen hemen sürekli olarak karanlıkta kaldıkları siperler, yeraltı sığınakları Dix’in çizimlerinde tebeşir, mürekkep, karakalem yüzeylerle yakalanmış; yeraltı kasvetinin karanlık ve aydınlık nüanslarını vermek için dikkatle kullanılmış malzemelerdir. Yıkılmış yapılar, moloz, atılan mermilerin gökyüzündeki ışıkları, patlayan bombalar, askerlerin yeraltındaki varlıkları- savaş her yanıyla genel bir kaos, parçalanma imajı yaratıyor. Dix’in tekniği bu deneyimden kaynaklanıyor. Desenlerindeki, guvaşlarındaki kırık çizgiler ve soyutlama eğilimi Dix’I her yanıyla saran ve fiziksel ve organik bütünlüğün parçalanışını yansıtıyor. Dix’e göre savaş her birinin yalnızca soyut, atomlarına ayrılmış bir biçimde yakalanabileceği sonu gelmez bir dizi yıkıcı eylem.

Dix desenlerden Savaş başlığı altında gravürlere geçti. Ona bu gravürlerdeki amacının ne olduğu sorulduğu zaman (Siperde Savaş, 1920-1923; ünlü Savaş üçlemesi gibi) “Savaşı dizgemden çıkartmak istedim” diye yanıtladı.

Gravürler savaştan, inanılmaz yoğunlukla işlenmiş tekil sahneleri canlandırıyor; ayrıntının ele alınışındaki kesinlik savaşın yıkıcı psikolojik etkisinin dokunaklı bir tanığı. Dix burada anılarını döküyor, onları bedeninden çıkartıyor. Acımasız bakışı kimi zaman dayanılır gibi değil; savaş alanının canlandırıldığı titiz gerçekçilik izleyenin katlanabildiğinden öte. Tekil yoğunlujları içinde bu kıyım ve yıkım bir bakıma tarihin dışında; Dix yaşamın evrensel bir gerçeği olan insanoğlunun yıkıcılığı görüşünü sergiliyor. Gravürler acının ve vahşiçe ölümün doğası üzerine gelen bir yorum getiriyor.

Dizideki gravürlerin çoğu yaralı bedenleri, korkunç bir biçimde parçalanmış, çürümeye yüz tutmuş cesetleri gösteriyor. O dönemin öbür resimlerinde de olduğu gibi yüze ve ellere özel bir önem verilmiş; bir zamanlar bireyin kişiliğinin aynası olan, artık kader öyle istediği için bireyliğinin yitimini gösteren eller ve yüz. Ölen Asker’deki insan yüzü ve eli madeni levhanın asitle iyice etkilenmesi yoluyla, yumruk büyüklüğünde karadelikler yapılarak belirsizleştirilmiş. Aynı biçimde Telörgüye Takılmış Ceset’de ve Çamurdaki Ceset’de kafatasının ve kol kemiklerinin değişik çürüme aşamalarını göstermek için çeşitli gravür teknikleri kullanılmış.
Gravürlerin bir başka önemli özelliği Dix’in, geniş bir grafik etki sağlamak için, iğneyi kullanış yöntemi. Ölüm Dansı, 1917 Yılı ustalıklı bir ışık-gölge oyunu çalışması. Askerlerin yukarıdan bir perspektifle görülen örselenmiş bedenleri bütün acıklıklığıyla gece karanlığı içindeki bir pırıltıyla aydınlatılmıştır, gözler önüne serilmiş. Kollar ve bacaklar öyle garip biçimlerde bükülmüşler ki görünüşlerinin uzaklaştırıcı bir etkisi var. bu yabancılaşma duygusu, kör, düşüncesiz yıkma eylemiyle onun somut sonuçları arasındaki boşluğun açıkça görüldüğü Dans’da da yakalanmış; eylemi ve sonucu iki ayrı gerçek olarak algılayan insan aklı aralarındaki bağı kavramakta yetersiz. Dix savaş resimlerini suçlama ya da uyarı olarak yapmadı; istediği tek şey kendi yaşadıklarının yükünden kurtulmaktı.

Savaşın yol açtığı korkunç acıları insanların artık unutmaya başladıkları bir dönemde Dix Savaş üçlemesini yapmaya başladı. Yapıtın bitmesinden bir yıl sonra 1933′de Adolf Hitler Almanya’nın şansöylesi olarak atandı. Dresden Akademisi’nde 1927′den beri profesörlük eden Dix işten atıldı, yapıtını sergilemesi yasaklandı. Savaş konusunu işleyen ve bunu anıtsal bir boyutta ele alan üçleme sanki gelecek olayları ve Dix’in kendi yazgısını gösteriyordu. Tablo 1932 yılında yalnızca bir kez sergilendi, hemen ardından Nazilerden gizlenmek için kaldırıldı.

Dix’in ortaçağ mihrap resmi formunu kullanma kararı dikkatle düşünülmüş bir karardı. Amacı dinsel “çarmıha gerilme” düşüncesiyle çağdaş insanın “laik şehitliği” arasında bir benzeşme kurmaktı. Resmin yapısı için Isenheim mihrap resmi örnek alınmış ama içeriği tümüyle Dix’in imgelemi. Cehennemin dünyevi sonsuzluğu duygusunu uyandıran bir dönüşlü olaylar dizisi resmin sabah-öğle-akşam yerleştirmesiyle sunuluyor. Sol bölümde bir dizi asker sabah pusunda savaşa doğru yürüyorlar. Savaşın bütün korkunç sonuçları ahşap orta panelde canlandırılıyor. Gaz maskeli bir asker, birliğinden kalan tek kişi, yıkık bir köprünün altında çökmüş, köprü demirlerine bir ceset saplanmış. Arka plandaki sahnede siperlerin, bomba deliklerinin yarattığı görünümün yerleştirilmesi Isenheim mihrap resminin orta bölümünü akla getiriyor. Sağ bölümde cehennemden kaçan ve yaralı bir yoldaşını kurtamayı başaran Dix’in kendisi yer alıyor. Resmin alt bölümünde ölü gibi uyuyan yorgun askerler imajıyla bir dinginlik yansıtılıyor.

1919′da Dresden’e giden Dix 1922′ye kadar orada kaldı. Bu dönemde Fritz Müller, Pieschen’li denizci (1919), Kibrit Satıcısı I (1920), Şövalyeler için Mihrap (1920), Brüksel’deki Aynalı Salonlardan Anı tablolarını yaptı. Kağıt Oynayanlar, Prager Caddesi, Barikat (hepsi 1920 tarihli) savaşı vahşi bir fars gibi gösteriyor. İnsanın, insana karşı insanlıkdışı (davranışının gerçeğini açıkça sergileyen kötü niyetli oyunlarını oynarkenki hayvanlığına Dix’in verdiği karşılık acı bir alay. Cehennemden yeni kurtulan biri için hiç de şaşırtıcı bir horgörme değil. Dixn’in acı grotesk mizahı Dadaistlerin bütün olumlu değerleri ve idealleri hor görerek reddedişlerine bir kesinlik katıyor. Kağıt Oynayanlar’daki oyuncular, eskiden Dresden’in en şık alışveriş caddelerinden biri olan Prager Caddesi’ndeki sakatlar, insan döküntülerinden artakalan parçalarından bir araya getirilerek yapılmış mekanik kuklalara benziyorlar. Dix Prager Caddesi’ndeki takma kollu, takma bacaklı savaş sakatı figürlerle onların arkasındaki alçı vitrin mankenler arasında çok güzel bir görsel benzerlik kuruyor.

1920′lerin ilk yıllarındaki en önemli resimlerinden biri Sanatçının Ailesi I. Dix’in portrelerinde her zaman olduğu gibi eller ve yüzler ağırlıkla vurgulanıyor. İki yaşlı insan bir açı oluşturacak biçimde yanyana oturuyorlar, üzerlerinde basit iş giysileri var. ağır kolları dizlerinin üzerinde dinleniyor; işçi olarak çalıştıkları büyük ellerinde kendini belli ediyor. Dix bütün yaşamları boyunca günlük ekmekleri için didinen iki insanı gösteriyor.

