ve de ki!

serkan ışın resmî blog sitesi

ACIYI HAFİFLETMEK, UMUT VE TÜRLÜ GÖRÜŞLER

yorum yapılmamış

ACIYI HAFİFLETMEK, UMUT VE TÜRLÜ GÖRÜŞLER
Cemil Meriç Üzerine Mahpes Düşünceler

Umut üzerine kuramsal ve çeşitli aforizmalarla bürünmüş yazılar dışında, yani yazılı kültürün verebileceği cılız ipuçları dışında pek de fazla birşey bilmiyoruz. Yani umudun bilgisi üzerine herhangi bir felsefe üretilebilineceğini sanmıyorum ben. Çünkü umudun nesnesi ile umudun öznesi hiçbir zaman birbirlerini bulamayabilirler. Ama zaten bu bulunamayış “umudu” değerli kılıyor. Onun bulunmazlığı ve nadirliği aynı zamanda her yerde bulunabilmesi ile çelişmiyor. Çeşitli mitlerle ya da ince, dantelli sözlerle işlenmiş bir yazı sunmak değil amacım, zaten istesem de yapamam. Bu yüzden yapabildiğimin en iyisini, umutsuzluğun durumlarına bakmaya çalışacağım. Özellikle bu coğrafya, özellikle bu insanlar, özellikle kendi kuşağım için..

Gelinen nokta hakkında en ufak bir fikri olan herhangi biri, yani kendi dilinde cinnet kelimesinin tüm anlamlarını hayatının bir köşesinde, çeşitli anlarda irili ufaklı yaşayan ve bundan kurtulmak için başka cinnetlere kendisini bırakan, yarı-hayvanlaşmış, arzunun kalelerini kuşatmış ama burçlarındaki bayrağı bir türlü indirememiş, özgürlükten delirmiş bir şekilde kendisine bir kafes arayan herhangi biri, kent içinde diğerleri ile yaşamaktan ölesiye nefret ederken, onlarla aynı alış veriş merkezinde, aynı odada, aynı evde, aynı ofiste, aynı mahallede olabilmek için “hoşgörünün” hasta biçimlerine bürünmüş, aşk hakkında duydukları ile aşk hakkında hissettiklerinin bir türlü birbirini tutmadığını anlamış, ama inatla aşkın üzerine giden herhangi birinden bahsediyorum. Bu betimlemelerin muhattabı olan kişi kent kişisidir. Kent sokakları içinde kimi zaman Asrı Saadet’i, kimi zaman Hades’i, kimi Zaman Mordor Diyarı’nı, kimi Zaman Wonderland’i, kimi zaman Disneyland’i, kimi zaman Neverland’i, kimi zaman Kevser’leri yani kimi zaman cenneti, kimi zaman cehennemi bulan fakat bir araf’a saplanıp kalmış kent kişisi. Bir figürandır o. Bir simülasyon, bir substution ya da vatandaş. Kimliğini belirleyen herhangi bir ölçüt yoktur. En azından sağlam bir ölçüt, Tabi her gün değişen renkler, kumaşlar ve televizyon ekranından, gazete sayfalarından ona ne olduğunu hatırlatan ağızlar, ayda bir aldığı herhangi bir kitabın, aynı türünde, aynı hikayeyi, aynı dille, aynı kurgu içinde fakat başka bir isimle anlatan romancılar, içinde yaşadığı toplumun, o göremese de bir toplum içinde yaşar, vaziyeti ile ilgili anketin seçenekleri bir ölçüt olarak kabul edilebilirse, o zaman bir ölçüt vardır onu tanımlayan: Umutsuzluktan kaçmanın her türlü gündelik yolu. Cinnetin anlamı işte buradadır. Cinnetin anlamı gündelik olmayandır onun için. Bir günden diğerine taşınabilecek herhangi bir fikir, saplantı, güzellik, aşk, ne olursa, işkencenin dik âlâsıdır. Oysa sürdürülebilen ve sürekli bir eylem olarak umut, kent kişisinin ajandasında hiçbir yer tutmaz. Yer tutsa da bu pek akılda tutulmaz. Ve kent kişisinin gündelik ibadet biçimi olan kurumlaşmış ve cıvıklaşmış arzu, umudun yerini almış bir uyuşturucudur. Her türlü eylem için arzu vardır ve her arzu için bir eylem. Fakat kent içinde eylem arzu matrisi ne yazık ki içinde umudu beslemek için değil de gündelik cinnet nöbetlerini önlemek için yapılabilir. Çünkü nesneler günlük üretilir. Tüketilmeleri, belli bir zaman sonra, yeni bir modelle, yeni bir çeşitle ya da bambaşka bir türüyle değiştirilmeleri gerekir. Stoklar erimelidir. Ne yazık ki “umut” demode bir nesne olduğu için pek rağbet görmez, görülmesi istenmez, o zaman makinalar çalışmaz (umudun makinaya ihtiyacı yoktur), o zaman kasiyerler mutsuz olurlar, o zaman tezgahtarlar ağlarlar, o zaman kentin can damarı alışveriş merkezleri sıkıcı bir tekdüzeliğe bürünürler. Umut tüketilmez olduğu için para ile satılamaz. Ve kentin büyük makinaları bir bir susar. Kent kişisi umutsuzdur. Doğduğu andan itibaren, küvezin içinden dışarı ağlayan gözlerle bakarken, annesinin memesinden emerken, ilk emeklediğinde, ilk yürüdüğünde, konuştuğunda ve sonra öldüğünde bu anlar içinde tamamen umutsuzluk tarafından kuşatılmıştır. Bu kara, ölümcül ve yabancılaştıran bir umutsuzluk değildir artık. Bu renkli haplar gibi, kokulu, kimi zaman tatlı, kimi zaman ekşi ama yine de pek fark edilmeyen, hayatın içine nüfuz eden bir ilaç gibidir. Kent kişisi biricik araçtan, onu umuda götürecek biricik araçtan yoksundur çoğu zaman:Şiir. Şiir ve Umut. Kentin en tenha sokaklarıdır.

