APOLLON VE Marsyas : ŞİİR VE ELEŞTİRİ
APOLLON VE Marsyas : ŞİİR VE ELEŞTİRİ*
Şiir eleştirisinin en can sıkıcı tarafı, sanki eleştirisi nesnesi olan şeyle arasındaki mesafenin dil/anlam tuzakları tarafından kuşatılmış olduğunun farkında değilmiş gibi davranması ve hep galip geleceğini zannetmesi. Kendisi rasyonel bazı bilimsel pratiklerin içinden çıkmış gelmiş gibi, nesnelliğinin (ki burada nesnellik külli midir, cüzî midir hiç bir zaman belli olmaz) incelediği nesneden bağımsız bir kurallar bütünü içinde yer aldığını düşünmesi de cabası. Yani metne yaklaşılırken kullanılacak yöntemlerin, sanki metafizik birer mercekleri varmış ve bu mercekler içre bir kırmanın verili olarak kategorileştirilmiş bazı hareketlerle açığa çıkaracağı bilgiye yapılan yatırımın hem fizik hem de metafizik bir alanda çalışacağı kanısının hep taşınmasını da ekleyelim. Eleştiri metninin özellikle işaretler, tablolarla dolu yapısı uzaktan, sanki birisi bu şiiri parçalara bölüyormuş ve bu bölme sırasında kullanılan yöntemin o şiirin gizil bilgisini praksis yolu ile parçalardan bütüne serimlenebileceğini düşünüyormuş hissi veriyor. Kısaca eleştirmen şiire çalışırken, kırma indisleri ve işlevleri farklı olan binlerce küçük mercekte dağılmış olan görüntüyü bir odakta toplamaya çalışmaktadır. Ve bu merceklerden en son halkada duran “öznellik”, tüm eleştirinin doğasını şiirin doğasına en yaklaştığı yerde “ihlâl” etmeme kaygısı taşımaktadır. Öznellik kısaca ne yöntemin içine ne de serimleme işinin burgaçlarına dahil olmamalıdır. Eleştirmenin bir şiir ile kurduğu ilişkinin tamamen öznel bir ilişki olduğu, sadece zamirlerin “edebiyat kuramı” ya da “eleştiri” diye birşeyin arkasına doğru itildiği hissi vermeye çalışır. Bu bağlamda bir şeylerin “temsili ve sunumu” olan şey karşısında alacağı konumun tüm göreliliğine rağmen “sabit ve izlenebilir” kalacağının bize garantilermiş gibi davranmaktadır çoğunlukla. En azından ciddi bir eleştiriyi okurken, onu ciddiye almamızın sebebi kendi nesnesi konusunda önümüze koyacaklarının, eleştirdiği şeyin “hızca yoğunluğunu” “derişikliğini” bizim arzu ile içerdiğimiz o dizeleri parçalarken bu parçaları yine uygun bir biçimde yerine takacağını ve bize tekrar çalışır bir arzu nesnesi bırakacağını düşünürüz. Şiir eleştirisinin bir şekilde, dile bakışın şiir denen tür üzerinden gösterilmesi olduğunu sezeriz. Yoksa bizim kendimizce ve kendimizde bildiğimiz şiiri, oradan alıp, durup dururken neden çözmeye çalışsın. Şiir eleştirisi, bizim dünyaya ve şeylere bakma (ve onları seyre dalma) hakkımıza direk müdahale edebilme hakkıdır; bu anlamda modern bir etkinliktir. Bu hakkın “seçmeli” ve “sınırlı” olması ise ayrı bir sorundur. Eleştirmenin niyetlerinin ele aldığı şiir nesnesini bir karşıtlıklar polinomu olarak incelerken otopsi mi yoksa ameliyat mı yaptığını bir türlü bilemediğini düşünüyorum ben. Kısaca masaya yatırılan şiir, dilin cisimleşmiş halidir her zaman ve cisme müdahale etmek için özelleşmiş bir dil’e ve bünyeye olan ihtiyaç eleştirmeni burada “sonlu olanla sonsuz olan”ın orantısı sorusuna götürür. Örneğin “yazar yaşama yazı ile dokunur” mu? Örneğin “şiir bir üst-dil midir?” ya da “yazmak tavır almak, yön seçmek, yer belirlemek” ya da “şiir yolculuk” mudur? Eleştirmenin öznelliğinin gizli öznesi olan “kendisi” eleştiri metnine girdiği andan itibaren en dip noktalardaki esas kırma indislerini ve kaynakları belirler. Bu yüzden aslında yukarıdaki soruları gördüğümüz andan itibaren Cöntürk’ün “şiir öncesi” ve “şiir sonrası” dediği aşamaların şiir metninde nasıl içerildiğine bakanla, şiir sırasında bu şeylerden bağımsız bir konumlanışa (dil açısından) bakmaya çalışan arasında gidip gelen eleştirmen serileri olduğunu sezebiliriz. Burada “geliştirmen” ile “eş-leştirmen” ifadelerini öneriyorum çünkü örneğin bu kitapta yer alan metinlerin hiç biri büyük şiirlerle uğraşmak istememektedir. Kısaca şiirlerin seçimlerindeki o sinik karakter, yukarıdaki sorular üzerinden şiir metnine de giren karakterdir ve burada belki de artık “eleştiri öncesi” ve “eleştiri sonrası” diye birşeylerden bahsetmek gereklidir. Ve eleştiri öncesi ile eleştiri sonrasındaki hep aynı çıktı’dır, eleştirmenin kendisi. Ve tüm şiir tarihi bir eleştiri metninde tekrar ve tekrar olumlanır.