Eros ve ölüm arasındaki ilişki konusunu bir dizi çeşitlemede sürdüren Dix dikkatini çoğunlukla toplumdan dışlanmışlara veriyor; lunaparkların, genelevlerin, sirklerin egzotik dünyasını resmediyor, seks cinayetleri, sadomazoşizm ya da yaşlı insanların cinselliği gibi tabu konuları işliyor. Burjuva anlayışına göre bu konuların çirkin ve yasak karakteri Dix’in kirli çamaşırları ortaya döken mizahını öne çıkarıyor.

Dix’in 1920′de yaptığı Zuelika Dövmeli Harika adlı yağlıboya tablo onun dövmeye duyduğu tablo onun dövmeye duyduğu ilginin bir göstergesi. İşin ustası bir kişiden yaptığı bütün kaba desenleri gösteren bir kitap alıyor. Ama resim kitaptan değil; kadın gerçekten var. Zuleika’nın dövemeleri onu bir sanat yapıtına dönüştürüyor. Kadının bedeni sayısız şekillerle ve simgelerle süslenmiş. Dix büyük bir keyifle desen dağarcığında kullanılmadık motif bırakmadığı popüler dövme sanatını bir yandan taklit eder, bir yandan da onu hicveder. Resimde politik anlam taşıyan imgeler var: Avrupa’nın üstüne yerleştirilmiş, iki yanından çeşitli ülke bayraklarının sallandığı bir imparatorluk kartalı, Demir Haç nişanı, bir asker mezarındaki haç, başında bir Prusya miğferi bulunan bir askerin arkadan görünüşü gibi. Başka dövmeler arasında üstü çıplak bir atlı, bir cambaz, bir kaç akrobat, pupa yelken giden bir gemi ve kucaklaşan bir çift; ayrıca güneş gibi, küçük barok melekler gibi, bir gül, kalbe girmiş bir ok, bir çarkıfelek gibi herkesin hemen tanıyabileceği imler; burç imleri, yılan kelebek gibi hayvan resimleri ve bir de at başı görülüyor. Dix’in kullandığı simgeler kendisinin özel ilişkide bulnduğu simgelerdir. Bunlar kendine özgü bir mitolojinin ikonaları, erken döneminde zaten kullandığı öğelerdir: Tütün İçen Otoportre gibi. Dix’in “gizli” simgeleri -güneş,ay, üzerinde insan yüzü olan gül, boğa başı- sanatçının başından çıkıyormuş gibi görünür ve başının çevresinde toplanır. 1923′e kadar yaptığı kendi portrelerinde gül, ay, güneş, melek kanatları, kurukafa sıkı yinelenen motiflerdir.
Zuleika’nın duruşundan gelen komik bir öğe var resimde. Bir kaide üzerinde, poz veren bir sanatçı gibi, yukarı doğru bedenini bükerek duran Zuleika’nın parmakları her yöne doğru açılmış; onu böylesine inanılmaz bir gösteri haline getiren süslerini iyice sergiliyor. Kaba panayır dekoru içinde duran Zuleika aynı zamanda tensel doyumun, tümüyle fiziksel zevke dayalı bir yaşamın düşünü de üzerinde taşır. Dix mizah ile şehvet arasında yakın bir ilişki görür.

Otto Dix (Metin Adam Sanat dergisinden alınmıştır.)

Technorati :

Kas 28
1.
Bir şairin yaşamı bir yere varmaz. Gücünü, girişmediği her şeyden, ulaşılamazlıkla beslenen tüm anlardan almaktadır. Var olmadaki mahzuru mu hissetti? Bu sayede ifade yeteneği sağlamlaşır, soluğu genleşir.
Bir yaşamöyküsü ancak bir yazgının elastikliğini, içinde barındırdığı değişkenler tutarınız bariz kılarsa meşru olur. Ama şair, katılığı hiçbir şeyle yumuşamayan bir mukadderat çizgisi izler. Hayat zevzeklerin hissesine düşer ve yaşanmamış hayatlarına telafi sağlamak için şair yaşamöyküleri icat edilmiştir…
Şiir, ele geçirilemeyenin özünü ifade eder; nihai anlamı her tür “güncelliğin” imkansızlığıdır. Neşe şiirsel bir duygu değildir. (Bununla birlikte, tesadüf tarafından aynı demette birleştirilen alevlerle budalalıkların lirik evreninin bir bölümünden doğar.) Bir rahatsızlık, hatta bir tiksinti duygusu uyandırmayan bir ümit şarkısı hiç görülmüş müdür? Bizzat mümkün de bir bayağılık gölgesiyle lekelenmişken, bir mevcudiyete nasıl şarkı düzülür? Şiir ve ümitlenme arasında tam bir bağdaşmazlık vardır; şair de yaman bir çürümenin kurbanıdır. Ölüm aracılığıyla canlı olan biri, kendine hayatı nasıl hissettiğini de sormaya cesaret edebilir mi? Mutluluğun cazibesine boyun eğdiğinde ise komedinin alanına girer…Ama bilakis yaralarından alevler yayılırsa ve büyük mutluluğun -mutsuzluğun o haz dolu akkorlaşmasının- şarkısını söylerse, her tür olumlu vurgudan ayrılmaz olan bayağılık nüansından kurtulur. Bir hayal Yunanistanı’na sığınan ve aşkın çehresini daha saf sarhoşluklarla, gerçekdışılığın sarhoşluklarıyla değiştiren Hölderlin’dir bu…
Şair, kaçış sırasında mutsuzluğunu beraberinde götürmese, iğrenç bir gerçek döneği olurdu. Mistiğin ya da bilgenin tersine, ne kendinden kurtulabilir ne de kendi saplantısının merkezinden kaçabilir: Vecdleri bile devasızdır ve felaket habercileridir. Kendini kurtarmayı beceremediğinden, onun için her şey mümkündür, kendi hayatı hariç…
2.
Hakiki bir şairi şundan tanırım: Onunla görüşe görüşe, eserinin mahremiyetini uzun süre yaşayınca, içimde bir şeyler değişir; eğilimlerim ya da zevklerim falan değil, bizzat kanım; sanki içine ince bir dert sızmış, akışını, kıvamını ve vasfını değiştirmiştir. Valery veya Stefan George bizi onlara yanaştığımız yere koyarlar, ya da zihnin biçimsel düzleminde daha talepkar kılarlar: İhtiyaç duymadığımız dehalardır, sadece sanatçıdırlar. Ama bir Shelly, bir Baudlaire, bir Rilke, organizmamızın en derinine müdahale ederler; organizmamız da bir zaaf gibi benimser onları. Onların yakınında olunduğunda vücut önce kuvvetlenir, sonra yumuşar ve dağılır. Zira şair bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır ve harikulade biçimde belirsiz olmasına karşın alyuvarlarımız için en vahim tehlikedir. Onun çevresinde yaşamak mı? Kanınızın inceldiğini hissetmektir bu; bir kansızlık cenneti düşlemek ve damarlarınızda gözyaşlarının aktığını işitmektir…
3
Mısra her şeye imkan tanırken, onun üzerine gözyaşlarınızı, utançlarınızı, vecdlerinizi -özellikle de yakınmalarınızı- dökebilirken, düzyazı içinizi dökmenize ya da ağlaşmanıza izin vermez. İtibarı soyutluğu bundan tiksinir. Başka hakikatlar talep eder; denetlenebilir, tümdengelimli, ölçülü. Halbuki ya şiirin hakikatleri elinden alınsaydı, maddesi yağmalansaydı ve şairler kadar cüretkar olunsaydı? Onların edepsizliği, aşağılanmaları, yüz buruşturmaları ve iç çekişleri neden sızdırılmasın söyleme? Neden çürümüş, kokuşmuş, ceset ya da daha kaba bir deyişle, melek veya Şeytan olunmasın ve onca havai ve uğursuz uçuşa duygusal olarak ihanet edilmesin? Zekanın cesareti ve kendi olma gözüpekliği, filozofların okulundan ziyade şairlerin okulunda öğrenilir. Onların “önermeleri” eski sofistlerin en tuhaf biçimde küstah sözlerini soluklaştırır. Hiç kimse benimsemez onları: Baudlaire kadar uzağa giden, Lear’ın pırıltısını ya da Hamlet’in bir tiradını sistemleştirme yürekliliğini gösteren tek bir düşünür olmuş mudur hiç? Belki sonundan önce Nietzshce, ama ne yazık ki (!) hala peygamber nakaratlarında ısrar ediyordu…Azizlerin tarafında mı aranacaktır? Avilalı Tereza’nın ya da Angele de Foligno’nun bazı taşkınlıkları…Ama orada da çok sık Tanrı’yla karşılaşılır; cesetlerini pekiştirirken onları vasıf olarak ufaltan o teselli edici anlamsızlıkla..Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına dolaşmak ne bir insanın ne de bir azizin işidir; ama bazen bir şairin işi olabilir…
Bir gurur davranışıyla şöyle bir haykıran bir düşünür tahayyül ediyorum: “Bir şairin benim düşüncelerimi kendi alınyazısı haline getirmesini isterdim!”. Ama bu hevesinin meşru olması için bizzat onun da uzun süre şairlerle düşüp kalkması, onlardaki leziz lanetlerle beslenmesi ve onlara, soyut ve tamamına ermiş bir halde, kendi düşmüşlüklerinin ya da kendi sayıklamalarının suretini vermesi gerekirdi. Özellikle de şarkının eşiğinde pes etmesi ve ilhamın berisinde yaşayan ezgi olarak şair olmamanın pişmanlığını yaşaması gerekirdi, anın ölümsüzlüklerine vakıf olmamanın pişmanlığını…
…Tüm ağızları bilen, bütün mısralara ve bütün ruhlara yakın ve uzak dünya üzerinde, merhum Fars ülkelerini, Çin’leri, Hindistan’ları ve can çekişen Avrupaları dolaşarak zehirlerin, coşkuların, vecdlerin ardında koşan melankolik ve mütebahhir bir canavarı kaç kez düşledim -şairlerin hepsini, içlerinden biri olmamanın ümitsizliğiyle yaşamış bir şair dostunu kaç kez düşledim.
Kas 25

