İMGE SINIFINA KARŞI POETİK DEVRİM
* Hiçbir yazınsal iktidar yoktur. Yayın dünyası içindeki hiç bir iktidar, merkez durumunu “edinmemiştir”, onu orada ham halde bulmuştur, bu yüzden yıkılmaya değmez. Bu iktidar alanları, başka iktidar alanlarının önlerinde duran kalkanlar, deyim yerinde ise, sûretleridir. Fakat bu bizim coğrafyamız için muğlak bir sorundur. Sermaye’nin bir iktidar odağı olduğunu düşünmeye başlarsak, toplumsal alandaki tüm rolleri onun düzenlediğini düşünmeye başlarsak, hem yapının kıyısında köşesindeki bir labirentte kaybolup gideriz, hem de yazınsal olarak elimizdeki araçlar bunun için yetersizdir. Yazarın, şairin, imgeler’le yapılan her işin “değilini” üretmesi gerekmektedir. Bu bir biçim ve biçem sorunudur en baştan. İmgeye karşı savaş, onun yöntemlerini tıpatıp, onun creatif menejerliğini tıpatıp, fakat onu geçersizleştirecek ölçüde kısırlaştırarak oluşturulabilir.
* Bizim şartlarımız için, estetik sorunlar, sanatsal alanın hakiki sorunları değildirler. Asla da olmamışlardır. Tanımlanmış, eksik de olsa bir estetik alan yoktur bizde. Dilimizin grameri ve kelimelerinin uğradığı kırılmadan tutun da, “güneşin altında söylenmiş her söze, taşta sûret bulma” cüretini ve yeteneğini gösteren Mimarî geleneğimiz bile ortadan kalkmıştır. Bugün apartman, bizim için hem cami, hem de Mimarlık sanatımızın ulaştığı son noktadır. Toplu konut denen şey, kent yaşamlarımızı zindana çevirmektedir. Bugün solcusu, sağcısı, liberali, müslümanı, bu apartman kavramından kaçmak için “düşsel kaçak katlar” icat etmek zorundadır ve bunu yapmaktadırlar. Oysa apartman, tam da kozmopolitliği ile 60′lardaki Otel kavramının yerini almış, kalıcı bir yaşam alanı olarak, mekansal açıdan tüm ruhi sapkınlıklarımızın temsili için uygun hale gelmiştir. Düşsel Kaçak Katlar’da kendi uyuz hayallerini üreten, yazan, yayan yazarların yaptıkları, terasta öküz ya da inek beslemeye benzer.
* Şiir, diğer sanatlarla bağ kurmak zorundadır artık. Modern denen şiirimiz, kendi divan şairlerini üretmeye başladığıdan beri, ne toplumcu gerçekçiliğini paslarından ve siyatiklerinden arındırabilmiş, ne de geleneksel türk şiiri denen şey hakiki bir “biçim saplantısından” kurtulabilmiştir. Türk Dili dergisi, Türk Edebiyat’ı dergisi ile Dergah’ın savunduğu ya da anladığı şiir, bugün için ancak bir biçim sorundur, mecaz bile kaldırmaz. Bugün Türk şiirinin umut vermesi beklenen kanadı ise 60′larda şiir başlamışların elinde inlemektedir. Bunlar için sorun, öncelikle şimdinin hassasiyetlerini kaldıramayacak derecede, yazınsal’dır. Yani “biçimle birlikte biçem”i de kokmaktadır. Ayrıca biçim ve biçem çiftleri artık anlamlarını yitirmiştir. “Yeni şiir” kavramı da yitmiştir. Artık şiirimiz dilini eskitmiştir. Reklam dili ve rüya dili’ne karşıt bir dil, tam da bu anlamda, “yaratılan imgeden” yaşamlarımızın panzehiri olacaktır.
* Lirizm, her ne anlamda olursa olsun, artık kiyafetsizliği ile başka cepleri doldurmaktadır. Şairin, şiiri bir coşku ile yazması elinden alınırken, diğer tarafta televizyon ekranlarından, zengin “life-style”ı ile bezenmiş, durmadan başka alanlar o imgeden hayatı üreten bir tür “melez rönesans”, yüksek teknoloji ile birleşip, kendi zamanını dayatmaya başlamıştır. Bugün kafelerin üretimi, dekorasyonları, iç mimari konusunda bunca tuhaf ve gerçekten gereksiz harcama, şairin “nesnelere” olan ilgisini canlandırmalıdır. Şair, poetik nesneler üretmelidir ve şiirinin “public domain/toplum yararı” olmasını sağlamamalıdır. Şiiri, hiç bir kamu alanı içinde anlamlandırılmaya ve eklemlenmeye, deyim yerinde ise, bu “yaşam pratikleri” içinde eritilmeye uygun olmamalıdır. Kelimeler, gramer öğeleri, noktalama işaretleri onlarınsa, anlam onlarınsa, şekiller, logolar onlarınsa, kısacası dil, onların malı haline gelmişse ve bunların kullanımında “ortak bir beğeni” alanı oluşturuluyorsa, tüketici refleksleri düşünülüyorsa, edebiyatın/yazının alanı daralmış demektir. Bu alanı genişletmek için şiir artık uzun süredir sırt çevirdiği resme geri dönmelidir. Karma şair/ressam sergileri açılmalı, şiirlerin her sanatsal alan içindeki ifadeleri, hem de en karmaşık yollarla denenmelidir. Üç dört kişi bir araya gelip, saçma sapan dergi çıkaracağına, böyle bir sergi açmalıdırlar ya da resim sergilerini “yazınsal istekleri doğrultusunda” dönüştürmelidirler. Resim ya da Güzel Sanatlar hala bizim için bakir alanlardır.