Kentin imar planında yer almayacak olan bu iki şaheseri bulmak için her yolculuk. Umudu ve mısranın akıttığı özsuyu hayata devşirebilmek için. Çarklar arasında, yağlar, üstübüler arasında, düğmeler, komutlar arasında değil. Sadece insan ruhunun cinnetine son vermek için. En kutsal yol, en bilinmeze gidendir. Umudun ve şiirin önünden geçemeyen kent insanı, onu serabına konuk eder, rüyasına alır. “Cinnet” diyor Meriç, “maddenin zaferi”. İşte o maddeden artık nesneler üretebiliyor insan. Şaheseri tesadüfün ellerinden alan ve onu kalıplara döken o cinai ruh hali: Modernleşme. Kent sokaklarını keşfe çıkan hiç kimse, geri döndüğünde bir Dante, ya da bir Rimbaud, bir Baudlaire ceseti görmediğini söyleyemez. Kentin ara sokaklarında gördükleri her ne kadar onun aklını başına getirmeye yetse de, görebildikleri sadece kırık bir aynadan yansıyan hasta bir hayvanın korkuları. Çünkü kentin bir milim ötesin de duran da, kent kurgusu içinde “kaçmanın” bir eylem olmasına göre tasarlanır. Bu yüzden varoş yoktur kent içinde (kent homojendir, yekparedir, Ahmet Hamdi’nin deyişiyle). Sadece dış katmana kadar ilerlemiş ama “umuttan” ve “şiirden” uzaklaştığı için “insanca” bir yaşamdan nasibini almamış ayrıksılar yaşar buralarda. Kent sınırları içinde kalan her birey “kaçmanın” bir eylem olduğu konusunda ikna edilebilir ama gerçek şudur ki, kaçmak bir eylem değildir. Çünkü kaçmak içinde umut ya da olay barındırmaz . Kaçmak, gitmek, yola çıkmak…bu fiilerden herhangi biri içinde mısra taşımaz. Çünkü mısra umudun referans sisteminde çalışır ve umudun referans sisteminde tek kişilik yolculuklar yoktur. En azından sıradan kent kişileri için. Bu yol üzerinde tek başına yürüyenler, kendilerini “umut” ya da “şiir” sokaklarından birinde vurulmuş olarak bulabilirler. Ve bir an için özgür bir gülümseme ile yüzlerini aydınlatan sıcaklığın görülmesini sağlayabilirler. Ama o kadar. Sonra..Sonra “Mezar taşlarına şiir okumak, güzel; taşlar ayakta dinler sizi. Çölde vaaz etmek mutluluk! Kumlar perestişle ürperir.” diyor Meriç. Yani yalnız yolcu, ne şiiri ne umudu görür. Sadece bir çöl bulacaktır karşısında. Rimbaud’nun Habeşistan’ı, Yunus’un Ninovası..