Kafaya bir şeyi taktığım zaman sanıyorum o zaman dünyanın en b*ktan adamı oluyorum. Ve soruyorum: “Siz hiç kişisel bilgisayarınıza web sunucusu kurdunuz mu?”

Zamanında -bu internet falan ilk başladığında- web sunucusu odası denebilecek birşeyleri görmüş, bilmiş biri olarak teknolojinin acayip geliştiğini falan söyleyebilirim. Mizan‘ın sitesini b-net’te yaptığım zaman herşeyi HTML’le tek tek oraya yerleştirmek…sonra ASP’ye geçiş..sonra da PHP.

Zinhar, şu anda Drupal üzeerinde çalışıyor ve www.istanbulsoft.com.tr sunucularından host edilmekte. Fakat hayvan gibi trafiği olan, daha geniş bantgenişliğine sahip bir sunucu bulamayınca, arada bir sorunlar çıkmakta. O yüzden ben de en azından kendi bilgisayarımda neler yapabilirim diye başladım araştırmaya.

Kısaca geçiyorum:

  • Abyss Web Sunucusu ücretsiz, indir. Daha sonra forumlarından ve kılavuzundan PHP, MYSQL, PERL/CGI desteği ile ilgili maddeleri okuyarak bilgisayarına kurmaya çalış.
  • PHP kur, ilgili düzenlemeleri yap. (PHP’yi binary olarak indirin, diğerlerinde modüller yok!)
  • MYSQL adresine gidip, veritabanı için Windows XP salağı üzerinde çalışacak bir sürümü belirle.
  • Perl indir. Çalıştır, sunucu üzerinde herşey için ayarları yap.
  • Bir tane Firewall indir. ZoneAlarm fena değil. Daha fazla seçenek de mevcut.
  • Daha sonra web sunucun için bir tane adres belirlemen gerekiyor. Dinamik IP numaranı, DNS numarasına yönlendirecek bir servis gerek. Tavsiyem No-IP!. Ufak bir client’i var. Yüklüyorsun, daha sonra da bilgisayar açıldığında sana sağladığı domainlerden seçtiğin bir adrese direk senin IP’ni yönlendiriyor.

Tamam güzel, proxy üzerinden denedik herşey çalışıyor. Ufak tefek ayarlar ve eklentiler için www.trustabyss.com adresini dene. Oradan mesela bilgisayarına (yani web sunucuna) bir sürü şey yükleyebilirsin Abyss üzerinden çalışabilecek. Tavsiyem PHPBB ya da www.hotscripts.com adresinden bulabileceğin portal ya da galeri scriptleri. Hmms evet, GD Kütüphanesinide resim işleme şeyleri için indirmen gerekecek!

Neyse, buyrun http://zinhar.zapto.org adresine, hayvanlar gibi MP3 var:)

Kas 24

“Ben de anlamıyorum, zararı yok. Anlamadığımız için mühim zaten. Herkes anlasa bu kadar mühim olmazdı.” diyen Ara Güler; “anlamadıklarını” anlattı bize. “Picasso‘ya klasik bir soru sorulmaz; ‘Sanat hakkında ne düşünüyorsunuz?’ gibi büyük bir laf edilmez.” diye söze başlayan Güler’e, 4 gün şatosunda kaldığı, iltifatına mazhar olduğu ve pek çok unutulmaz fotoğrafını çektiği Picasso’yu sorduk. Üstelik oldukça klasik bir soruyla başlayarak… (Zaman Kültür Sanat’tan) Kişisel not: Picasso rüzgarı eserken Ara Güler olayı pek güzel özetlemiş. Başka söze gerek yok sanıyorum.

Picasso kimdir sizin için?

Ben, bir sürü önemli adamın fotoğrafını çektim. Konuştuğum en mühim insan, yaşadığım en ayrıcalıklı 4 gündü onunla geçen zamanım. Beni aydınlattı. Birçok şeyin farkında değildim. Ya da farkındaydım; ama bir insanın bu kadar rahat olması olacak şey değil. Kati surette hiçbir şey umurunda değil adamın. Beğenilsin beğenilmesin, bakılsın bakılmasın, umurunda değil. Ben çizerim, diyor; isteyen bakar istemeyen bakmaz diyor. Böyle bir adamdı, aşmıştı her şeyi. Hiçbir titre dayanmadan meşhur olmuş bir adamdır Picasso; bir köylü çocuğudur. Bir dünyayı yıkıp yerine yeni bir perspektif getirdi. Sadece resim çizmeyle sınırlayamayız onun insanlığa katkılarını. Yeni bir felsefe; görsel olarak insanlığa yeni bir bakış kazandırdı. Bir fotoğraf makinesiyle ne yapsanız bunlar kopyadır. Tabiatı, ağacı, vapuru çizmek de röprodüksiyon sayılır. Hayatın röprodüksiyonudur bunlar. Hayatı tuvale geçirmeyi yıktı o, kafasının içindeki dünyayı aktardı. İnsan beynini yıktı. Bilinen, alışılan her şeyi sıfırladı.

1971 yılında, Picasso’nun evinde, dört günlük bir fotoğraf çalışması yaptınız. İlk karşılaşmanız nasıl oldu?

Arkadaşı Albert Skira götürdü beni Picasso’ya. Cenevre’de Skira yayınevi patronu. Picasso kabul etti dedi. 90 yaşındaydı. Tarih 20 Nisan 1971 Salı. Onda 90 yıllık bir birikim bende bir Leica. Bir dünya kapandı, bir dünya açlıdı. Cannes’ın 9 km. kuzeyinde tepelerin arasına sıkışmış bir şatosu vardı. Şatosunda, kapıda karşılaştık. “Şimdi en çok korktuğum yere, dişçiye gidiyorum, birazdan geleceğim sen burada otur bekle.” dedi. Biz misafire diyebilir miyiz böyle. Beni takacağı yoktu tabii.