* Şiir, popüler kültürün değil, pop-art’ın malı olabilir. Bu bağlamda, televiziyonda şiirden bahseden biri gereksizdir, saçmadır ve imge dünyasının yarattığı birşeydir. Radyo, internet, yazışma grupları şiirin mekanları olabilir. Şiir, televizyondan ve popüler müzik dünyasından artık geri çekilmelidir.
* Şiir okuru kültürsüzdür, ama cahil değildir. Şairle arasında bu yüzden tecimsel/fiziksel bir ilişki kurulmasına gerek yoktur. Şairler şiirlerini anonim olarak sunmalıdırlar. Bu yüzden de şiir dergileri şairleri bu tür şiirler yazmaya davet etmeli, şiirin kendi kamusu tamamen ortadan kaldırılmalı, eleştiriler, polemikler, kavgalar, nesnel bir ölçüt ve okuma biçimleri teknikleri geliştirilene kadar, isimlerden uzak tutulmalıdır.
* Reklam dili kendi karşıtlıklarını yaratarak ürünlerini pazarlar. Üretici, tüketicinin ihtiyaçlarını azdırmak için bazen elindeki malın olmadık yerlerine ya da hiç ortada olmayan başka “talep” alanlarına yönelir. Bu “imge” dünyasının “embriyosu”dur. Bu embriyo, ya da hemen aynı günlük refleksle bir web sitesinde ya da bir dergide paralize edilmeli, şiirin ve şairin müdahalesi ve muhalefeti bir şekilde ifade edilmelidir. Reklam dilinin rüya ve istekler/fantazmalar alanına etkisi de bu alanda palazlanır. Reklam dili kısırlaştırılmalıdır.
* Teknoloji, imkan oldukça kullanılmalıdır. Fakat, bu yapılırkenki tehlike, o alanda meydana getirilecek yapıtın, hemen “dönüştürülüp” imge haline sokulabilmesidir. Bu yüzden, yapıttaki tüm “büyülü ya da rastlantısal” öğeler ortaya serilmeli, yapıtın doğasındaki “içtenlik” belirtilmelidir. Örneğin, üstüste yığmalar, nesnelerle yapılabilecek kolajlar, günlük hayatta işlevlerine tıpatıp aynı işlevi gören, ama yapıta eklemlendiği yerde, “tuhaf”lığı besleyen yapılar kurulmalıdır. Her parça kendi içinde ciddi bir bütünlük taşırken, tüm yapıt sorgulanamayacak derecede, içten olmalıdır.
* Aynı teknoloji, şiir için kullanılabilir. Yazınsal alanda, deneysel şiir denen şey, tam da bu çarpık zaman’larımızı ifade edecek, temsil edecek ve yıkacak şekilde düzenlenebilir. Şiirlerimiz, ya da şiir geleneğimiz sample’lanmıştır. Fakat, bu örnekleme bugüne kadar, “bilgelik retoriği dolu” eklektik şiirler yaratmıştır. Bu şiirlerin hiç birinde, hakiki 21. yüzyıl Türk İnsan’ının çelişkileri yoktur. Daha içsel, daha kırılgan bir adam yaratılmıştır. Böyle bir adam yazınsal bir adamdır, böyle bir hüzün de yazınsal bir hüzündür. Gerçekliği yoktur. Samimiyetimizden beslenir. Şiirimizin arkasında hep ağlak bir Bach çalar, ama arabesk birkaç keman eşliğinde. Bu yapı demistifikasyona uğratılmalıdır.
* Poetikalar önemsenmelidir. Şiirin alanı ve onun kuramsal dokusu özellikle kaynak metin eksikliğinden inlemektedir. Bugün, kimse yazdığı şiirin “bilimsel” bir açıklamasını yapamaz. Hepsi başka şiirleri örnek gösterirler. Her ne kadar şiir aktarılamayan bir deneyim olsa da, prensipler belirlenebilir. Tüm şiirlerin, okura yansımasa da, bir alt metin dizgeleri, bir reçeteleri olmalıdır ve bunlar yazı kurulları ya da bağımsız gruplar tarafından tartışılmalıdır. Tartışmalar, uygulama ile prensipler arasında doğan çelişkiler ya da ilişkiler üzerinde olmalıdır.
* Kent yaşamının hiçbir büyülü tarafı yoktur. Tamamen gerçektir ve hakikidir. Bu yaşamın tek büyülü tarafı insan denen ucubenin yapabilecekleridir, en üst noktada şiiridir. Bunun dışındakiler memur eğlencesidir, gelip geçicidir. Kent yaşamı ya da modern yaşam hangi alanda olursa olsun, kalıcı bir sürü kalas üzerinde ilerler, ilerlemektedir. Şairin görevi, o kalasları tutan ipleri ya koparmak, ya da birbirlerine lehimlemektir. İki yol da mübahtır. Gerisi boş uzamın değerlendirilmesidir. Bellek ya da hatırlamak değil, bu hatırlamanın nesnelerini “yazınsal alana” aktarmak, şiirin geleceğinde bu yatıyor, en azından insanca bir şiir arayanlar için…Çünkü arzunun nesnesi, ile nesnenin arzusunun kesiştiği yerde bir insan hatası vardır. Bu hata onun belleğidir. Acı çekmesi, hüzünlenmesi, oryantalistleşmesi, tutunamaması bu yüzdendir. Hakiki şiir, bu durumu anlatır, hakiki sistem ise bunlardan beslenir, yani insanların bu “acı”larından, acı belleklerinden ve hatırlayamamalarından.
Bir yorum da senden
Siteye yorum bırakabilmek için giriş yapman gerekiyor.