Cemil Meriç Çıkmazı

Cemil Meriç’in mahpesi üç hücreliydi: Ona göre bu hücrelerden biri ütopya, biri mit, biri ideoloji. Dışarıda haykıran deliden artık kimsenin haberi yok. Çünkü o deli içeri alındı. Belki kapitalizm yaptı bunu, belki de içeridekiler ısrar etti. Kent kapılarını yüzyıldan fazla bir süredir açık tutuyor. En azından başka bir kentle kesişmediği noktalarda. Ve aslında tek bir kent tasarımı üzerine gidildiği bile düşünülebilir. Meriç postmodernizmden ya da globallaşmeden falan konuşmuyor. Israrla kaderin imzasız mektubunu arıyor, yani hakikati. Hâlâ ve ısrarla dışarıda. Biz, buradan, yani tarihin penceresinden, ona bakıyoruz. Dışarıda kalan tek o. Bağırıyor: “Bana hakikati değil, kendini ver. Kendini, yani rüyanı. Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil. Zaten nasıl olduğunu, ne olduğunu biliyor musun? Her yalan bir yaratış.” Meriç’in mahpesi üç hücreli. Artık ütopya her köşe başında ve hangi marka olacağına karar verebiliyoruz. Artık mit, geçmişe ve geleceğe değil, şimdiye, o da sadece tuz biber olmak için var. İdeoloji, öyle bir öğelerine ayrıldı ki, her cümlede, her ağızda bir başka parçası var: İdeoloji, kentte unutulan çocuk, babası meçhul bir piç.

Meriç’in Çöl’ü, kendisi, dehası ve çok zaman üslubu. Dili haşarı, çalışkan, sarsıcı. Okuduklarıyla yaşıyor, okuduklarıyla nefes alıyor. Kimi zaman korkuyor, bunu hissediyorsunuz, kimi zaman kelimeleri anlatırken yaptığı gibi, haykırıyor. “Kendini tanımak” diyor, “yani eriyeni, dağılanı, dumanlaşanı”. Ve gideceğini de biliyor. Zavallı gölgemizin yutulduğu bu Tarih içinde kaybolup gideceğimizi. “Ebediyyet” tek tesellisi. Mahzun yüzünde bazen bir Don Kişot, bazen bir dahi, çoğu zaman da bir müstarip var. Kelimeleri tanıyor. Onlara haşır neşir olmaktan memnun. Ama neden her cümlesinde, bir Albinoni çalıyor? Ve Meriç kütüphanede unutulan bir çocuk, kitap olan ve aydınlatan, aydınlandıkça..

Kent kişisi için Cemil Meriç nedir? Kendi sözleri ile bakarsak “Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” Bu kadarı kafi gelir mi? Yetmez. “Güliver kompleksi. Kendini ölçüye vurabilmek. Mağdurluk numarasına yatmadan, mazoşizm şehvetine yaslanmadan gerçek hüveyetini tespit edebilmek. Aşağı yukarı elli yıldır yazıyorum. Kalktığım nokta ile bulunduğum nokta arasındaki mesafeyi nasıl ölçeceğim, ben ölçemezsem, muhayyel tenkitçi ne halt edecek?”. Elbette “muhayyel tenkitçi” muhayyel olmanın gururu ile gözlerini kapılardan içeri çevirmiş durumda. Kendini tanımak ve tanıtmak için 50 yılını veren bir fikir işçisinin eserini görebilmek için kendini tanımayı es geçen edebiyat eleştirmeni bu işten vazgeçmiştir artık. Benim kuşağım için Cemil Meriç, tüm eserlerini bir tek yayınevinin bastığı ve başka da kitabı bulunmayan, kahverengi kapaklı kitaplarının üzerinde kitaba eğilmiş, tozlar arasında kalmış gibi bir resmin sahibi kör bir adamdır. Hangi tarafta olduğu pek kestirilmeyen -ki ideoloji hala bir konum tespit aracıdır işte!- kestirilse de, bu şekilde kestirilip atılan, kitapları kaç baskı yaparsa yapsın, kimsenin dehasına bir türlü inanmadığı, yalancı bir Yunus olarak kitabın içine gözlerini daldırmış Cemil Meriç. Soruyor şimdi (kendisine mi yoksa bize mi?) “Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok. Domuzlar kutsal kitaplardan beslenmez.” ya da “Büyük adam, bir devin sırtına tırmanan cüce. Dev: Halk. Şuursuz, sevimsiz, tehditkâr. Yığın kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü.” derken “daima kötü oyuncaklar peşinde koşan” insanın karşısında ayna olmaktan bir adım geriye durmuyor. Çünkü kitaplardan tanıdığı insanları, kitaplardan tanıdığı Batı’yı karış karış arşınlamış ruhunun derinliklerinde, onunla kardeş bazı yüzler de buluyor. Ruhun mahzenlerinde yaşayan, bir toplumun ruhunun mahzenlerinde yaşayan bir alay misafirden en yabanılı, en garibi. O, acıları, utançları, zilletleri ile aynı, rüyaları, hayalleri, dilekleriyle olduğu gibi. Bu yüzden kırık bir aynadır Meriç, bize gösterdikleri, bir hayvanın korku dolu hayallerinin yansıması. Belki de “Altınlarını cam karşılığı dağıtan Kızılderiliyi hiçbir zaman gülüç bulmadığı için”, belki de Deli İbrahim’i Osmanoğullarının en akıllısı olarak gördüğü için..dilinde birkaç Medusa, birkaç bilge, hint ve Paris taşıdığı için. Kent kişisi Meriç için hala mukaddesle alay eden bir çocuk. Ama kent kişisi için Meriç, bakmaya korktuğu ayna. Berhanenin en kapalı odası.