Dünyasının kapılarını araladı mı size?

Sevdi galiba beni. “Niye bu kadar çok çekiyorsun resmimi? Ben de senin bir resmini yapayım bari.” dedi. Dünyanın en büyük ressamı, beni çizecek, düşünebiliyor musunuz? 90 yaşındaydı. Unutur şimdi, dedim. Hemen kağıt bulmak lazımdı. Kocaman odada boş bir kağıt arıyorum, bulamıyorum. Kağıt bulamazsam çizemeyecek, belki de sonra unutacak. Baktım, köşede yığınla kitap var. Dedim, kitapların birinci sayfası boş olur. Çizdireyim, orayı keserim… Kitaplardan birini aldım ve verdim eline. Başladı çizmeye. Sen Cezanne’e benziyorsun dedi, beni çizeceğine kafasındaki Cezanne’i çizdi. Altına da “Ara Güller’e…” deyip imzaladı.

Nerede şimdi o resim?

Evde, evimde. İmzaladı, tarih attı. Kitaba baktım. Kitap da antika. Kitaptan sadece 50 tane basılmış. Norman Grantz diye bir koleksiyoncunun Picasso’dan satın aldığı resimleri içeren bir kitap. Kitaba bir şey olmasın diye kesemedim de. Kaldı mı resim içerde! Felaket bir olay… Ne yaptım? Reprodüksiyon yaptırdım. Duvarda asılan reprodüksiyondur. Çalmak isteyen onu çalar. Orijinali kitabın içinde. Kitap da sarılı sarmalı evde.

İlk ne zaman ‘Ben Picasso’yu çekmeliyim’ dediniz?

Ben herkesi çekmek istiyordum. Bir gün jeton düştü. ‘Lüzumsuz politikacıları çekeceğime mühim adamları çekeyim.’ dedim. Peşlerine düştüm. Bazılarını çektim, bazılarını çekemedim.

O dört günden sonra kendisiyle başka diyoloğunuz oldu mu?

Çektiğim resimleri götürdüm. Bir kez daha görüştük.

Yıllar sonra Picasso ile İstanbul’da yeniden karşılaşmak nasıl bir duygu?

Hiçbir şey hissetmedim. Sen ne diyorsun? Biz, bunlar gibi yüzlerce tabloyu, onun şatosunda kitap için resim çekerken elden geçirdik. Bu fenadır, bunu çekmeyelim dediği şey, 400 bin dolardır.

Yani buradakiler, denizde bir damla mı?

Ben, bütün Picasso’ları görmüşümdür. 1956′da, Louvre’da açılan retrospektif sergiyi gezdim. Ama ondan sonra da yaptı bir sürü. Hiç temposu düşmedi Picasso’nun; her zaman aynı kalitede eserler verdi. O kadar çok resim yapmış ki, retrospektif sergisini yapmak için şehir kurmak lazım. Mesela ‘Ütü yapan kadın’; siyah beyazdır, karakalemdir. Sonradan onun renklisini yapmış. Eskiz yapardı çok fazla. Bir desen çizer, değiştirir, değiştirir… Eşek çiziyorum diye başlar, bir kule çizer. Sanat tarihçilerinin de pek aklı ermez bu modern sanata.

Sizin kafanızdaki kalıpları kıran bir etkisi oldu mu Picasso’nun?

Ben yeniden forme oldum onu tanıdıktan sonra. Hiçbir şeyi takmaz oldum. Eskiden ben de normal, klasik düşünen biriydim. Adamın rahatlığı beni mahvetti. Kimseye aldırmıyor. On tane tablosunu satsa Beyoğlu’nun yarısı eder.

24.11.2005
Jülide Karahan
İstanbul

Technorati : , ,

Kas 22

Çağı nasıl adlandırmak gerekir? Başlangıcından itibaren “yeni binyıl” lafları ile ve “bilgi otobanı” ifadesinin katedilmez büyüsü ile karşımıza çıkmadı mı? Endam edip de gözümüzün önüne serdiklerinin, acı, hazmedilemez görüntülerini ayrıştırıp, belleğimizde yeniden bir kareye sokabiliyor muyuz? Aksıyoruz, tıksıyoruz açıkcası. Ve şikayet etmeyi de bilmiyoruz.

Sıkıcı meta tag’lar: 90′lar, seks, cinsiyet, gövde, ilerleme, modernleşme, caz, şiir, edebiyat, kitap, aşk, sevişmek, sevgi, duygu, apartman, kürtaj, üçüncü kişi, öteki, şiir, düz anlam, kendi.

Popüler meta tag’lar: şiirsel, metafiziksel, içsel, düşsel, bankamatik, hız, -süsü vermek, -gibi yapmak, mışgibi davranmak, aç, kaydet, tamam, iptal, esc tuşu, yan anlam, anlam bulutu, büyülü, sihirli, ayak uydurmak, i-pod, mod, ekolayzır, dvd, divx, porno, denemek, ot.

İnternet’i bilgi otobanı olarak niteleyen Bill Clinton’u ara sıra bizim e-5′te gezdirmek gerek. Bilgi ve kazanın izdüşümleri, sahnelerinin insan gövdeleri ve parçaları üzerinden yeniden tanımlanması herhalde soyut bir anlama sığmazdı.

Arzulanmak: Hegel’e göre kölenin efendiye duyduğu ölümcül arzu, bir yerden sonra çalışma ile ikame edildiğinde bu adi pratik onun mutsuz bilincini geliştiriyordu. birine arzulanmak, birşeye arzulanmak, birisi tarafından arzulanmak, bir şey tarafından arzulanmak. Nesne, özne ilişkilerinin dünya vatandaşı olduktan sonra aldığı trajik hal Kojeve’in gözünden kaçmamış olsa gerek. Her şey ile her insan arasında büyük bir meta bolluğu var. Meta boşluklarından müzdaripliğimizi kapatmanın tek yolu Cioran okumak mı? Kendini şüphelerinin eline teslim etmiş bu Romen’in edebiyat dışı alanındaki temsilcileri kimler? Mafya babaları, örgüt üyeleri, intihar bombacıları, paralı askerler. Sezar’ın kanlı ayaklarını kapatmak için gösterdiği nezaket onu ölümden kurtarmadı, ama “adabi ile ölmek” diye birşey de vardı. Savaş meydanında askerin ölüm anı, artık edepten susmak değil, şaşkınlıktan dona kalmakla ifade edilebilir: “Bahsi kazandım mı?”

Bahsi kazandınız! 99′da Metrıpol Aşkları kitabında “kentte aşkın” sadece bir duraktan diğerine kadar sürdüğünü yazmışım şiirin birinde. Görüyorum ki “bakışmalarımızın tarihi” ansiklopedik bilgilerle doldurulabilse de, süre olarak uzatılması için kuvvet macunlarına, hatta bakışma viagrasına ihtiyaç duyuyor.

Kendisine yeis ile saldırmayı bilmek gerek. *avi ve *mpg dolu klasörlerimiz kadar bu çağa batmış durumdayız. Kendime açtığım kredi ile yaşıyorum diyordu Niçe, Ecce Homo’da. Kredi açan Tanrı’nın kaç bankası var Batılı için? Bizim için banka da, kredi de yok. Duygu balyalarımızı öğütsün öyleyse çağ!

Bu çağ, güzelliğin daniskası!

Kas 18

türünün kendine göre bir “sınırsızlığı” ve “patavatsızlığı” mevcut. Şu günlerde “deneme” aslında edebi bir tür olarak değil de, türler arası bir yapıya sahip, zira “blog” denen zihne eziyet şey HTML’in en rafine kullanım hallerini dolaşımda tutmakta.