Şiire dilin bir nesnesi mi yoksa öznesi mi olarak yaklaşacağız. Bugün özellikle 90 sonrasında eleştirmen için en çok ele gelen şiirler, kendisinin de dahil olduğu muğlak tarihe, şiir tarihine dahil olmaya çalışan şiirlerdir. Burada metinler arasılık denen şeyi bir kuram olarak değil, “herşeyin metin olabileceğini” düşünerek söylüyorum. Ve bu “herşey”e elbette para ile satın aldığımız şiir kitapları ya da o kitaplardan öğrendiğimiz şair biografileri, etraftan duyduğumuz dedikodular ve kendi yargılarımız da dahildir. “ele en çok gelen” dediklerim de, işte bütün bu muğlak tarih algısı yanılsamasının yarattığı tuhaf Şiir Tarihi’dir. Kuşku yok ki şiir tarihi dediğimiz şey “üç aşağı beş yukarı” kestirilebilir bazı dönemeçlere sahip gibidir. Burada tarihselliğin ayrı, tarih algısının ayrı şeyler olduğunu birisinin eksikliğinde diğerinin pek bir işe yaramayacağını düşündüğümü belirtmeliyim. Şiir alanımız öyle daraltılmıştır ki, şairin içine sığışması gereken tarih aslında her eleştiri metninde tekrar ve tekrar belirlenir. Bugün kısmen bir şiir eleştirisi metnine bakan bir şair için dipnotların çözülmesinin götüreceği yer, biçime hiç katılmayacağını düşündüğü bir görme pratiğinin kütüphanesidir. Bu garip kütüphane şu soruyu sorduruyor insana; “Bir şairin arayıp bulduğu biçim/içerik bağlantısı olarak şiir, nasıl oluyor da, eleştiri metni içinde hiç bir “yanlış anlamaya” yer vermeyecek bir şekilde ele alınabiliyor? Nasıl oluyor da, “denk gelmediği” yerlere hiç bakılmıyor, bakılamıyor?” Bu bağlamda etrafta dergilerde gördüğümüz eleştiri metinlerinin ve bu metinlerin yazarlarının ortak bir edebiyat tarihi varmışcasına, can hıraş bir şekilde bel bağladıkları şiirleri seçerken bir iktidar / tahakküm ilişkisi içinde olduğunu söyleyebiliriz. Neden bir eleştirmen gidip de kendisine çok tuhaf gelen bir şiiri seçmez? Eleştiri pratiği eğer –sezgisel de olsa- bir pratikse, bu pratiğin uygulanabileceği başka türlü şiirlerin yazılacağı sorusu üzerinden eleştirisini bir sınamaya tabi tutmaz. İşte bu “sınamama” işi sanıyoruım bugün şikayet ettiğimiz tüm “eleştiri eksikliği” sorunlarının dibinde yatan gayet şahsî bir sorundur. Bu şahsi sorun aslında eleştirmenin eleştirirken apollonesk bir düzey tutturma isteği ile, onun için arzu nesnesi olan şiiri gizlice diyonizyak birşey olarak algılamasının önüne geçememesinden kaynaklanıyor. Bu tuhaf ilişki, hiç bir eleştirmenin “okuma”dan başka birşey yapmadığını bize belirtirken, eleştiriye yapacağımız yatırımı kesinlikle riskli olarak gösteriyor. Çünkü şiir eleştirisinin gizlice olumladığı bir şiir tarihi, bu şiir tarihine bakmayı öncelikli kılan bir şiir algısı ve bu tarih algısının getirdiği bir “teknik” bilgiler bütünü var. Şiir dilin sonsuz yapısına yapılacak sonlu bir müdahale iken, yaptığı iş ve verim içinden çıktığı şeyin yapısını bozmaya yöneldiğinden, eleştiri bu müdaheleleri evcilleştirmek ve fıtratça bu müdahaleleri seçmemişleri gözönünde tutmak için oradadır..
Belki de bu anlamda bizde eleştirmen, yeni yeni şiire değil, bir öznenin önüne sunduğu dünyaya baktığını fark ediyor. Bu dünyayı algılamak için kullanabileceği herşeyin sezgilerinden sonra geldiğini fark ediyor (ya da edecek). Bilimsel olduğunu iddia eden her bir eleştiri metni ve eleştirmen biografisi aslında, ideolojik anlamda dayatılan bir nesnellik kisvesini önümüze sürüyor. Bugün şiir tarihi denebilecek şeyi şairler değil, eleştirmenler (bir antropoloji ve arkeoloji olarak) tekrar ve her saniye yaratıyorlar. Yani bir metinler yığını olan şiir tarihinin süper-novasının içine doğru çekilen her yeni şiir, aslında eski üretim-tüketim ilişkilerinin haleli yapısını sürdürdükçe eleştiri açısından işlerlik kazanıyor. Burada şair özne gibi dursa da, şiir teba olarak kalmaya devam ediyor..
SERKAN IŞIN
* II. Karşıyaka Kurultayı sonrasında yayınlanan iki kitap üzerine..
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.