Ona göre Aydınlanma ve Batı bir boğazlaşmadan, bir kıyımdan başka türlü açıklanamaz. Entelektüel ve Hürriyet kelimeleri üzerine yazdığı sayfalarca denemeden, bu kavramları enine boyuna incelemiş, ama iş “bizde” kısmına gelince hep umutsuz, hep kırgın. Tenkit/Eleştiri üzerine yazdıklarını dikkate alan kaç eleştirmen tanıyoruz? Kısa bir özette bile kendisine giden yolları kışkırtıcı bir biçimde gösteren Meriç, asla doğruyu her boyutu ile söylemekten vazgeçmiyor. Ama şunu da eklemeden geçemiyor: “Hiçbir düşünce bir ülkeden ötekine olduğu gibi aktarılamaz.” Ya bir insandan ötekine?
Siyasi anlamda bağlanmacı bir aydın mıydı Meriç? Bağlanabileceği ne vardı? Yazdıklarını basan sağcı ve solcular için bir öcü gibiydi Meriç. Şimdi bile öyle. Kırlangıç mı Bumerang mı? Meriç kesinlikle bir bumerang. Kafamıza her çarpışında “bu da neydi” sorusunu sordurtan, sordurtmuş bir deha. “Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim…Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik, bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yani aydınların.” diyecek kadar kızgın, “hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim, bilemem ki” diyecek kadar mahzun. Kendini tanımak için Batı’dan Hind’e kadar tüm düşünce coğrafyasını elinde kalemle, gözlerini kaybetme pahasına dolaşmış ve en sonunda kim olduğunu “buralı” olmakta, yani “araf coğrafyasında” aramış bir fikir işçisi. Onu kendi kitapları dışında anlamak ne kadar mümkündür? En ufak mektubundan, en büyük yapıtına kadar her cümlesinde kendisi yaşar. Zilletleri ile, güzelliği ile, biçareliği ile. Cemil Meriç için bir müze kurulmadıkça, bir akademi, bir kürsü sağlanmadıkça, “bu ülke” aydınlanmayacaktır bana göre. Çünkü Batı sınırlarında dolanan tüm hayaletlerle kavga etmiştir Meriç, ışığı karanlıkların kapatamayacağı kadar parlak. Ve Meriç ancak batılı kentin en gözde mabedinde, Üniversitede yaşatılabilir…