Türkçe blog sitelerinin büyük çoğunluğu günlük/deneme/anı arası bir şey ile işliyor. Özellikle bir konu hakkında “fikir” beyan etmekten çok beyan edilmiş fikirler üzerinde ya da haberler üzerinde dolanıyorlar. Bu da bloglamanın orjinal bir ruhu varsa, onu kısmen zedeliyor. Zira, örneğin www.plastic.com gibi siteler aldıkları haberleri derleyerek bunlardan toparladıklarını, editöryel bir zihniyetten geçiriyorlar. Ve “eleştiri” dozları da hayli yüksek, böyle olunca katılım da yükseliyor.

Türkçe’nin “blog”lamaya uygun olup olmadığını sormak bu anlamda, mesela ilginç bir soru. Zira, entride de belirtildiği gibi özellikle blog ve haberleşme arasında -ki bu konuya daha önce Ümit Kıvanç haysiyet.com’da değinmişti. bir bağ oluştu. Bu şu demek, “kişisel görüş”lerin internet kamuoyu denen yerde önemli bir yeri var artık. Fakat sorun, mesela kolektif bir blog sitesinin yazarlarının tek tek takılarak gördükleri şeyleri yazmaları sırasında, ortaya “ortak bir bilinç” çıkmaması. Bu da özellikle bizim ülkemizde insanların hiç bir konuda kendilerini “ifade edememe” gibi bir sorunlarının olduğunu gösterir. DİE’nin araştırması dikkatinizi çekmiştir. Henüz daha istenilen düzeyin çok çok daha altında bu kullanım. Neden? Bu kadar fazla internet sitesi, bu kadar fazla kişisel bilgisayar satışı derken neden acaba internet kullanımı, özellikle verim anlamında çok düşük kalıyor. Çünkü kanımca biz nankör ve aç gözlü davranmayı seviyoruz.

Bilgisayar teknolojisi temelde her ay değişmez. Eğer öyle olsaydı bütün bu işletim sistemleri ya da çevre birimler bir şekilde her ay değişmek zorunda kalırlardı. Bizde örneğin her ay yeni bir “modifikasyon” yapmak zorunluluğu vardır. Kimse oturup aldığı 486′yı elinde tutmaz, tutmamıştır. Halbuki internet bağlantısı sahibi olmak için çok devasa bir bilgisayar yok. Sanıyorum bu konuda ya bilişim konusundaki hovardalığımız, hem TELEKOM hem de bilgisayar satan firmalar tarafından feci halde kullanılıyor.

Bugün 486′larımız, 386′larımız hatta, işletim sistemleri olduğu sürece internete bağlanabilir. İşi buradan alıyorum çünkü mesela 486 ve 386 gibi işlemcilere sahip bilgisayarları edinmek, kullanmak, bizden daha az şanslı olanlar için büyük bir şans olabilir. Yani temelde aynı işi yapıyorlar bunlar. Ama gel de bizim insanlarımıza bunu anlat!

Bugün ilkokul/ortaokul seviyesindekilere illa da P4 makinalarla doldurulmuş, 17 inç ekranlara sahip “bilgisayar dersleri” gerekmiyor açıkcası. Zaten o çocuklar internet kafede bunları edinebilirler. Ama okulda kullanılacak bilgisayarları öncelikle bu “ölçü” ile koyarsak -yani “aman en yenisi olsun”- buna paramız yetmez falan. Türkiye’deki bir çok programcının işe Amiga ya da C64 ile başladıklarını da düşünerek söylüyorum bunları.

Velhasıl, internet üzerinde “yazmak” başka türlü birşeydir. Bir fikir beyan etmek, bir çıkarsama yapmak, bir konu üzerine yorum yapmak tamamen yazılı kültür’ün olanaklarına bağlıdır ve tabi bunları nasıl kullandığımıza. İnternet üzerinde en rahatsız edici şey, “konuşur gibi yazmak”. Ve çoğu kişi konuşur gibi yazıyor bloglarını, yazılarını vs. İçtenlik bir kategori ismi değildir, inandırıcılık başka birşey.

Ortada büyük bir gecikme fazı var. Yani bu da “küreselleşme” ile ilgili değil. Öyle olsa Malezya, Tayvan gibi ülkeler gelişemezdi. Biz transistör yapmak istemiyoruz, çünkü bize banal geliyor bu, ayrıca zaten transistörü çok ucuza alabiliyoruz, öyle olsa da bir işe yaramıyor çünkü nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz vs. Postmodernizm kelime olarak çok güzel bir ifade ama post-fordizm ile okunduğunda tam bir felakete dönüşüyor..

Kas 17

Nesnevi’nin en can alıcı, bana göre kitabın merkezini falan işaretleyen -ki böyle birşey varsa- tek şiir Nesnevi II. Evet kısmen “lirik” bir dönemim olduğunu kabul ediyorum. Zaten modernin o tarafında teknik ile karşılaşmasam, görsel ya da somut şiir civarına el atmak mümkün değildi. Nesnevi II türü bir şiir diye bir şey olabilir mi bilmiyorum ama ancak somut bir an’a denk geldiği için belki de bunca güzel bir şey çıktı ortaya.

Nesnevi’nin güzel bir fikir olduğunu düşünebiliriz. Kendimce Can Yayınları’ndan tek kitap çıkarmış olmak ilginç. Bir suçlama ya da bir itham değil ama yine de sanıyorum yayınevinin politikasının dönüşüme uğradığı bir zamanda ikinci dosyayı da gönderdiğimi söyleyebilirim. Aldığım cevap ise “Ambarda bekleyen kaç şiir kitabı var biliyor musun?” oldu. Sonuçta Nesnevi diğer kitaplara göre daha şanslı oldu, hala dağıtımda, kitap evlerinde görüyorum kitabı.

Sonuçta web/log mantığında insanın içini dökmesi şeysi de varsa, buyrun bir şair olarak içimi döküyorum yayıncılık konusunda. Şiir kitapları Türkiye’de yazılı kültürde geri kalmış olmanın acısını çekerler. Çünkü bizde şiir eleştirmenleri, editörler, işte eskiler genelde, şiiri bir “söylem alanı” olarak işaretlemişler, şairin hayatının şiirine dahil olması konusunda söz birliği etmişler, Cumhuriyet sonrasında da daha çok sözlü kültürün verimlerini öne alarak olayı geliştirmişlerdir. Bu yüzden Şiir Tarihi denebilecek bir tarih yoktur elde. Üzerinde anlaşılmış, baskılarını bildiğimiz, tasarımcılarını tanıdığımız, görsel olarak aşina hissettiğimiz kitaplar yoktur ortada. Antolojiler yolu ile bir şiir tarihi kurulmuştur ve gördüğümüz kadarı ile antoloji de oldukça “şahsi” bir gayretin sonucudur. Şahsi gayretlerin sonuçları da “herkes için” değildir. Seçimler, elemeler, unutmalar, bilerek gözden düşürmeler, görmemeler falan derken çorap söküğü bir milli hafızanın içinden “ne ilerici” “ne gerici” tartışmaları yapılarak oluşturulur.

Neyse, şiir kitabı bastırmak zor iştir. Şiir kitabı yazmak diye birşey yoktur mesela. O, oluşturulur. Kafada kurulsa bile, kağıtta durmaz, kağıtta dursa bile, kafada kalmaz, işe yaramaz. Hataları boldur, kitap çıkıp da size 25 tane hediyelik verildiğinde, yazar payı olarak, bir kenarda soluk soluğa okursunuz. Sonra kitabınızı vitrinde görürsünüz ki işte en feci an budur. Sonra da sizinle söyleşi yaparlar. Sonra da mevzu kapanır ve herkes evine gider.

Şanslı isenize birileri sizin hakkınızda yazar. Ben eli kolu fazla oynayan ve enseye şaplak bir adam olmadığım için “abi kitabım çıktı yazsana” yavşaklığını hiç kimseye yapmadım. Yapanlar var. Bu gördüğünüz “genç şairlerin”, “genç öykücülerin” falan hayatları böyle oradan oraya koşturmaca ile, adam kollama ile geçer.

