Zinhar’da Manifestolar Sayısı
“Bir manifesto, tek iddiası siyasal, gökbilimsel, parlamenter, tanrıbilimsel ve yazınsal frenginin tedavi yolunun bulunması olan, tüm dünyayla kurulan bir iletişimdir.” Tristan Tzara
“Kişisel manifestoların herhangi bir teorik ve pratik
yararının olduğunu düşünmüyorum. Bence manifestolar
dönemi bitmiştir. Böylesine çıkışların herhangi bir
önemi olduğunu sanmıyorum. Manifesto sahibinin kişisel
kanılarını açığa vurmaktan başka bir işlev
üstlenemezler. Bu manifestoların yine manifesto
sahibine ün sağlamak gibi medyatik bir amacı
olabileceği öngörülebilir.” Ahmet Oktay
“Francis Picabia bir embesildir, ahmaktır ve yankesicidir”, “Francis Picabia is an Imbecile, an Idiot, a Pickpocket!!!” 1921
Tzara’nın Dadaist manifestoların her birinde özel önem atfettiği “hayatın bilinemezliği” ve modern hayat=modern sanat denklemi, sanat bildirgelerinin sığasını ve bir anlamda da avangard sanatın şımarıklık kapasitesini de belirlemekle kalmıyor, “iletişim” kavramına atfettiği önemle Ahmet Oktay’ın “medyatiklik” dediği şeyi ucu ta “pop-art” ve “performans”ta bulacak bir şey olarak serimliyordur da. Bugüne kadar gördüğümüz, okuduğumuz ve çok büyük “çağdaşlık” şeyleri “eklemlediğimiz” modern sanat eserlerinin hepsi de bu tür bir medyatikliğin ilk örnekleridirler. Duchamp’ın Pisuar’ından tutun da, Picasso’nun Kubizmi, Cabaret Voltaire ve şimdilerde ayağa düşmüş Bienal zımbırtıları da bu tür “iletişim” sihirbazlığını içerirler. Üç dakikalık pop-rock karışımı herhangi bir şarkı bugünlerde bu “iletişim” estetiği sayesinde modern sanatın tüm manifestolarından daha etkileyicidir. Herhangi bir gazetenin mizanpajı Sürrealist tipografinin en güzel örneğidir. Bu anlamda Fecr-i Ati Beyannamesi Batılı anlamda bir manifestasyonu gerçekleştirmektedir. “Garip” de işin bucağından modern hayat=modern sanat denklemini gerçeklemektedir. Tzara devam eder:
“Özgürlük: DADA DADA DADA, sabrı taşmış acıların uluması, karşıtların ve tüm çelişkilerin, karşıtların, tuhaflıkların ve tutarsızlıkların içiçe geçmesi: HAYAT!”
Burada İki Savaş Arası’nın en etkili filozoflarından Niçe vardır. Öyle ki eylem düşüncesinin kendisinden öte, hiç birşey haz vermemektedir. İletişim işte burada sanatçının, dünyaya atılmış sanatçının çığlığını da barındırır. İşte bu Bataille’ın “varoluşu açık yara olarak” tanımlaması ve Hegel’ci olumsuzlamayı “eylemin tek amacı” yapmasını açıklar. DADA’nın en güzel tarafı belki de bunu 1910′ların sonunda sezmiş olmasıdır.
Yani tam da manifesto yazılacak zamandayız ve fakat birlikte çalışmayı hiç bilmiyoruz. Ne kadar kızsak da, Özal sonrasının “benmerkezci” şairinin, sanatçısının profili en taşralısından, en kentlisine kadar aramızda dolaşıyor. Burada eylem, yıkıcı değil uzlaşımcı eylemdir. Her ne kadar Bülent Kahraman ya da diğer eleştirmenler (bunların hepsi soldan gelse de) yaratıcı yıkma denen şeyden acayip bir haberdirler. 1980′lerin başındaki tüm şiir olaylarının hepsi de postmodern rüzgarına kapılmışlar fakat uzlaşmacılığı ve aynı potada erimeyi, “eskiden yararlanmayı” (bu ta Ömer Seyfettin’den genlerimize geçmiş bir hastalıktır) seçmişlerdir. Bu birincisi “eklektizmi” getirmiştir, metinler arasını değil, ikincisi de “kaynak metinler”e düşman postmodern hareketin tam tersine kaynak metinlere tapma ve orjinali biraz daha yukarı koymayı getirmiştir. Yani 80 sonrası şiiri Uzlaşmacılığı siyasal bir manevra olarak düşünmüşse de, iş oraları çoktan geçmiştir. Ortada “yapıt” kalmamıştır. Orjinaller her zaman daha güzel görünmektedir..
Bu bağlamda Zinhar acayip güzel bir dergidir ve fikirdir. Manifestolar sayısında görüşmek üzere..
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.