Meriç’in dili bir şair için neden çekici olabilir? Kendisi her ne kadar bir romancı olmak istediğini söylese de, şairi mahkum etse de kimi zaman, düşünceyi içinde eriten şiiri ve onun şairini göstermekten geri durmaz. Fakat dili, kullandığı kelimelerin içine sanki nufüz etmiş gibi duran üslubu onu bir şair için mıknatıs haline getiriyor, şairin demirden insiyaklerini kendisine çeken bir mıknatıs. Viktor Hugo’dan yaptığı çeviride kendini ele veriyor Meriç, birden ortaya çıkarıveriyor tüm kitapların, kavramların arasında. Bir insan o da. Bunu söylemek ister gibi, Hugo’nun kelimeleri arkasına saklanıyor. Saklanmayıp da ne yapsın? Kendisinin de kitaplarını çevirdiği ve her yazarı ona bakışı ile tarttığını söylediği Balzac hakkında yazdıkları gibi: “Adamla eser arasındaki uçurum, görünüşteki Balzac’la gerçek Balzac arasındaki uçurumun tıpkısı. Balzac yalnız yaratıcı değil, yaratıcıyı besleyen ihtirasların da tümü. Eseri dolduran insan, vazoyu dolduran su gibi. Balzac eserini ne olduğunu anlamak için yazdı. Her yaratıcı iki insan. Görünen insan, görünmeyen insan. Çağdaşlarının Balzac’u tanımayışları bundan. Gerçek Balzac mektuplarında yok. Söyledikleri pestenkerani şeyler. Zaten içindeki dünyanın farkında da değil. İçindeki dünya da dışındaki dünya gibi, parça parça fethedilmesi gerek; parça parça yaratılması.” Ama Meriç parça parçadır. Kimi zaman Marx’tan bahseder, kimi zaman Hind’ten, kimi zaman Batı’ya hayrandır, kimi zaman düşman. Biografiyi kavramlaştırmak diyordu Bataille, Meriç biografisini kavramlaştırmıştır, hem de binbir parça olarak. Bu parçaları okumak ise bize düşüyor. Bize düşüyor çünkü Oğuz Atay’ın romanda yaptığını, o fikir hayatında yapmıştır bana göre. Ahmet Hamdi gibi hülyalı ya da Yusuf Atılgan kadar münzevi ya da Tezer Özlü kadar kadın ya da Bilge Karasu kadar içine kapanık değildir o. Bağırdığı zaman ona kayıtsız kalamazsınız. Ağlamaz ama elinde kalemi durmadan biler. Çünkü karakterler üzerinde hayatın yansımasını aramaz, gerçek insanlar üzerinde, kendi üzerinde gerçeğin, hakikatin labirentlerinde dolaşır. Bulduğu her yol tali gelir ona, her yol geçici, her yol sadece bir kavşağa götürür. Ve şüphenin emzirdiği başka bir aydın bulabilmek zordur, Batı’da bile. Belki de Cioran gibi o da içinde kendisini sıcak bir evdeymiş gibi hissedeceği başka bir dile sığınmalıydı; Fransızca’ya. Cioran’ın “Uzaktaki Bir Dosta Mektup”ta belirttiği gibi, belki de, şu sözleri sıralardı: “Bu ödünç alınmış ağızla; bütün o düşünülmüş ve tekrar düşünülmüş, nâmevcutlaşacak kadar ustaca inceltilmiş, nüansın zulmü altında beli bükülmüş, herşeyi ifade etmiş olduğundan ifadesiz kalmış, kesinliği ile ürkütücü, yorgunluk ve edep yüklü, kalabalık derecesinde ketum sözcüklerle ilişkimin hikayesini size ayrıntıları ile anlatmak, bir kâbus metnine girişmek olur.” Ama Meriç, kendi dilinde sürgündür çoğu zaman ve o kabus metnini seve seve kaleme almıştır, aydınlık aşkına. Cioran’ın alıntıladığı Tibet sözündeki gibi onun için “vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece.” Bu yüzden kendi zindanlarını, kendisi inşa edecek kadar mağrur Meriç, asla gitmedi, belki de gidemedi uzağa.

Cemil Meriç’in dokunduğu her yazar, her kişi olağanüstü bir canlılıkla çıkar karşımıza. Kuramların arkasında duran bu adamlar (Saint-Simon, Marx, Cevdet Paşa, Balzac, Hugo, İbn Haldun vs) tüm iç dünyaları ile de karşımızdadır. Tıpkı söylediği gibi: “Bir adamı tanımak için düşüncelerini, anılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım. Hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji aptallar tarihi.” Zweig nasıl Dünya Tarihi Mimarlarına can veriyorsa kalemi ile, onları yeniden kalıba döküyorsa, Cemil de yazarlarını kanla, canla ve ateşle anlatıyor bize. Bazen döküyor onları, bazen tekrar kuruyor, bazen safdilliklerinden yakınıyor, çokca alevle yazılmış bir alfabeyi söker gibi parmaklarını ateşe daldırmak zorunda kalıyor. Ama karşımıza çıkardığı bir Lamennais, bir Tagor, Scott, Meriç’le aynı zindanda yüzyıllar geçirmiş gibi duruyor.

Batılılaşma serüvenimiz içinde üzerinden geçtiğimiz ve sonra da unuttuğumuz biri O. “İnsan bir tecrittir” diyecek kadar cüretkâr, “Kültür tek başına bir Babil kulesidir, balıkçılık, ziraat, mikrop üretimi, vs, 161 manası var. 161 manası olan kelimenin hiçbir manası yoktur” diyecek kadar da yıkıcı. Son söz olarak Daniel de Foe’yu konuşturalım:

“Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın “benden başka herkes aldanıyor” demesi güç şüphesiz, ama sahiden aldanıyorsa, o ne yapsın?”

Sahi Meriç ne yapsın?

Rating: 0.0/5 (0 oy(lar))

Yazan Serkan IŞIN

Ağustos 22nd, 2005 at 7:12 pm

Klasör Yazı

Bir yorum da senden

Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.

BilkentKampus.com