Neden öyle geçer, bu kötü müdür? Hayır aslında değildir. Birincisi böyle görmüşlerdir. Bugün etrafınıza bakın, şöyle şair diye kendini tanıtan adamlara. Bunların geleceği var mıdır, ne yapar bu adamlar, kadınlar? 80 darbesiden sonra iki şey düşüşe geçti, “şiir” ve “şair”. Bunun dışında herşey yükseliştedir ya da o ses boşluğundan sesini yükseltme peşindedir.

Neyse. Şiirle baş başa bırakayım ben sizi. Gidip yatayım en iyisi..

NESNEVİ II
(nesne nakliyat)

1

Bizden evvel ruhlar
Hazırdı
Kapının eşiğinde

2

sonra derilerinden sıyırdık
anıları
türlü metafizik taşları
yerlerinden eder gibi
eşyaya sıkışmış bellek

3

karton kutuların içinde
el elin içinde
yüz yüzün
deri derinin
ve şekil sûretin
sûret sararmış
resimlerin içinde

4

fark ediş hangi renktedir
elbette unutulmaya
yazgılı bir renkte
anında siyah

kapkara
sözgelimi vazonun teninden
sıyrılmayan ses

kolları koparan ağırlığı
bu anı topacının
kamyona yüklenemeyen
sessizlik tarhı

5

içinde gerildiğim oda
nesneler türlü dinlerden
ve mezheplerden kaçınılmaz
olarak yayılan eriyen sürtünen
aşındıran ve fiilden bağımsız
her türlü ızdırap
kazınamıyor duvarlarından

cesedin yüzündeki beyazlığın
teneşirle olan kardeşliği

6

durmak yok olamaz
nesneler helezonlu
yerçekimli nesneler
hep merkezde söyleyişe
takılan uçurtma
dibe devrilen zeplin
köşelerde yıllanmış tozlar
ve bir tek güvercini eksik
örümcekli hafıza sığınaklar
kirişlerde pervazda çıkmaz
sokaklar
sakladığımız kurumlar
işlemeler sandık odaları
güvercinlik taslayan
tablolar

karton kutunun
kapağı altında
oradan oraya
taşınırlar

7

bomboş odaları mühürleyen
gece
onlara hükmeden yüzler
insan nefesinden mürekkep
ev
duvarları
parşömen
nesnevi

13.08.2001

(Nesnevi, Can Yayınları, 2002)

Kas 17

Ya kapağı da böyle eşşek kadar koyduk ama..Ne yazık ki kitapları ödüller alan bir yayınevinin, yeni çıkan kitapları dağıtılmıyor. Hubble’ın maceraları dağıtım anlamında devam ediyor. Yom’dan Halil İbrahim Baran‘ın bana söylediklerine göre hiç bir dağıtım şirketi -ya özellikle YOM’un ya da genelde şiir kitaplarının- dağıtılması konusunda her türlü esnekliğe rağmen isteksiz ve ketum davranıyor. Hubble çıktığı günden bu yana www.ideefixe.com adresinde ve diğer birkaç kitap sitesinde görüldü ama yaygın bir dağıtımı yok. Bu notu yazmaktan esef duruyorum, hatta utanıyorum ama basılmış bir kitabın da depolarda çürümesi beni özellikle deli ediyor.

İdeefixe.com’un geleneksel kitap fuarı kapsamında YOM kitapları %35 gibi bir indirimle satılıyor. YOM bugüne kadar 50′nin üzerinde şiir kitabı bastı. Bu yüzden eğer Hz.Hubble’ın Rüyaları nedir falan diye merak ediyorsanız ya da kitabı aradınız aradınız da bulamadınızsa lütfen şu adresten sipariş veriniz. Kendi kitabını böyle tanıtan bir adam olduğum için de beni mazur falan görünüz. Zira şiir kitapları konusu hiç de bildiğiniz gibi değil..

Kas 15

Toulouse'da yangın

Chirac, etnik azınlıklara yönelik ayrımcılıkla mücadele için yasal düzenlemeler yapılması gerektiğini vurguladı.(bbc’nin haberi)

Chirac, bu görüşleri, iki hafta önce başlayan ve çoğunlukla Afrikalı ve Arap gençlerin katıldıkları olayların ardından yaptığı ilk ulusa sesleniş konuşmasında dile getirdi.

Fransa’da devam eden isyanların ardından Bakanlar Kurulu dünkü toplantısında, Parlamento’dan olağanüstü hâl uygulamasının süresini üç ay daha uzatılmasını istemeye karar verdi.

Geçen hafta Çarşamba günü yapılan açıklamayla 12 gün süreyle yürürlükte olacak olağanüstü hâl uygulamasına geçilmişti.

Alınan bu yeni kararla, Parlamento’nun onaylaması durumunda, 21 Kasım’dan itibaren olağanüstü hâl üç ay süreyle uzatılacak.

Bakanlar Kurulu’nun talebi, yarın Parlamento’ya sunulacak.

Hükümet sözcüsü Jean-Francois Cope, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın, toplantıda, bu önlemlerin “kesinlikle geçici” olması gerektiğini söylediğini ifade etti.

Ülkede isyan ve şiddet olayları, hem sayı hem de etki olarak azalmış olsa da tam olarak sona ermedi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, ekonomik ve sosyal açıdan geri kalmış banliyölerde yaşam şartlarını iyileştirmek ve iş imkanları yaratmak için Fransa’ya 60 milyon dolar yardım önerisinde bulundu.

Olağanüstü hâl yasaları çerçevesinde, yerel yönetimler, sokağa çıkma yasağı ve toplantı ve toplu gösterileri yasaklama yetkisine sahip.

Kas 15

ETHER AND THE THEORY OF RELATIVITY Albert Einstein

An Address delivered on May 5th, 1920, in the University of Leyden

How does it come about that alongside of the idea of ponderable matter, which is derived by abstraction from everyday life, the physicists set the idea of the existence of another kind of matter, the ether? The explanation is probably to be sought in those phenomena which have given rise to the theory of action at a distance, and in the properties of light which have led to the undulatory theory. Let us devote a little while to the consideration of these two subjects.”

Einstein’un görelilik konusunda 20′li yıllarda yaptığı iki konuşma e-metin olarak gutenberg’de yayınlandı. Başlıkları “Eter ve Görelilik Teorisi” ve “Geometri ve Deneyim”. Özellikle Geometri ve Deneyim’de aksiyomların temelinde yatan “doğru” ve “nokta” tanımlarına bakıyor Einstein.

Technorati :

Kas 15

http://www.justtoiletpaper.com/customnew.shtml adresine tıkladığınızda tuvalet kağıtlarına istediğiniz şeyleri basan bir şirket ile karşılaşacaksınız. Ve tuvalet kağıdına reklam basmayı akıl eden bu acayip şirkete gidip teşekkür edebilmek için de baya bir düşüneceksiniz sanıyorum..

Kas 15

Blogbinders.com tam da beklenen şeyi yaparak, blogları basılı kitaba dönüştürebilmeniz için kolları sıvamış. Blogbinder, sizden blogunuzun detaylarını alıyor, sonra bunları sizin seçtiğiniz bir stil ile düzenliyor, düzenlemeler ve kontroller bittikten sonra da en geç bir hafta içinde kitabınızı eve basılı olarak yolluyor. Örnek Kitap görmek için Örnek Kitap PDF. Fiyatlandırma ise hiç de o kadar gaddarca değil;

30 sayfa $10.30
95 sayfa $14.23
125 sayfa, ciltli $15.70
Ciltli hali de böyle bir şeymiş

Technorati :

Kas 14

Barış Özgür’ün Zinhar Galeri’deki en son işi solda yer alıyor. Galeri’ye gönderdiği son iki iş gözününe alındığında yine gösterge yoğunluğu ilgi çekiyor. Gösterge yoğunluğu ile birlikte iç-içe geçmeler ve değmeler, şekil değiştirmeler, kısmen göz yanılmalarına davet çıkaran yığılmalar.

Virilio görsel olanı “gözün kazı alanı” ya da bir arkeolojik alan olarak işaretler. Özellikle ikamelerin kenti olan modern kent, görüntüsü altında bize fallardan, cinayetlere, mümkün ile mümkün olmayanların arasında bir yaşam sunar. Ve bu koas seli, kendi eleştirisini içinde taşır. Kendisi tarafından yaratılanın kalıntılarını da kendisi içinde sürükler ve taşımaya devam eder, onları “kullanım değerlerine”, “değişim değerlerine” ayırır. Tipografi (yani metinsel/estetik düzenleme) bize kent içinde kaybolmamanın ya da kentte tatmini sağlayacak yerlerin ve şeylerin neliklerini açıklama yolunda 20. Yüzyıl başından beri kent ile suç ortaklığı içindedir. Boş zamanımızı yaratan ve bu boş zamanlarımıza değer biçen kenttir (Lefebvre), özlemini duyduğumuz herşeyi uzağında aradığımız şey de bu kenttir (Simmel). Ve reklam yolu ile gündelik hayatı programlayan, arzu nesnelerini, modayı yaratan da kenttir. Sürekli tüketimin sonundaki doyumsuzluğu ve bu doyumsuzluk sonrasındaki hayal kırıklığını yaratan da kenttir. O hem fail hem de nostaljik biriciktir.

Bütün bunların ışığında, görsel şiirin, kent üzerine eğilirken, dilbilimsel ve görsel bir kaza anına denk geldiğini görebiliriz. Yazılı Kültür‘ün olanakları artıp, kişisel düzeyde kullanılabilir ve paylaşılabilir, çoğaltılabilir hale geldikçe, bu tür ürünlerin “kişiye özel bir anı ile çakışmayı” sağladığı nostalji, o şeyin biricikliğini, yeniden üretim ile kaybetmesi ile hastalıklı bir hâl almaktadır. Aslında Barış’ın “hallenmeler” dediği Mod’lar, Modernitenin sonunu getirdi çünkü hallenmelere denk gelen eşyanın tabiatı katı ve sıvı fazlarında ilgi görüyordu. Gaz fazı belki de gövdenin modernleşme sırasında uygarlık adına arındırılmasından sonra yaydığı kokulara son verilmesi ile iptal edildi ve “herşey buharlaşıyor”du artık. Fakat ikame mantığı burada da devreye girdi ve Doğal/Kültürel ayrımı osurmanın, ter kokusunun yerine parfümü buldu. Bugün sigara kokuları, egsoz dumanları, ter kokuları vs. modern kentin “imaj”ını sarstıkları için gizlenirler, süzgeçten geçirilirler.Bir anlamda Uyar’ın şiirine girmiş olan “ter kokusu” “emeği” çağrıştırdığı için dışlanmıştır.

Kazara kategorisi, gözün arkeolojik alanında gerçekleşir ve hemen unutulur. Andre Breton Nadja‘da göz yanılmalarını fark etmesinin Gerçeküstücülüğe giden yolda ne kadar etkili olduğunu açıklar. Fakat, bu yeni alanın daha sonra nasıl da “gerçeklik yanılsaması” tüccarlığına döndüğünü göremeden ölecektir. Kaza, işte bu anda belki de “tipografik, anlamsal, anlıksal ve anlaksal ve tinsel” kaza olarak bir an içinde dallanıp budaklanır, şahit olanı şehit etmese bile, bir daha olmamasını tembihler gibi kalıcı bir kapanmaya yol açar.

Görsel şiirimiz diye bir kategorimiz ya da bir türümüz olacak mı bilmiyorum ama kısacası, harflerin daha hunhar kullanımına daha gaddar bir temsile dayanan bir görsel şiire doğru gittiğimizi düşünüyorum. “Şehrin Gaz Hali” ‘nın TDK anlamındaki eksik “yargı” fiilini hatırlatıyor bana.

Kas 14

Saint Augustinus İtiraflar‘ında Neo-Platonculuk konusunda şunları söyler:

“Neo-Platoncuların Yunan dilinden Latinceye çevrilmiş kitaplarını bana ulaştırdın. O kitaplarda tam olarak şu terimlerle olmasa da, aynı anlamın pek çok değişik temellendirmelerle gösterilmeye çalışıldığını okudum:

Başlangıçta Söz vardı ve Söz Tanrı’nın yanında idi ve Söz Tanrı idi; O başlangıçta Tanrı’nın yayındaydı; herşey onun aracılığıyla oldu ve onsuz bir şey olmadı. Yapılan şey ondaki yaşamdır, yaşam da insanların ışığı idi. Işık ise karanlıkların içinde parlar; ve karanlıklar onu anlamadı. Bu kitaplar insan ruhunun her ne kadar ışığın kanıtı olduğunu söylese de, insan ışığın kendisi değildir; dünyaya gelen her insanı aydınlatan hakiki ışık Tanrı’nın kendi Söz’üdür. O bu dünyada idi, dünya onunla oldu, ama dünya onu tanımadı.” Ne var ki bu kitapların içinde şunları okumadım: “Bizzat kendisi geldi ve kendinden olanlar onu kabul etmedi, ancak kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın çocukları olma hakkını verdi.”

(…) Ancak orada, “Söz, beden oldu ve aramızda yaşadı” sözcüklerini görmedim.” (İtiraflar, Yedinci Bölüm)

Söz / Beden ilişkisi, söz’ün ruha tahvil edilmesi ya da çevrilmesi ile çözüldü gibiydi. Buna göre “ruh” bedenin biçimindeydi, “anima”ydı. Makina içindeki animaydı. İlginçtir bu ikilik “biçim/içerik” ilişkisi olarak yeniden formüle ediliğinde, buradan “şiirde” iç/dış konusuna hızlı bir tünelleme yapabiliyorsunuz.

Augustin’in formülasyonu açıktır. Söz, beden şeklinde (yani Tanrı’nın oğlu İsa olarak) aramızda dolaşmıştır ve onu kimse tanımamıştır. Özellikle “dünyada olma, dünyada varlık” gibi Heideggeryan ifadeleri düşününce insan, Hristiyan teolojisi ile modern felsefe arasındaki bağlara şaşmıyor değil. Konumuza dönersek, şiirde özellikle biçim ve içeriğin bağından söz eden tonla yazı okumuş olabilirsiniz. Bunlardan son dönemde çıkan bir tanesinde bu fikirler özellikle belirtilmektedir.

“Dahası gerçek şiirde, sözü büyüleştiren her şiirde şiirin gerçek ve asıl içeriğinin biçim olduğunu görüyoruz (…). Bizi sarıp sarmalayan tema, öykülenen değil sözün kendisidir. Biçimlenmiş vücut bulmuş olandır.”

“Yani aslolan şiirin: biçimin kendisi olduğunu. Kompoze etmenin bir sanat ürününde amaç olduğu, şiire böyle içsel bir bakışın şiiri bir sanat ürünü olarak meydana getirdiği artık biliniyorsa (…)”

Metin Cengiz‘in “Şiir, İmge, Biçim, Biçem” isimli kitabı (di-graf yayınları, 2005), Baki Asiltürk’ün Virgül‘ün Kasım 2005 sayısında iyi niyetle tanıtmaya gayret ettiği şekli ile şiirin sorunlarına işte bu garip ikilem üzerinden yaklaşan ve neredeyse hiç güncellenmemiş, soru ve temalara tamamen yüzeysel bakışlar getiren, klişelerle yüklü, ilkokul seviyesinde bir poetika kitabı. Cengiz’in karıştırdığı ve hepten karıştırmaya devam ettiği olgulardan biri söz, biri dil. Şiirin biçimini sadece sözün köpürtülmesi, imgesel teknik ya da büyüleme ile açıklamaya çalışmaktan, “kabul edilmiş şairler”, kaynak olarak gösterdiği kitaplardan birinde kendisini okumuş gibi göstermek, form/biçim kavramlarını şiir için ayrı, sanat için ayrı kullanmak gibi çeşitli defolara sahip bu kitap. Şöyle kestirme bir bilgiyi de taşıyor: “Yani biçim şiiri şiir yapan her şeydir.

Yani şiir, İsa gibidir. Çünkü İsa, Sözün gövdeleşmiş hali olarak aramızda dolanır. Yani Tanrı’nın. Türk şiir eleştirmenlerinin yüzeyselleşmeleri bir yana, dilbilim kuramlarının (20. YY’da Dilbilim Kuramları) son 60 yıllık gelişmelerinden hiç haberdar olmamaları ne kadar acı!

Şu şekilde açıklanabilir, Hristiyan inancına göre özellikle Ruh, bedenin “biçimi”dir. Eagleton’un belirttiği üzere “anlamın bir sözcüğe bağlı olması denli ruh da bedene bağlıdır.” (Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, Ayrıntı). Metin Cengiz ise Türk Şiiri’nde biçimi bir Hristiyan teologu gibi tartışmaktadır.

Kas 13

‘in “Şiir Hakkında Bazı Düşünceler” isimli yazısı olanlakları ve tartışığı konular açısından hâlâ güncelliğini koruyor. Gerçi Ahmet Haşim ve sembolizm ya da ne bileyim buna benzer dışarlıklı şeyler konusunda o kadar fazla tespit var ki, insan bir yerden sonra sıkılıyor. Böyle bir sıkılma anında ben bu metinde bir sürü ilginç şey buldum. Bunları görsel ve somut şiir bağlamında ele almak istedim, önce altını çizdiklerim:

“Halbuki şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş, musiki ile söz arasında, sözden fazla musikiye yakın, iki arada bir dildir.”
“Şiirin duruş ve kımıldanışlarını taklide özenen bir düzyanın sahteliğine, ancak düzyazının açıklık ve tutarlığını ödünç alan gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir; denebilir ki şiir düzyazıya çevrilemeyen nazımdır.”
“Hatta manzumede, elektrik cereyanına benzeyen şiir akımı bir an kesildi mi, bütün bu öğeler hemen doğuştan taşıdıkları çirkinliklerine dönüşüverirler. Şiir bir hikaye değil, sessiz bir şarkıdır.”
“Şiirde, her şeyden önce önemli olan kelimenin anlamı değil, cümledeki söyleniş değeridir. şairin amacı, her kelimenin cümledeki yerini öbür kelimelerle olacak değinme ve çarpışmalar ve anlaşılmaz birleşmelerden ortaya çıkan tatlı, gizli, hafif veya haşin sese göre belirlemek ve ayrı ayrı kelime uyumlarını dizenin bütünündeki gidişe bağlayarak dalgalı ve akıcı, karanlık veya ışıklı, ağır veya hızlı duygularla, kelimelerin anlamlarının üstünde, dizenin musiki dalgalanmalarından gelen sınırsız ve etkili bir anlatım bulmaktır.”
“[…] anlam şiirin yapraklarında gizlenerek gözü görünmez ve yalnız hayal ve kelime kafilelerini vızıltılı arılar gibi dışarıdan çevresinde uçuşturur.”

Belki başka yerlerde de Ahmet Haşim’in e yakınlığı konusunda, sembolizmin olanaklarını kavramışlığı ve intihalleri konusunda tonla yazı okuyabiliriz. Mecrasından biraz kaydırıldığında Ahmet Haşim, çok sallantıda bir ruh halinin ve bu ruh halini şiire yansıtmak için oldukça “somut” ve “katı” kurallarının bir göstergesi gibidir. Haşim’in şiirlerinde Divan şiiri’nin esaslarına olmasa bile, ruhuna yaklaşan bir taraf hep mevcuttur ve o da diğer tüm şeyler gibi, bir geçiş sonrasında bozunuma uğramıştır.

Haşim’in 1910′lu ve 20′li yılları gördüğü düşünülür ve düzyazılarının içerikleri düşünülürse, geç kalmış bir romantizmi eda ettiği söylenebilir. Fakat yine de şiir konusunda bazı verimleri o günün şartları içinde birimlere dökmüş ve belki de eski şiirin (eski dilin burada) notasyonu ile yeni anlayışın formülasyonunu birleştirmeye çalışıyor (ki bu tersine de düşünülebilir). Bu formülasyon içinde Haşim’in kişi olarak özgeçmişinin ayrıntıları da önemlidir çünkü dışarlıklıdır ve bundan hep şikayet etmektedir.

Duchamp‘ın “Anemic Cinema” gibi film çalışmaları, deneyselliğin, özellikle modernizm içinde sembolizmle, idealarla, tinsel alanla ve bu temsil ilişkisinin göz yanılmaları ve bu tür oyunlarla doldurulduğunu görünce, Haşim’in katı teklifleri ve tespitleri ilginçtir. Haşim sinema konusunda zaten oldukça karamsar bir bakış açısı sergiler.

“[…]sinemanın yansımaları estetik anlamda güzel değildir, hatta sonsuz bir gelecekle bile bu yansımalar güzel olmayacaktır.” (Yeni Sinema)

Haşim’in arada kalmışlığının simgesi olarak ayna, belki de simgelerin simgesi ve mecrası olarak bir çok şiirde “görünmeyenin” yüzüne ışık tutar. Bu anlamda kelime, levhanın aşınmış yüzünde cereyan eden o düşsel manzaraya yetişemez, ses unsuru da şiire öğe olarak katılır.

ŞÜBD’e dönersek, burada hem şiirin sunduğu katman ve bu katmanın oynak mekanı, hem de bu katmanın vaad ettikleri hareketsizdirler. Birimler kesin ama muğlaktırlar, yani her birimin “pi” sayısı gibi irrasyonel olduğu bir formül gibi. Ya da “e” transandantal sayısı gibi.

Belki de Haşim’in eskiden yeniye taşımak istediği, taşırken de çoğu kez yeni dilin imkansızlıklarına takıldığını söyleyebiliriz. Sözü görselliğe ve görsel şiire bağlarsak, eski alfabe ve eski biçimlerin üzerinden geçmiş olan yeni alfabe, çoğunluğu ile nüktesiz, ahengsiz bir ceset bırakır önlerine. İmge gibi yepyeni bir icat karşısında belki de “hayal güçlerinin” tanım değiştirdiğini de az çok görüyorlardı. Görselliğin burada Fransız yeni şiirine etkisi, belki de Mallarme’nin tespitlerinde bir kaideye oturabilir. Onun için resimle birlikte yeni sanat, böyle bir alanı işgal etmektedir. Görüntüler 20. YY başlarken, sinemanın icadı ile, Camera Obsura‘yı tekrar dolaşıma sokar.

Bu yüzden Haşim’in anlam, kelime, birim, ses diye ayırdığı o güzelim eski icatların hükmü sinemada eriyip gider. Sinema Tinsel değildir, sezdirmez -her ne kadar ilk deneysel çalışmalar bu çiğliği az çok aşmışsa da- sadece gösterir. Görülen şeyi levha üzerinde yeniden gösterir. Bu yüzden belki de Batı’lı anlamda bir idealar dünyasının olmayışı, bilinçaltının her nabız atışının, her ruh çarpmasının, kalb atışının duyurulması imkansızlaştırmaktadır. Muhayyel ile hayal’in bu dünyaya getirilmesindeki araçların ebeliği yetmemektedir. Bu yüzden Haşim, durmadan söz/ses ilişkisine dayanır, çünkü burada köklü bir estetik alan mevcuttur.

Fazla dağıtmadan belirtmek gerekir ki, formülasyon, Haşim’in içerik/biçim arasında bulduğu muğlaklık alanı, birimler değiştirdiliğinde, Görsel Şiire ve Somut şiir’e uygulanabilir. Haşim’in “değer” ve “değerlendirme” olarak belirttiği kavram, yapıtta, tutarlığı sağlayan düzenekleri de belirler örneğin.

« Öncekiler